Bölüm 19: Toparlıyorum…

Daldan dala birçok farklı konudan bahsettim. Şimdi sıra noktaları birleştirmeye geldi.

Her cansız veya canlı organizmanın özü enerji. Madde diye algıladıklarımız ise enerji iplikçiklerinin birbirleri arasında kurduğu bağlar. Sert yüzeyle karşılaştığımızda bizim enerji bağlarımız ile cismin enerji bağlarını koparamıyor oluşumuzdan kaynaklı duvarın içinden geçemiyoruz ya da serçe parmağımızı sehpanın köşesine çarpınca canımız acıyor.

Yumurtanın döllenmesinden itibaren DNA sarmalına bağlı olarak fraktal geometri gereği belli bir fonksiyona bağlı olarak kendini tekrarlayan, katman katman büyüyen yaratıklarız. Mandelbrout setindeki şekil gibi belli bir tekrar formülü ile aynı şeklin tekrarından yolda farklı unsurlar oluşsa da sonunda hep aynı yapıyı bünyemizde bulunduruyoruz. 

Bizler, yediğimiz içtiğimiz, bitkiler, canlılar vs her şeyin  yapı taşı inorganik/cansız materyallerden, su ve taş topraktan ibaret. Organik/canlı diye adlandırdığımız şeyier inorganik materyallerin bir form içinde hapsolmuş şekli…

Theo Jansen’in sahildeki yaratıkları gibiyiz. Engelleri aşa aşa evriliyoruz çoğalıyoruz. Yapı taşımız kendi kendini belli bir geometrik fraktal fonksiyon dizilimine göre çılgın sayıda tekrarlaması sonucu oluşuyoruz. Satranç tahtasındaki pirinç hikayesini hatırlayın.

Fraktal fonksiyon çevresel limitlere ulaşıncaya kadar kendini tekrarlıyor. Nozawa’nın domates fidesi gibi limitler kalkınca bir domates fidesi üstünde 17000 domates yetişebiliyor.

Zamanda “şu an” diye algıladığımız sadece bir “an” önce önce kaydettiğimiz bilgiler. Bu bilgi de aslında 3 boyutlu zilyon tane fotoğrafın sinema şeridi gibi birbiri ardına algılanması. Bir fotoğraf oluşuyor ve yok oluyor. Bir sonraki fotoğraf ufak değişikliklerin kaydedildiği yepyeni bir fotoğraf. Bunlar arka arkaya algılanınca çevremizdekiler ve biz hareket halinde olduğumuzu, yaşadığımızı düşünüyoruz.  Televizyonda gördüğümüz herhangi bir varlığı hareket ediyor olarak algılasak ta aslında ekranda sadece küçük ışıklar yanıp sönüyor. Beynimiz de hayatı ekrandaki görüntü gibi algılıyor ancak sadece görüntü değil bütün duyularımızla.

Atom altı boyutta, geleceğimizi oluşturabilecek sonsuz sayıdaki potansiyel seçenek, sanal paralel boyutlar, boyutu tekilleyip realite haline geçirmemizi bekliyor. Beynimiz bunu kuantum mekaniğinin prensiplerine dayanarak yapıyor. Seçilen boyut yaşadığımız ve iletişimde olduğumuz bütün varlıklar ile ortak seçilim sonrası tekilleniyor ve kuantum dolanıklık sayesinde zamansız bir anda bütün fotoğrafta yer alıyor.

Beynimiz bir tek bütün yapı değil. Çok merkezli, farklı deneyimleri yani farklı bakış açılarını yansıtan algoritmalardan oluşuyor.

Beynimizin, Long Exposure prensibine dayalı, deneyimlerin katman katman birbiri üzerine derinleştiği, tekrarlanmayanın silikleştiği algoritmalardan oluşan bir yapısı var. Kuantum boyutunda beynimiz paralel boyutlar arasından algoritmaya uygun olanı biz yaşamadan 7-10 sn öncesinde tetikliyor.

Akış diyagramı, yani bir problemin çözülmesi için takip edilmesi gereken yol. Bir konunun nasıl çözülmesi gerektiği ile ilgili adımları bir kağıda adım adım döktüğünüz zaman bir algoritma yazmış olursunuz.

Beynimizdeki algoritmalar biz olayı yaşamadan 7-10sn öncesinde ne yaşanacağını zaten yaşamış oluyor. Maddeleri ve canlıları oluşturan atom altı parçacıklar zaten sürekli bir iletişim içinde. Birbirine dolanık parçacıklar ışık hızından daha hızlı iletişime geçiyorlar.

Noktaları birleştirirsek; kendi kendini tekrar eden geometrik desenlerin fraktal bir fonksiyon dizinini takiben oluşturduğu “biz” dünya üzerindeki yaratıklar aslında diğer inorganik maddeler gibi sadece enerji iplikçiklerinin oluşturduğu, özünde cansız taş toprak sudan oluşmuş yapılarız. Kaya parçası, Kedi, Bakteri ya da HomoSapiens. Hepimiz aynı malzemeden yapılmayız. Ancak formlarımız fraktal fonksiyonumuza ya da DNA’mıza bağlı olarak öyle değişik ki ortamdan beslendiğimiz enerji kaynaklarını formlarımızın fonksiyonları olarak değişik şekillerde kullanarak Sahildeki Yaratıklar gibi ortalıkta salınıyoruz. Fraktal desen karmaşıklaştıkça sadece gezinmekten çok çok öte formlarda hareketlerde bulunuyoruz, yiyoruz, besleniyoruz, ürüyoruz. Ancak yaptığımız hareketler zekileşmeye başladıkça yapılan işlemlerin yarattığı sonuçlar ve yaşadığımız ortama etkisi inanılmaz boyut atlıyor. Beyin devreye girince kalıpların yapısı yani algoritması da karmaşıklaşıyor.

Beyin çok merkezli bir algoritmalar yumağı. Her merkezin farklı görev, perspektif ve bilgi birikimine dayalı algoritmaları var. Her merkezin perspektifinden karşılaşılan engellerle ilgili zamandan bağımsız bir ortamda yani kuantum boyutunda, yaşanılacak olan olayın yaşanmasından 7-10 sn öncesinde, çeşitli merkezlerin elinde bulunan algoritmalar arasından baskın olan devreye giriyor ve sonsuz sayıdaki sanal paralel evrenlerden biri algoritmalar tarafından seçilerek tekilleniyor ve biz bu seçimi gerçeklik olarak yaşıyoruz. Yaşadığımız gerçeklik ne kadar kendini tekrar eden bir durumsa tekrar sayısı kadar, LE fotoğraflardaki sabitler gibi, tekilleştirilen gerçeklik üst üste kaydediliyor ve olan algoritmalar yeni engellere karşı derinleşiyor, kodu güçleniyor, detaylı hale geliyor. Sahanda yumurta pişirme algoritmasında olduğu gibi. Sadece yumurtayı pişirme detaylarına değil ortamdaki tüpün gaz kaçırması, yağ sıçraması gibi detaylar da algoritmaya ekleniyor ve algoritma mükelleşiyor.

Çok karışık gibi gözüküyor ancak prensip çok yalın. Milyar yılın birikimini DNA mızda barındırdığımız için aynı iki atın poposunun arasındaki mesafenin uzay mekiğinin yakıt tankının ölçüsünü belirlemesi örneğinde olduğu gibi yapı sadece uyumlu ve başarılı olanın varlığını koruduğu, bir sonraki nesle geçirdiği bir mekanizma. Yok eğer nehirdeki taş parçasından bahsediyorsak etrafından akan nehrin enerjisinden yararlanabilecek bir dizaynı yoksa sahildeki yaratıklara dönüşemiyor. Tek devinimi suyun aşındırması, belki de nehirde sürüklenmek. Ortam şartlarının uygun olduğu ortamda moleküler düzeyde moleküller uygun dizilime girerse Sahildeki Yaratıklara dönüşüyor. Tesadüfen değil, milyar kere milyar karelik satranç tahtasındaki her olası seçenek teker teker, sabırla, milyarlarca yıl sürecinde deneniyor ve ortam şartları her oluştuğunda yaratıklar oluşuyor.

Hayatımızın direksiyonu elimizde, her şeyi biz seçiyoruz gibi gözüküyor. Ancak gerçekte yaşadığımız kendi tecrübelerimiz ve daha da önemlisi milyar yıllık evrim sürecindeki deneyimin süzgecinden geçip süzülmüş algoritmaların seçimlerini yaşıyoruz. Karar vermiyoruz aslında… Sahildeki yaratıklar gibi rüzgarda sürükleniyoruz. Rüzgarın estiği yönde tekerlekler dönmeye başlıyor. Algoritmalar çalışıyor. Rüzgar ile değil, nöronların içinden geçen elektronlarla.

Ya yaşadığımız her olayın, seçtiğimiz boyutun seçim işleminin biz anı yaşamadan 7-10sn önce gerçekleşmesine ne demeli? Beynimiz dediğimiz çok merkezli sistem kendi aralarında yarışan algoritmaların arasında baskın gelen algoritmaya uygun paralel evrendeki seçeneği tekilleyip, 7-10sn sürecinde gerçekliyor ve biz o anı yaşıyoruz. Yaşadığımız an zilyon tane fotoğrafın arka arkaya var olup yok olması sonrası hafızamızda kalanlar. Ancak var olan ve yok olan dediğimiz fotoğraflar, şeyler, tanıdığımız insanlar, kedi, köpek, Ağrı dağı, Atlantik okyanusu, Himalayalar, Asya kıtası, dünyanın kendisi, güneş sistemi, galaksimiz vs. arka arkaya yok olup çok ufak değişikliklerle yeniden yaratılıyor. Aynı TV ekranındaki yanıp sönen pikseller gibi… Kainattaki canlı cansız her şeyin bir fraktal deseni, canlı ise aynı zamanda geleceğe etki edebilecek algoritması var. İnorganikler zayıf desenli, organikler ise özünde inorganik olmalarına rağmen çok karmaşık desenli olmaları sebebi ile kâinata renk katan yapıda. Sistemdeki bütün canlıların ve cansızların seçiminin ortak noktası, kesişim kümesi yaşadığımız ve gerçek diye düşündüğümüz dünyayı oluşturuyor.  Bu kadar uzlaşı sonucu meydana gelmesinden dolayı zaman geri döndürülemez bir görüntüde. Gerçi matematiksel hesaplamalara göre teorik olarak geri döndürülebildiği düşünülüyor ama şu aşamada sadece hipotez…

Gelecek ise potansiyel olarak çok büyük deneyimlere açık. Her yeni fotoğraf, her canlıya ya da cansıza fraktal deseninin fonksiyonuna göre yeni katkılar ekleme fonksiyonu güçlendirme ya da sadece kendini tekrarlama olanağı sunuyor. Tekrar edilen yeni yapı oluşan fotoğraflarda varlığını sürdürebiliyorsa soyunu, DNA sını devam ettiriyor. Uyum sağlayamayan yok oluyor.

Kainattaki her varlığın fraktal bir deseni/fonksiyonu var. Kum tanesinin çok yalın ama kumsalın kumların birikiminden kaynaklı daha karmaşık… Su damlası yalın ama denizin su damlasına ya da kumsala göre çok daha karmaşık, aynı yalın desenin tekrarından kaynaklı neredeyse canlı özelliği gösterecek kadar karmaşık bir deseni var. Beyni olmasa da hareketi desenin tekrarı, diğer çevre şartlarının yarattığı etki-tepki ilişkisinden ötürü enerjisi (buradaki enerji metaforik anlamda değil, fizikteki enerji), tekrardan kaynaklı desen sabiti oluşturması ve kendi deseni var. Canlılarda desen çok çok daha kompleks. Çünkü algoritmaları/deneyimleri daha karışık, detaylı. Algıladığımız kainata katılımı, hem kendi desenine hem de kainatın desenine katkısı çok daha fazla.

“Gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir.” 

Milan Kundera

Basit bir deneyim “hafif” ya da Milan Kundera’nın tanımı ile değersiz olsa da deneyimin çok sayıda tekrar edilmesi onu ağırlaştırıyor. Ağırlaşan şey değerli, işlevsel ve gerekli hale geliyor. Varlığını algıladığımız değerli, ağır ve gerekli her şeyin özünde aslında dayanılmaz bir hafiflik var.

Okumaya Devam et…