Bölüm 29: Uçuruma değil, yola bak…

Murphy Kanunları:

  1. “Bir şeyin ters gitme olasılığı varsa, ters gidecektir.”
  2. “Bir şeyin birkaç şekilde ters gitme olasılığı varsa, hep en kötü sonuç doğuracak şekilde ters gidecektir.”
  3. “Bir şeyin ters gidebileceği olasılıkları engelleseniz bile, anında yeni bir olasılık ortaya çıkacaktır.”
  4. “Bir şeyin olma olasılığı, isteme olasılığı ile ters orantılıdır.”

Özet olarak bir şeyden ne kadar korkarsan başına gelme ihtimali o kadar artar diyor sayın Murphy.

Fazlası ile pesimistik bir yaklaşım ancak doğru. Odaklandığımız şey bir şeylerin nasıl ters gideceği olduğuna göre, aradığımız sonuca ulaştıran kıyma makinasını seçip nasıl ters gitmesi gerektiğini arayıp buluyoruz.

Toplama işlemi yaparak bir sayıdan diğerini çıkarabilir misiniz? Mesela 12 den 7 yi toplama yaparak çıkarın. Olamaz gibi gözüküyor sanki…? 12 ye ulaşana kadar 7 ye her seferinde 1 ekleyin. 7 sayısına 5 kere 1 eklerseniz 12 olur değil mi? Toplayarak çıkarma işlemi yaptınız. Bilgisayarlar da aynen böyle yapıyor. Her ama her işlemi bu mantıkla çözüyor. Sadece bu işlemi nasıl yapacağının gösteren kıyma makinaları farklı.

Bende ciddi bir yükseklik korkusu var. Virajlı, dar, dağ yollarında araba kullanmak benim için çekilir işkence değil. Dağı tırmanırken çok korkuyorum, dağdan inerken kendimi uçurumdan atmak istiyorum. Direksiyonu sıkmaktan parmaklarım kasılıyor.

Korkumu yenmenin yolunu yola bakmakla buldum, yolun kenarındaki uçuruma değil. Bu prensibi karşılaştığım bütün engellere uygulayınca hayatım kolaylaştı.

Elle tutulur, gözle görülür konularda bunu uygulamak görece kolay olsa da subjektif konularda bu kadar kolay değil. Öncelikle engelin ne olduğunu anlayamıyorsun ki ona göre hareket edesin…

Öte yandan istediğiniz şeyi elde etme tutkusunu hatta saplantısını kontrol altına almak çok zor. EGO istedi mi bir kere ona ulaşamama kaygısı akıl almaz ikilemlere sokuyor beyni.

Ancak bence en zoru sahip olduğunuz bir şeyi kaybetme korkusu baş edilmesi en zor olanı. Mesela başarılı bir restaurant işletiyorsunuz. Sürekli mükemellik gerektiren bir iş. Restaurant dolup taşıyor. Para akıyor, insanlar övgü üstüne övgü yağdırıyor, ikinci restaurantı açma hayalleri kuruyorsunuz…. İşte bu sırada korkunuz başlıyor. Ya işler ters giderse. Ya fare çıkarsa. Ya tavuktan müşteriler zehirlenirse. Başarılı oldukça korkunun miktarı artıyor. Neler ters gidebilir diye odaklanmaya başlıyorsunuz ki bunun ileri safhaları paranoya olmaya başlıyor. Yola bakmak yerine uçuruma bakmaya başlıyorsunuz.

Bir önceki bölümde kuantum mekaniğinin Everett -Wheeler yorumundan bahsetmiştim. Restaurant, müşteriler, çalışanlar, tedarikçiler vs. Hepsinin beraber organize olduğu bir fonksiyon, kıyma makinası. Gerçekliği oluşturan seçimi yapan bu organizasyondaki her unsurun fonksiyonunun bileşkesi. Restaurantın işlerinin kötü gitmesine sebep olan ise sürekliliği koruma korkusu içindeki yola değil uçuruma odaklanan restaurant sahibi.

Hedeflediğiniz konu ile ilgili onu elde etmek – edememek, korumak- koruyamamak konularında ne kadar dengede kalırsanız fonksiyonlar o kadar arzu edilen yönde çalışıyor. Aksi taktirde bir çok alakasız algoritma aynı anda çalışıyor ve aranılan çözüm kilitleniyor.

Farkında olun, Toplama yaparak Çıkarma yapın ve dengede kalın.

Toplama yaparak yola bakın, yolu Toplayın uçurumları Çıkarın.

Bölüm 28: İnsan plan yapar, Tanrı güler.

– Yahudi Aşkenaz Atasözü

Bütün kutsal kitaplarda benzer bir ifade var. Kapsamlı  ve detayları çok iyi düşünülmüş bir plana göre yaşamaya çalışsak bile hayat yolunun bilinmeyen sürprizlerle dolu olduğunu, bir yere kadar plan yapabileceğimizi, bir yerden sonra karşı koyamayacağımız güçteki kaderin devreye girdiğini anlatıyor. Sürpriz, inanılmaz mutluluk ve başarılara ya da hayal kırıklığına sebep olabilir. Ufacık bir olay hayatımızın akışını baştan sona değiştirebilir. Kırılan bir kalp, bir kaza, hastalık, kaybedilen iş, ekonomik krizler, savaşlar vs. Ölüm…

Belirsizliğin içinde yaşıyoruz ve fakat içgüdüsel olarak hayata olumlu bakmaya çalışıyoruz. Feleğin sillesini yesek de ayağa kalkıp dik durmaya, kadere boyun eğmemeye onu değiştirmeye çalışıyoruz.

Kaderimizi değiştiremememizin sebebini bu video çok iyi anlatıyor. İsteğimizi doğru talep edemiyoruz. Algoritmayı yanlış yazıyoruz, Tanrı da ne yapsın, ne diyorsak onu yapıyor, yine de ona kızıyoruz.

Gördüğünüz üzere Darnit ailesinin babası sadece talimatları takip ediyor.

Lisedeyken matematik dersinde fonksiyonları öğrenmeye başladığımız zaman fonksiyonların öğrencilere problem çıkarıp hayatımızı zehir etmek için uydurulduğunu düşünürdüm. Fonksiyonun matematikteki tanımı çok karışık. İnternette çok pratik ve anlaşılır bir benzetme buldum. Fonksiyonu kıyma makinesine benzetiyordu. Makineye bir taraftan et koyarsanız diğer taraftan kıyma alırsınız. Fonksiyonlara da bir taraftan ardışık ….-6,-5,-4,-3,-2,-1,0,1,2,3,4,5,6…sayıları girerseniz formüle bağlı olarak diğer taraftan belli bir formu yakalayan grafikler alırsınız. (Aşağıdaki LOVE grafiği fonksiyonların değil denklemlerin grafikleri. Farkı anlayamayacağınızı biliyorum ama yine de söyleyeyim dedim.)

Kuantumdaki dalga fonksiyonun grafiği ise çok janjanlı. Üç boyutlu. Grafik, elektronun nerelerde olabileceğini gösteriyor.

Janjanlı grafik sadece bir elektronun olabileceği yerleri gösteriyor. Schrödinger’in nükleer bir parçacığın aynı anda hem kediyi öldürdüğü hem de öldürmemiş olduğu deneyi hatırlayın. Deney kedinin kaderini nükleer parçacıktaki belirsizliğe bağlıyordu.

Kuantum mekaniğinin Everett – Wheeler tarafından yapılan yorumu ise sistemin unsurlarının fonksiyonlarının da hesaba katılarak bunların bileşkesinin aslında gerçekliği oluşturduğunu söylüyor. Kedi, nükleer parçacık, zehir, gözlemci, kutu… Kimi küçük kimi büyük, hepsi birer kıyma makinası… Bunların içinde bilinci olan sadece kedi ve gözlemci var. Gözlemcinin ve kedinin bilinçlerine yani algoritmalarına yani kıyma makinalarına dayalı ortak fonksiyon nükleer parçacığın kediyi öldürüp öldürmeyeceğine karar veriyor. Kutu kapağı açılana kadar kedi hem ölü hem de canlı.

Mekaniğin şöyle çalıştığını düşünüyorum…

Yediklerimiz, içtiklerimiz, solduğumuz hava, çevre şartları hormonları –> hormonlar algoritmaları, fonksiyonları yani kıyma makinalarını harekete geçiriyor.

Kıyma makinalarımız iletişimde olduğu diğer kıyma makinaları ile ortak yeni bir fonksiyon kuruyor.

Kıyma makinalarımız aslında nöronların içinden akan elektronların çalıştırdığı beynimizin içindeki kalıplar. Elektronlar ışık hızında hareket ettikleri için ve ışık hızında zaman kavramı olmadığı için zamanın yani önce ve sonra kavramlarının olmadığı bir ortamda fonksiyonlar iletişim içinde bulunuyorlar.

Fonksiyonlar az ya da çok ancak her biri sonuca etkime adına en az bir kelebeğin kanatlarının çıkardığı rüzgarın bir fırtınayı tetikleyebileceği potansiyelde belirleyici olmak kaydı ile ortak yeni bir fonksiyon oluşturuyorlar.

Yeni fonksiyon google da, sonsuz sayıdaki olasılıklar havuzunda bir geleceği, yaşadığımız ‘gerçekliği’ tekilliyor ve seçilen paralel evren ‘şu an’ oluyor.

Bir dilek tut ama ne dilediğine dikkat et. Tanrı’yı kendine güldürme.

Okumaya devam et…

Bölüm 26: Biber acıdır, hayat da acıdır, demek ki hayat biberdir…

Aristo’nun ‘düz mantık’ prensibine göre bir şey bir şeye eşitse, o şey de başka bir şeye eşitse demek ki ilk şey son şeye eşittir. Şeyin şeyinin aslında şeye eşit olduğu bu durumda biber ile hayatın acımasızlığı arasında ‘biber acıdır, hayat da acıdır, demek ki hayat biberdir’ bağıntısını kurmak mümkün.

Biber yiyince karnımız doymaz. Kalori anlamında verdiği enerji önemsenmeyecek kadar az. Hem canımızı yakıyor, gözümüzden yaş getiriyor hem de biraz fazla yiyince midemiz, sindirim sistemimiz dağılıyor. Sindirim işleminin en son safhası olan vücudumuzdan uzaklaştırma sırasında yaşanan acı ve göz yaşı ile ilgili kısma hiç girmiyorum bile… Peki neden biber yiyoruz?

Aslında biber de memeliler tarafından tüketilmek istemiyor. Mesela kayısı ağacı meyve verince, meyveyi hayvanlar yesin istiyor. Bir eşek kayısıyı bütün olarak yutacak, çekirdeği dışkı ile toprağa düşecek, doğal gübrenin içindeki çekirdek, filizlenecek ve yeni kayısı ağaçları oluşacak. Meyve veren bütün bitkilerin yayılma yöntemi bu. Kullandığım istemek/yöntem seçmek gibi kelimeler sizi yanıltmasın. Kayısı ağacının bu tip bir seçim yapmak gibi bir bilinci haliyle yok. Kayısının ilk atası sayılacak ağaç türleri, olasılıklar havuzunda bu yöntemin o anki şartlar ve seçenekler arasında kaysının var oluşunu belirlemek adına en uygun seçenek olarak denk gelmesi sonucu kayısı bu yöntemi kullanıyor. Bilinçli olarak değil. Süreç içerisinde bu yöntem tekrar edile edile fraktal desene/DNA ya yerleşiyor. Sadece yapısında olduğu için ve işe yaradığı için… Bu yöntemin de gereği olarak kayısıyı bütün olarak bir memelinin mideye indirmesi gerekiyor. Yani kayısı bizi ve eşeği kendi kötü ve acımasız emelleri için kullanıyor, kandırıyor… Biz kayısının çekirdeğini yutmuyoruz ama biz de elimizle gidip yeni kayısı ağaçları yetiştirdiğimiz için, kayısının emperyalist emellerinin maşası oluyoruz.

Biber ise bu anlamda bizi değil kuşları tercih ediyor. Biberin çekirdekleri memelilerin midesindeki bir asit yüzünden bozuluyor. Kuşlarda bu asit yok. Biberi eşek yiyince biber çoğalamıyor, karga yiyince çoğalabiliyor. Daha önceki biberler muhtemelen acı değildi ancak acı olan varyantları memeliler yemeyip, acı tadını alamayan kuşlar yiyince, kuşlar da uzak mesafelere uçtuklarından, biberlerin acı olan versiyonları evrim sürecinde başarılı olup her yere dağıldı. Acı olanlar kurtuldu, bir kaç istisna dışında tatlı olanlar ya yok oldu ya da çok azaldı. Tatlı olanlar belki de insan ektiği için kurtuldu… Yoksa kendi doğal yöntemi ile kuşlar yemediği sürece çoğalması mümkün değil.

İnsan neden acı seviyor sorusuna geri dönelim.

Acı yediğimizde ağrı hissediyoruz. Ağrıyı algılayan beyin, ağrı reseptörlerinin inlemesini susturmak için hemen mutluluk hormonu endorfin salgılıyor. Endorfin sadece ağrı reseptörlerini susturmuyor. Aynı zamanda korteks ve limbik sisteme de ulaşıyor. Endorfin aslında aşık olduğumuzda ve cinsel ilişki sırasında salgılanıyor. Sonuç olarak çok acı bir biber yediğimizde acılar içinde kısa süreli karşılıksız ve arabesk bir aşk yaşıyoruz.

Sanıyorum 7-8 yaşlarındaydım. tatlı olduğunu düşündüğüm yeşil bir biberi fütursuzca ısırmıştım. Isırmam ile beraber ağzımın ve burnumun içini alev makinası ile yakan bir iblis belirmişti. Asıl acıyı ise akan göz yaşlarımı biberi dokunduğum elimle silmem sonucu yaşamıştım. Gözüm alerjik reaksiyon göstermiş ve iki gün boyunca şiş kalmıştı. Anlayacağınız ben ilk arabesk aşk deneyimimi 7-8 yaşlarımdayken yaşadım.

Sadece yediğimiz biber değil spor yaptığımızda da aynı durum geçerli. Yoğun spor yaptığımızın ertesi günü kaslarımız tatlı tatlı ağrıyor ya, o da aynı duygu… Belli bir süreden sonra spor yapmanın bağımlılık yapması da bundan kaynaklı. Aşık olmadan kontröllü tatlı bir aşk acısı çekmek için. Ufak dozda mutluluk…

Endorfin, seratonin, dopamin, oksitosin, insülin, kortizon, testesteron, östrojen, adrenalin… O kadar çok hormon var ki…

Karşılaştığımız bir olayla ilgili beynimizdeki amigdala tehlike sezinlediği anda adrenalin salgılıyor. Adrenalin bütün beyine yayılıyor. Ne kadar algoritma varsa uyarıyor. En baskın olan harekete geçiyor.

Karşı cinsten algoritmalarınıza uyan birini gördünüz zaten testeron ya da östrojen aktif, bir de oksitosin salgılıyorsunuz. Sizi harekete geçiren ‘duygu’ aslında hormonlar. Karşı taraftan ‘elektrik’ falan almadınız. Hormon salgıladınız sadece. Hormon sizi elektriklendirdi.

Börek yediniz uykunuz geldi. İnsülün… Uykunuz geldi. Melatonin… Hastalanmaya başlayacaksınız. Kortizon… Stres. Adrenalin… Böcek gördünüz. Adrenalin…

Daha önceki bölümlerde detaylı olarak istisnasız bütün canlıların cansız materyaller olan su, karbon ve minerallerden oluştuğunu ancak fraktal desenleri sayesinde farklı formata sahip olduğumuzu detaylı olarak anlatmıştım. Yani çilek de, koyun da, insan da, zürafa da…

Vücudumuzun %60ı su.

Beynimiz ve sinir sistemimiz elektrik ile çalışıyor.

Saf su yalıtkandır yani elektriği iletmez. Ancak tuzlu su iletkendir.

Bu durumda, dolapta buz gibi soğutulmuş, üstünde küçük çiğ damlaları oluşan can eriğini tuza batırıp kütürdete kütürdete yediğinizde iletkenliğiniz artıyor. Az su içer, susuz kalırsanız iletkenliğiniz azalıyor. Hormonlarınız değişiyor dolayısı ile beyniniz farklı çalışıyor, salgıladığınız hormon kokteyline göre ruh hali içine giriyorsunuz ve farklı algoritmalar çalışıyor, farklı algoritmalar zaman dışı kuantum ortamında bağlantıda oldukları diğer varlıklarla birlikte farklı paralel evrenleri tekilliyor ve en nihayetinde de geleceğiniz vücudunuza giren tuz tanesinin kelebek etkisi ile tetiklediği algoritmaya göre değişiyor.

Gelecek nesil psikologların aynı zamanda profesyonel diyetisyen olacaklarına inanıyorum. Ne yiyorsak/içiyorsak/soluyorsak içimize giren minerallere, kimyasallara göre hormon salgılıyoruz ona göre düşünüyoruz,ve dolayısı ile o geleceği yaşıyoruz. Yediklerimiz/içtiklerimi/soluduğumuz hormonları, hormonlar algoritmaları, algoritmalar geleceğimizi oluşturuyor. ÖZGÜR İRADE diye bir şey yok. O gün ne yediysek, ne içtiysek, nasıl bir havayı kokladıysak; yediğimiz, içtiğimiz, kokladığımız şeyler hangi hormonları harekete geçiriyorsa, o hayatı yaşıyoruz.

Can eriğinin üstündeki çiğ damlasına yapışmış tuz tanelerinin varolşunuzdaki dayanılmaz hafifiliği. Mekanik, garip bir makine değil miyiz?

Okumaya Devam et

Bölüm 25: Kelebek etkisi

Kelebek etkisi; Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD’de bir fırtınanın kopmasına neden olabilir. Bir sistem içinde önemsiz, ihmal edilebilir gibi gözüken bir unsurun büyük ve hatta öngörülemez değişikliklerin sebebi olabileceğini ifade temek adına kullanılan bir benzetme.

Kelebek etkisi benzetmesi Edward Norton Lorenz’a ait. Lorenz meteorloji mühendisi. Hava tahmini modellemesini yaparken aşağıdaki bilgisayarı kullanıyor. Bilgisayar dediğime bakmayın aslında yanyana duran 3 tane bulaşık makinasından daha fazla yer kaplayan bir hesap makinası… Toplama yapmaktan öteye gidemiyor ama yine de elle toplamaktan çok daha hızlı. Hava sıcaklığı, rüzgar hızı, hava basıncı gibi parametreleri içeren bir hava tahmin metodu ile modelleme yapıyor. İlk modellemede başlangıç verilerinden birini 0.506127 olarak alıyor. Bulduğu hava tahmin sonucunu tekrardan hesaplamak istiyor ancak ilk modellemede kullandığı değerin en sondaki 3 basamağını ihmal ederek virgülden sonraki 6 basamak yerine 3 basamağını 0.506 olarak bilgisayara giriyor. Ekranı dahi olmayan, çıkan bilgileri kağıt bir şeritin üstüne delik açarak bildiren bir bilgisayardan bahsediyoruz… Anlayacağınız adam daktilodan bozma klavye ile veri girmeye üşeniyor. Hava durumu modeli inanılmaz farklı çıkıyor. Önemsenmeyecek kadar küçük bir değerin hava tahmini sonucunu tamamen değiştirdiğini görüyor.

Lorenz bu deneyden yola çıkarak ilk koşullardaki küçük – kelebeğin kanatlarını çırparken çıkardığı rüzgar kadar küçük ve önemsiz – bir değişikliğin bile uzun vadede ve hatta büyük ölçekte muazzam etkileri olabileceği sonucunu çıkarıyor. İnsanlar kelebek etkisi analojisini sadece hava durumu gibi bilimsel olaylarda değil, aynı zamanda ekonomi, psikoloji, felsefe, sinema ve politika gibi başka alanlarda da kullanıyor.

Aslında Lorenz’in dikkat çekmek istediği başlangıç koşullarını bilmenin ne kadar imkansız olduğu ve küçük bir değişimin sonuçları büyük ölçekte ve öngörülemez şekilde değiştirebileceği…

Kelebek etkisi kaos teorisinin parçasıdır. Kaos Teorisi, öngörülemeyen sistemlerin davranışını tahmin etme bilimi olarak tanımlansa da tanımı gereği bile içinde derin bir çelişki barındırır. Öngörülemeyeni modellemek.. Meteorologların, borsa oyuncularının, ekonomistlerin ve deprem bilimcilerin yapmaya çalıştığı bu mekaniği yakalamak.

Kaosun içindeki kelebekleri saymaya çalışmak…

Eğer kaos teorisini yan yana dizilmiş domino taşları olarak düşünürsek, kelebek etkisi birinci taşa dokunulmasıdır. Gerisi yaşadığımız hayatın, kaosun kendisidir.

Sadece bir bilgisayarın bağlı olduğu bir oluşum internet olarak adlandırılamaz. World Wide Web… http://www.abuziddinkillibacak.com (boşuna kliklemeyin, böyle bir site yok) Abuziddin bey ile ilgili bilgi alabileceğimiz World Wide Web içindeki adres. Dünyadaki bütün bilgisayarları birbirine bağlayan sisteme internet diyoruz. Popüler bir sitedeki yeni bir bilgi, sitenin linklerinin çokluğuna, takipçilerinin sayısına bağlı olarak bütün kullanıcılara yayılabiliyor. Bilinen, muteber bir sitedeki bir haber, yüzlerce, binlerce siteyi tetikiliyebiliyor.

Beyindeki nöronlar arasında akan ufacık, önemsiz bir elektron bir algoritmayı çalıştırıyor. O algoritma popülerliğine, muteberliğine bağlı olarak bağlı olduğu bir çok algoritmayı, milyarlarca nöronu harekete geçiriyor. Olası potansiyel geleceklerden biri seçiliyor. Beyindeki bu önemsiz elektron kelebek etkisi yaratarak domino taşlarını deviriyor, algoritmaları çalıştırıyor. Sadece kendi beynimizdeki değil, iletişimde olduğumuz bütün varlıkların algoritmalarını da kuantum dolanıklık prensibine bağlı olarak harekete geçiriyor.

Beyinlerimizin daha doğrusu kainatta iletişimde bulunan bütün varlıkların kuantumun zaman dışı boyutundaki bir ortamda internet benzeri bir yapıda birbirlerine bağlı olduklarını düşünüyorum.

Kunatumun zaman dışı boyutu tabirinden kastım, beynimizdeki bütün aktiviteler nöronların içinden akan elektronlar sayesinde oluyor. elektronlar ışık hızında hareket eder ve ışık hızında hareket eden parçacıklar için Einstein’ın izafiyet teorisine göre zaman kavramı, zamanın büyüklüğü yoktur.

Varlıkların algoritmalarının büyüklüğü, detaylı ancak sonuca yönelik yalın unsurlar içermesi, kurmuş olduğu bağlantı sayısı, muteberliği vb sonucu baskın olan algoritmanın diğer varlıkların algoritmalarının üzerinde hüküm sürdüğü bir kainat.

Öte yandan bir tek elektronun kelebek etkisi ile öngörülemez olayları başlattığı, kompleks algoritmaların çaresiz kaldığı bir kainat.

Öte yandan bir elektronun bir nöron içindeki hareketenin kuantum dolanıklık prensibi sayesinde beynin her tarafında, ayrı bölgelerde, aynı anda ilgili algoritmaları çalıştırdığı bir kainat.

Öte yandan aynı elektronun bir nöron içindeki hareketenin sadece beynin her yerinde aynı anda bütün bölümleri ve algoritmaları çalıştırmasından ayrı olarak, varlığın iletişimde olduğu bütün varlıkların algoritmalarının da kuantum dolanıklık sayesinde aynı anda çalıştığı bir kainat.

Öte yandan beyinlerimizin internet benzeri, sanal ve zamanın var olmadığı bir ortamda biz fiziki olarak olayı yaşamadan ortalama 7saniye öncesinde yaşadığı bir kainat. https://hafifligindayanilmazmekanigi.com/2022/03/13/bolum-16-djokovic-nadala-karsi/

İddiam şu, bir elektron kelebek etkisi ile domino taşlarını kuantumun zamansız boyutunda devirmeye yani algoritmaları çalıştırmaya başlıyor. Bir algoritma diğerini tetikliyor. Amazon’daki kelebeğin kanat çırpışının ABD’deki fırtına formundaki nihai sonucunu kelebeğin kanat çırpmasından belki bir dakika, belki 10 yıl sonra görsek de aslında daha ilk kanat çırpmasında fırtına tüm detayları ile kuantum ortamında yaşandı.

Okumaya devam et…

Bölüm 19: Toparlıyorum…

Daldan dala birçok farklı konudan bahsettim. Şimdi sıra noktaları birleştirmeye geldi.

Her cansız veya canlı organizmanın özü enerji. Madde diye algıladıklarımız ise enerji iplikçiklerinin birbirleri arasında kurduğu bağlar. Sert yüzeyle karşılaştığımızda bizim enerji bağlarımız ile cismin enerji bağlarını koparamıyor oluşumuzdan kaynaklı duvarın içinden geçemiyoruz ya da serçe parmağımızı sehpanın köşesine çarpınca canımız acıyor.

Yumurtanın döllenmesinden itibaren DNA sarmalına bağlı olarak fraktal geometri gereği belli bir fonksiyona bağlı olarak kendini tekrarlayan, katman katman büyüyen yaratıklarız. Mandelbrout setindeki şekil gibi belli bir tekrar formülü ile aynı şeklin tekrarından yolda farklı unsurlar oluşsa da sonunda hep aynı yapıyı bünyemizde bulunduruyoruz. 

Bizler, yediğimiz içtiğimiz, bitkiler, canlılar vs her şeyin  yapı taşı inorganik/cansız materyallerden, su ve taş topraktan ibaret. Organik/canlı diye adlandırdığımız şeyier inorganik materyallerin bir form içinde hapsolmuş şekli…

Theo Jansen’in sahildeki yaratıkları gibiyiz. Engelleri aşa aşa evriliyoruz çoğalıyoruz. Yapı taşımız kendi kendini belli bir geometrik fraktal fonksiyon dizilimine göre çılgın sayıda tekrarlaması sonucu oluşuyoruz. Satranç tahtasındaki pirinç hikayesini hatırlayın.

Fraktal fonksiyon çevresel limitlere ulaşıncaya kadar kendini tekrarlıyor. Nozawa’nın domates fidesi gibi limitler kalkınca bir domates fidesi üstünde 17000 domates yetişebiliyor.

Zamanda “şu an” diye algıladığımız sadece bir “an” önce önce kaydettiğimiz bilgiler. Bu bilgi de aslında 3 boyutlu zilyon tane fotoğrafın sinema şeridi gibi birbiri ardına algılanması. Bir fotoğraf oluşuyor ve yok oluyor. Bir sonraki fotoğraf ufak değişikliklerin kaydedildiği yepyeni bir fotoğraf. Bunlar arka arkaya algılanınca çevremizdekiler ve biz hareket halinde olduğumuzu, yaşadığımızı düşünüyoruz.  Televizyonda gördüğümüz herhangi bir varlığı hareket ediyor olarak algılasak ta aslında ekranda sadece küçük ışıklar yanıp sönüyor. Beynimiz de hayatı ekrandaki görüntü gibi algılıyor ancak sadece görüntü değil bütün duyularımızla.

Atom altı boyutta, geleceğimizi oluşturabilecek sonsuz sayıdaki potansiyel seçenek, sanal paralel boyutlar, boyutu tekilleyip realite haline geçirmemizi bekliyor. Beynimiz bunu kuantum mekaniğinin prensiplerine dayanarak yapıyor. Seçilen boyut yaşadığımız ve iletişimde olduğumuz bütün varlıklar ile ortak seçilim sonrası tekilleniyor ve kuantum dolanıklık sayesinde zamansız bir anda bütün fotoğrafta yer alıyor.

Beynimiz bir tek bütün yapı değil. Çok merkezli, farklı deneyimleri yani farklı bakış açılarını yansıtan algoritmalardan oluşuyor.

Beynimizin, Long Exposure prensibine dayalı, deneyimlerin katman katman birbiri üzerine derinleştiği, tekrarlanmayanın silikleştiği algoritmalardan oluşan bir yapısı var. Kuantum boyutunda beynimiz paralel boyutlar arasından algoritmaya uygun olanı biz yaşamadan 7-10 sn öncesinde tetikliyor.

Akış diyagramı, yani bir problemin çözülmesi için takip edilmesi gereken yol. Bir konunun nasıl çözülmesi gerektiği ile ilgili adımları bir kağıda adım adım döktüğünüz zaman bir algoritma yazmış olursunuz.

Beynimizdeki algoritmalar biz olayı yaşamadan 7-10sn öncesinde ne yaşanacağını zaten yaşamış oluyor. Maddeleri ve canlıları oluşturan atom altı parçacıklar zaten sürekli bir iletişim içinde. Birbirine dolanık parçacıklar ışık hızından daha hızlı iletişime geçiyorlar.

Noktaları birleştirirsek; kendi kendini tekrar eden geometrik desenlerin fraktal bir fonksiyon dizinini takiben oluşturduğu “biz” dünya üzerindeki yaratıklar aslında diğer inorganik maddeler gibi sadece enerji iplikçiklerinin oluşturduğu, özünde cansız taş toprak sudan oluşmuş yapılarız. Kaya parçası, Kedi, Bakteri ya da HomoSapiens. Hepimiz aynı malzemeden yapılmayız. Ancak formlarımız fraktal fonksiyonumuza ya da DNA’mıza bağlı olarak öyle değişik ki ortamdan beslendiğimiz enerji kaynaklarını formlarımızın fonksiyonları olarak değişik şekillerde kullanarak Sahildeki Yaratıklar gibi ortalıkta salınıyoruz. Fraktal desen karmaşıklaştıkça sadece gezinmekten çok çok öte formlarda hareketlerde bulunuyoruz, yiyoruz, besleniyoruz, ürüyoruz. Ancak yaptığımız hareketler zekileşmeye başladıkça yapılan işlemlerin yarattığı sonuçlar ve yaşadığımız ortama etkisi inanılmaz boyut atlıyor. Beyin devreye girince kalıpların yapısı yani algoritması da karmaşıklaşıyor.

Beyin çok merkezli bir algoritmalar yumağı. Her merkezin farklı görev, perspektif ve bilgi birikimine dayalı algoritmaları var. Her merkezin perspektifinden karşılaşılan engellerle ilgili zamandan bağımsız bir ortamda yani kuantum boyutunda, yaşanılacak olan olayın yaşanmasından 7-10 sn öncesinde, çeşitli merkezlerin elinde bulunan algoritmalar arasından baskın olan devreye giriyor ve sonsuz sayıdaki sanal paralel evrenlerden biri algoritmalar tarafından seçilerek tekilleniyor ve biz bu seçimi gerçeklik olarak yaşıyoruz. Yaşadığımız gerçeklik ne kadar kendini tekrar eden bir durumsa tekrar sayısı kadar, LE fotoğraflardaki sabitler gibi, tekilleştirilen gerçeklik üst üste kaydediliyor ve olan algoritmalar yeni engellere karşı derinleşiyor, kodu güçleniyor, detaylı hale geliyor. Sahanda yumurta pişirme algoritmasında olduğu gibi. Sadece yumurtayı pişirme detaylarına değil ortamdaki tüpün gaz kaçırması, yağ sıçraması gibi detaylar da algoritmaya ekleniyor ve algoritma mükelleşiyor.

Çok karışık gibi gözüküyor ancak prensip çok yalın. Milyar yılın birikimini DNA mızda barındırdığımız için aynı iki atın poposunun arasındaki mesafenin uzay mekiğinin yakıt tankının ölçüsünü belirlemesi örneğinde olduğu gibi yapı sadece uyumlu ve başarılı olanın varlığını koruduğu, bir sonraki nesle geçirdiği bir mekanizma. Yok eğer nehirdeki taş parçasından bahsediyorsak etrafından akan nehrin enerjisinden yararlanabilecek bir dizaynı yoksa sahildeki yaratıklara dönüşemiyor. Tek devinimi suyun aşındırması, belki de nehirde sürüklenmek. Ortam şartlarının uygun olduğu ortamda moleküler düzeyde moleküller uygun dizilime girerse Sahildeki Yaratıklara dönüşüyor. Tesadüfen değil, milyar kere milyar karelik satranç tahtasındaki her olası seçenek teker teker, sabırla, milyarlarca yıl sürecinde deneniyor ve ortam şartları her oluştuğunda yaratıklar oluşuyor.

Hayatımızın direksiyonu elimizde, her şeyi biz seçiyoruz gibi gözüküyor. Ancak gerçekte yaşadığımız kendi tecrübelerimiz ve daha da önemlisi milyar yıllık evrim sürecindeki deneyimin süzgecinden geçip süzülmüş algoritmaların seçimlerini yaşıyoruz. Karar vermiyoruz aslında… Sahildeki yaratıklar gibi rüzgarda sürükleniyoruz. Rüzgarın estiği yönde tekerlekler dönmeye başlıyor. Algoritmalar çalışıyor. Rüzgar ile değil, nöronların içinden geçen elektronlarla.

Ya yaşadığımız her olayın, seçtiğimiz boyutun seçim işleminin biz anı yaşamadan 7-10sn önce gerçekleşmesine ne demeli? Beynimiz dediğimiz çok merkezli sistem kendi aralarında yarışan algoritmaların arasında baskın gelen algoritmaya uygun paralel evrendeki seçeneği tekilleyip, 7-10sn sürecinde gerçekliyor ve biz o anı yaşıyoruz. Yaşadığımız an zilyon tane fotoğrafın arka arkaya var olup yok olması sonrası hafızamızda kalanlar. Ancak var olan ve yok olan dediğimiz fotoğraflar, şeyler, tanıdığımız insanlar, kedi, köpek, Ağrı dağı, Atlantik okyanusu, Himalayalar, Asya kıtası, dünyanın kendisi, güneş sistemi, galaksimiz vs. arka arkaya yok olup çok ufak değişikliklerle yeniden yaratılıyor. Aynı TV ekranındaki yanıp sönen pikseller gibi… Kainattaki canlı cansız her şeyin bir fraktal deseni, canlı ise aynı zamanda geleceğe etki edebilecek algoritması var. İnorganikler zayıf desenli, organikler ise özünde inorganik olmalarına rağmen çok karmaşık desenli olmaları sebebi ile kâinata renk katan yapıda. Sistemdeki bütün canlıların ve cansızların seçiminin ortak noktası, kesişim kümesi yaşadığımız ve gerçek diye düşündüğümüz dünyayı oluşturuyor.  Bu kadar uzlaşı sonucu meydana gelmesinden dolayı zaman geri döndürülemez bir görüntüde. Gerçi matematiksel hesaplamalara göre teorik olarak geri döndürülebildiği düşünülüyor ama şu aşamada sadece hipotez…

Gelecek ise potansiyel olarak çok büyük deneyimlere açık. Her yeni fotoğraf, her canlıya ya da cansıza fraktal deseninin fonksiyonuna göre yeni katkılar ekleme fonksiyonu güçlendirme ya da sadece kendini tekrarlama olanağı sunuyor. Tekrar edilen yeni yapı oluşan fotoğraflarda varlığını sürdürebiliyorsa soyunu, DNA sını devam ettiriyor. Uyum sağlayamayan yok oluyor.

Kainattaki her varlığın fraktal bir deseni/fonksiyonu var. Kum tanesinin çok yalın ama kumsalın kumların birikiminden kaynaklı daha karmaşık… Su damlası yalın ama denizin su damlasına ya da kumsala göre çok daha karmaşık, aynı yalın desenin tekrarından kaynaklı neredeyse canlı özelliği gösterecek kadar karmaşık bir deseni var. Beyni olmasa da hareketi desenin tekrarı, diğer çevre şartlarının yarattığı etki-tepki ilişkisinden ötürü enerjisi (buradaki enerji metaforik anlamda değil, fizikteki enerji), tekrardan kaynaklı desen sabiti oluşturması ve kendi deseni var. Canlılarda desen çok çok daha kompleks. Çünkü algoritmaları/deneyimleri daha karışık, detaylı. Algıladığımız kainata katılımı, hem kendi desenine hem de kainatın desenine katkısı çok daha fazla.

“Gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir.” 

Milan Kundera

Basit bir deneyim “hafif” ya da Milan Kundera’nın tanımı ile değersiz olsa da deneyimin çok sayıda tekrar edilmesi onu ağırlaştırıyor. Ağırlaşan şey değerli, işlevsel ve gerekli hale geliyor. Varlığını algıladığımız değerli, ağır ve gerekli her şeyin özünde aslında dayanılmaz bir hafiflik var.

Okumaya Devam et…

Bölüm 15: Hayalet kovalayan bebekler…

Bebekler ilk 6 aya kadar göremedikleri nesnelerin var olabileceğini düşünemiyorlarmış. Anneleri odadan ayrılınca bu yüzden çok ağlıyorlar. Çünkü annelerinin yok olduğunu sanıyorlar.

Cee oyunundan bu kadar keyif almalarının sebebi de bu olsa gerek. Yok olduklarını düşündükleri kişi bir anda geri geliyor ve mutlu oluyorlar.

Ya bebekler haklıysa, bakmadığımız zaman her şey gerçekten yok oluyorsa?

Kuantum profesörü olduğunuz bölümü hatırladınız mı?

  1. Biz bakmayınca dalga/enerji formunda ancak bakınca tanecik/bilye gibi davranıyorlar. Sanki bu parçacıkların bilinci varmış gibi biz bakınca misket gibiler, bakmayınca dalga formundalar.
  2. Kuantum boyutta geçmiş değiştirilebiliniyor.
  3. Dışarı çıkılması imkansız bir kutunun dışına çıkabilirler. Buna kuantum tünelleme denir.
  4. Evrende olası her yerde aynı anda iki yerde birden olabiliyorlar.
  5. Birbirlerine dolanabiliyorlar. Dalga formundaki ikiz elektronlar birbirinden çok çok uzakta dahi olsalar birini gözlemleyince diğeri ters yönde hareket edecek şekilde gözlemleniyor ve bu bilgi akışı ışık hızından daha hızlı oluyor. Buna kuantum dolanıklık deniyor.

Atom altı parçacıklar biz bakmayınca dalga yani hayalet gibi ancak biz gözlemleyince tanecik formunda… Bu yorumdan yola çıkarak, ben, bakmadığımız sürece bütün bu parçacıklar dolayısı ile cisimler, canlılar vs dalga halinde titreşip, zaman mevhumunun olmadığı bir boyutta, sadece olasılıkların potansiyel olarak var olduğu bir ortamda, var olup olmayacakları ya da ne formatta belirecekleri konusunda beynimizin karar vermesini beklediğini düşünüyorum. Yani bebekler endişe etmekte haklılar. Gözlemlediğimiz, karar verdiğimiz anda materyalize oluyorlar. İlgilenmediğimiz anda her yerde olabilirler.  Aslında hiçbir yerde değiller. Çünkü bir şey değiller. Madde değiller.

Madde ya da canlı olarak algıladığımız her şeyin aslında enerji ve atom altı parçacıkların kurduğu bağlar sonucu madde olarak hissettiğimiz şeyler olduğunu hatırlatmak isterim. Madde dediğimiz varlıkları enerji topluluğu, madde olarak algılamamızın sebebi de atomların aralarında kurduğu bağların kuvveti ile  nitelendirirsek, baktığımız anda var olmaları bakmayınca yok olmaları sağlam bir mantığa oturmuş olacaktır. Çılgın ama mantıklı …

Bir benzetmeyle düşüncemi açıklamaya çalışayım. Bilgisayar ekranında araba yarışı oynadığınızı düşünün. Koltuğunuzda oturuyorsunuz ama ekranda her şey hareket ediyor ve çok hızlı hareket ettiğinizi sanıyorsunuz. Hâlbuki ekrandaki bazı noktalar sadece ve sadece yanıp sönüyorlar. Ya da oyunda bir evde olduğunuzu ve bir odadan öteki odaya girdiğinizi hayal edin. Gerçekte fiziksel bir hareket söz konusu mudur? Yine sadece ekrandaki ışıklar yanıp sönmektedir, ancak, oyunda dahi olsa duvarın içinden geçemezsiniz. Ben birileri tarafından yaratılmış bir bilgisayar oyununun parçası olduğumuza inanmıyorum. Sadece kolay anlaşılması için bu örneği veriyorum.

Şimdi de yaşadığımız/algıladığımız hayatı 3 boyutlu ve aynı zamanda kafanızı da içine sokabildiğiniz bir ekran olarak düşünün. İşte algıladığımız dünya bu. Kafamız ekranın içinde, saniyede onyüzbin milyon adet 3 boyutlu fotoğraf ÜRETEN ve çeken bir beynimiz var. Aslında her bir parçacıkta kâinatın bütün detaylarının kod olarak kayıtlı olduğu holografik bir ortam olduğu bir durum var ama bu detaya girmek istemiyorum. Konu karışacak…

Bir ormanda yürürken bir yol ayrımında olduğumuzu düşünelim. Sağdan gidersek karşımıza çıkacak seçenekler, yeni yol ayrımları, aslan-kaplan vs ve soldan gidersek karşımıza çıkacak olan bambaşka seçenekler (belki de kuantum masöz) olacaktır. Kuantum mekaniği bu seçimler ve sonrasındaki kırılımlar ile ilgili biz seçim yapana kadar potansiyel yani dalga formunda paralel evrenler oluştuğunu söylüyor. Yani sağ tarafa gidersek kedi canlı, sola gidersek kedi ölü gibi. Her iki paralel boyutun birbirinden bağımsız şekilde aynı anda devam ettiğini söylüyor.

Bu konu ile ilgili pek çok bilimsel yorum, felsefi görüş, film vs var ancak bir fikir birliği yok. Benim kafama yatan yorum ise biz seçene kadar bahsettiğimiz potansiyel paralel boyutlar sanal olarak var ve beynimiz bunlardan birini seçince bu boyutu tekilliyoruz, diğerleri yok oluyor.

Virtual Reality Gözlükleri ile oynanan oyunlar gibi… Bir odanın içindesiniz gözlüğün ekranında ışıklar yanıp sönüyor, karşınızda bir zombi var. Zombiyi öldürüyorsunuz ve sonraki odaya geçiyorsunuz. Odanın kapısını açtınız yeni odaya girdiniz. Eski odaya ne oldu? Oyunda eski odayla ilgili bilgi bilgisayarın bir kenarında saklandı, eski odanın oluşturduğu 3 boyutlu imaj yok oldu ve yeni odanın görsel durumu ile ilgili bilgiler doğrultusunda hayali yeni bir oda oluştu. Hayali olsa da üstüne yürüyünce duvara çarpıyorsunuz öyle değil mi? Yani duvarın içinden geçemiyorsunuz. Fiziki olarak sizi engelleyecek bir şey var mı? Yok… Ama yine de geçemiyorsunuz…

Ben gerçek hayatın da öyle olduğunu düşünüyorum. Bulunduğumuz odayı fiziki olarak hissediyoruz, yere basıyoruz, duvarın üstüne yürüyünce çarpıyoruz… Ancak zemini oluşturan yer karosu ve duvar ve masa ve masanın üstünde duran elma ve sehpa ve koltuk ve en önemlisi BEN hep aynı hammaddeden yani atom altı parçacıkgillerden oluşuyoruz ki özünde hepsi enerji. Biz bakınca misket, biz bakmayınca hayalet bir olasılık ihtimali. Kısaca odadan çıkınca oda dahil içindeki her şey yok oluyor. Aslında odadan da çıkmıyoruz. Araba yarışındaki gibi yeni bir oda bize geliyor.

Schrödinger’in kedisi ile ilgili kısmı hatırladınız mı? Hani kutunun içinde bir kedi vardı ve kutunun kapağı açılana kadar kedinin hem canlı hem de ölü olduğu iki paralel evren bizim kutuyu açmamızı bekliyordu… Kapak açılana kadar kedi hem ölü hem de canlı, açılınca ise kediyi ya ölü ya da canlı olarak görüyoruz. Seçtiğimiz boyut ile yaşamımıza devam ediyoruz ancak diğer boyut yok oluyor. Ya da ne olduğunu bilmiyoruz ancak bizim artık o hayalet olasılık boyutuyla ilişiğimiz kesiliyor. Benim bu blogu yazarken aradığım, kedinin ölü ya da diri olduğu durumu ‘seçen’ mekanik nasıl işliyor. Kalemi her yere bıraktığımda, kalem yere düşüyorsa ve bunu belirleyen bir doğa kanunu varsa, kedinin ölü ya da diri olarak devam etmesini sağlayan da bir doğa kanunu, prosedürü, algoritması olması gerekir. Mekaniğin nasıl çalıştığını anlarsak, bilinçli olarak bunu değiştirebilir miyiz?

Okumaya devam et…