
To be, or not to be, that is the question…
Neden varız? Hiç var olmamak daha kolay değil mi? Varsak bunun bir sebebi olması gerekmez mi?
Özel olduğumuzu, bir sebep ve hatta mümkünse ulvi bir görev adına yaratıldığımızı düşünmek istiyoruz. Eğer yaşıyorsak ve de varoluşumuzun özel bir nedeni varsa aynı zamanda yok olmamamız, sonsuza kadar var olmamız gerektiğini de düşünüyoruz. Tanrı’yı arıyoruz, sorguluyoruz… O’nu hep olağanüstü şeylerde, meleklerde, iblislerde, şeytanda, ışıkta, enerjide arıyoruz. O’nun mükemmel olduğunu düşünüyoruz. Ancak kendimizin her nedense ayrıcalıklı olduğunu, bizi, dualarımızı duyacağını ve bir mucize gerçekleştireceğine inanıyoruz, inanmak istiyoruz. Aslında biz “mucize olsun” seviyoruz, rutin sevmiyoruz, heyecan olsun seviyoruz.
Mucize olmamalı. Olağanüstü bir olay olmamalı. Zaten olmuyor da… Zaten benim ya da sizin fikrinizi soran da yok…
“İki kere iki dört eder. Doğa bu sonucu bulmak için bizim iznimizi almaz, doğanın senin arzularınla alakası yoktur ve onun kanunlarını beğen ya da beğenme bu kanunlara ve sonuçlarına bağlısın.”
Fyodor Dostoyevski – Yer Altından Notlar