Bölüm 20: Deus ex Machina – Mucizevi kurtarıcı…

Kırmızı başlıklı kız anneannesine yemek götürür ancak hain kurt hem büyükanneyi hem de Kırmızı Başlıklı Kız’ı birer lokmada yutar. Onları kurtaran ise ordan tesadüfen geçen avcıdır. Bu masaldaki avcı için edebiyat dünyasında ‘Deus ex Machina’ tabiri kullanılıyor. Hikayenin hiç bir yerinde yoktur ancak son anda ortaya çıkar, küçük kızı ve büyükannesini mucizevi bir şekilde kurtarır.  

Deus ex Machina: Makineden Tanrı, edebi eserlerde ve sinemada, hikayedeki içinden çıkılamaz hale gelmiş olaylar zincirinin, bir anda çözülmesini sağlayan, hikayeye ait değilmiş gibi gözüken, bir kişi, güç ya da olay sayesinde çözülmesi

Bu kadar alakasız şeyi bir araya getirip işin içinden çıkmak için tam da bana lazım olan şey …

Günlük hayatta neredeyse her gün ufak tefek mucizelerle karşılaşıyoruz, öyle değil mi? Mesela 10 senedir görmediğimiz arkadaşımıza tam aklımızdan geçirdiğimiz gün sokakta rastlamak, tavla oynarken rakibimizin dört kere düşeş atması, daha doğrusu ve acıklısı bize 4 kere üst üste ‘gele’ gelmesi, araba lastiğinin yalnızca yağmur yağdığı günde patlaması gibi “korkunç” durumlar, neredeyse hepimizin başına gelmiştir. Bu nedenle, gerçek hayattan fazla uzaklaşmayan edebiyat eserlerini okurken karşımıza yazar tarafından çıkartılan tesadüflere fazla önem vermeyiz. Özellikle olayların akışına başarıyla yedirilen tesadüfler, doğaüstü olaylar olmadıkları için fazla dikkatimizi çekmez.  Peki ya gerçek hayat?

Birkaç sene önce arabayla evime dönerken kızkardeşimi aradım. Telefon bluetooth ile arabanın ses sistemine bağlıydı. Muhabbet sırasında küçük kızlarımın “waka waka” şarkısı ile nasıl dans edip eğlendiğini kardeşime anlatıyordum. Kardeşim şarkıyı o anda anımsayamadı. Ben de ona şarkıyı açıklamak için şarkıcının ismini söylemek istedim ancak o sırada ben de şarkıcının ismini hatırlayamadım. Tarif etmeye çalışıyorum, olimpiyatların açılış şarkısı falan diyorum, şarkıyı söylüyorum… Ben o muhteşem sesimle şarkıyı söyleyince kardeşim şarkıcıyı önce Madonna, işin içinden çıkamayınca Ankaralı Turgut sanıyor… Nafile, şarkıcının ismi bir türlü aklıma gelmiyor. Yaklaşık 5 dakika cebelleştikten sonra tam eve yaklaşırken cep telefonunun çekmediği bir yerde hat kesildi, telefon kapandı ve otomatik olarak radyo devreye girdi. Radyoda Shakira’nın “Hips don’t lie” şarkısı çalıyordu. Şarkının içinde Shakira ile birlikte bir rapçi abi uzun uzun ve karmaşık bir şeyler söylüyor ancak radyonun devreye girdiği an rapçinin bastıra bastıra “Shakira Shakira” diye bağırdığı kısma denk geldi. Şarkıyı siz de hatırlamıyorsanız bizim gibi eziyet çekmeyin diye linkini aşağıda veriyorum.

Waka waka – https://www.youtube.com/watch?v=pRpeEdMmmQ0

Hips don’t lie – https://www.youtube.com/watch?v=DUT5rEU6pqM

Hemen diyebilirsiniz ki bak evrenden istedin oldu… İstedim oldu da, nasıl oldu? Ben başka şeyler isteyince neden olmuyor?

Bu tip bir mekanizmayı Tanrı’nın zavallı homo sapiens’in kafasının çalıştığı gibi yani sizin benim gibi düşünen bir varlığın hareket edeceği şekilde “dur şu kulumu bir şaşırtayım” diyebileceği bir düzlemde kainatı yarattığına inanmıyorum.

Eğer noktaları doğru birleştirmişsem farkındalığımızı arttırarak geleceğimizi, kaderimizi bilinçli olarak değiştirebileceğimiz sonucuna varıyorum. Nasıl ki bir nehre değirmen inşa edip, suyun akma enerjisini kanalize ederek değirmen taşını döndürüp, buğdayı öğüterek un elde ediyorsak  (farkındaysanız kısa bir algoritma yazdım), beynimizdeki algoritmaları kontrol ederek nehirde akan suyu kontrol ettiğimiz gibi geleceğimizi isteklerimiz doğrultusunda dizayn edebiliriz. Değiştirmeye çalıştığım doğa kanunları değil. Doğa kanunlarını doğru kullanarak hayatımızın geri kalanını değiştirebileceğimizi göstermek istiyorum.

Radyolu bir anımı daha anlatayım. Ingiliz bir misafirimle beraber arabada gidiyorduk. Misafirim uzun zamandır tanıdığım bir adam. Çok frankofondur sadece caz dinler. Radyoyu açtığımda Barış Manço’nun Gül Pembe şarkısı çalıyordu. Çok sevdiğim bir şarkı olmasına rağmen misafiri hoş tutmak adına başka bir kanalı çevirdim. Ama ne yalan söyleyeyim şarkıyı dinleyememek içimde kaldı. Gün bitti, eve döndüm. Yatmadan önce radyoyu açtım. Radyo en son yabancı müzik çalan bir frekansta kalmış. Radyoyu açtıktan belki 30 saniye sonra frekanslar durduk yerde karıştı ve karışan frekanstaki kanalda Gül Pembe çalıyordu.

İstatiksel anlamda tesadüf olamayacak kadar düşük bir ihtimal, öte yandan Tanrı’nın ilahi bir mesaj vermek adına seçmeye tenezzül etmeyeceği kadar anlamsız olaylar. Sonuçta Hazreti Musa gibi Kızıldeniz’i ikiye ayırmıyorum. Radyo ile ilgili olaylarımı yukarıdaki iki seçenek de açıklamıyor. Benim aradığım fizik kuralı, yer çekimi gibi net çalışmalı. Kalemi bırakınca nasıl her seferinde yere düşüyor ve Tanrı bizi kalemi havada asılı tutarak şaşırtmıyorsa, beni de Gül Pembe veya Hips don’t lie ile şaşırtmamalı, mucize olmamalı. Tanrı mükemmelliğini yani mükemmel işleyen düzenini kişisel isteklerimiz doğrultusunda mucize yaratarak bozmamalı. Shakira’nın karşıma çıkmasını sağlayan dinamikler ile asıl istediğim şeylerin karşıma çıkmasını ya da çıkmamasını sağlayan ortak bir prensip olmalı.

Yukarıdaki hikayelerenin benzerlerinin belki de çok daha acayip versiyonlarının sizin de başınıza gelmediğini söyleyebilir misiniz?

Schrödinger’in kutu açık olmadığı sürece hem ölü hem de canlı olan kedi deneyi sadece deneyle sınırlı değil. Her gün her dakika benzer bir durumlarla karşılaşıyoruz.

Bir dünya para verdiğiniz telefonunuzun üstüne su döküldü. Telefonunuz siz kontrol edene kadar hem çalışıyordur hem de değil…

Rahatsızlığınızla ilgili tahlil yaptırdınız, sonuçları gösteren email geldi. Siz maili açıp inceleyene kadar hem hastasınız hem de değil.

Sınav sonuçlarını bildiren zarfı açana kadar hem üniversiteye girdiniz hem de açıkta kaldınız.

Bunun gibi yüzlerce örnek yazabilirim. Sanki size mantık aldatmacası yapıyorum gibi gözüküyor olabilir. “Ne var ki bunda” diyebilirsiniz. Tabii ki iki ihtimal de seçenekler arasında ve sadece biz bunu bilmiyoruz. Bundan daha doğal ne olabilir ki dediğinizi duyar gibi oluyorum. Schrödinger mantık oyunu yapmıyor. Diyor ki siz kutuyu açıp, telefonu çalıştırıp, emaili okuyup ya da zarfı açana kadar her iki durum sizin için ayrı bir boyut olarak hazırda ‘üst üste – süperpoze’ bekliyor. Kutuyu, telefonu, emaili ya da zarfı açınca beyninizdeki elektronlarda nöronların içinden akıp hali hazırda beyniniz içinde bulunan belli algoritmaları çalıştırarak, üst üste durumda sizi bekleyen boyutlardan algoritmanıza uygun olan birini algoritmanın ne kadar gelişkin olması ile doğru orantılı olarak kendi becerileri ölçeğinde değerlendiriyor. Siz olayı yaşamanızdan 7-10sn öncesinde iletişimde bulunduğu kainattaki bütün varlıklar – ki buna yanınzdaki bardak ve Jüpiter de dahil – ile algoritmasının sonucu olan seçimi yapıyor. Sizin gözleminiz dalga formundaki halindeki hayalet boyutlardan birini seçiyor, diğer boyut hiç yaşanmamak üzere yok oluyor. Zaten var olmamıştı.

Zamanı tanımlarken arka arkaya var olup yok olan saniyede trilyonlarca üç boyutlu fotoğraftan bahsetmiştim. Aynı zamanda bilgisayar ekranında oyun oynarken bir odadan diğerine geçerken sadece ekran ışıklarının yanıp söndüğünü ancak bizlerin sanki bir odadan diğerine geçmişiz gibi algıladığımızı yazmıştım.

Siz kutuyu, telefonu, emaili ya da zarfı açınca seçeneklerden birini beyninizdeki algoritma seçiyor ve iki olasılıktan birini oluşturan ‘madde’ olarak algıladığımız cisimler dalga yani hayal boyutundan çıkıp madde formuna geçiyor, aynı bilgisayar ekranındaki ışıklar gibi. Oyunda bir odadan çıkıp diğerine geçince çıktığımız odaya ne oluyor? Yok oluyor değil mi? Yeni oda diye algıladığımız yer de aslında ekranda yanan ışık noktaları…biz başka sahneye geçince o da yok olacak zaten.

Algıladığımız hayatın çok garip ama enteresan bir hikayesi var ve bu hikayeyi ilginç yapan kurtarıcı Deus ex Machina ise beynimizdeki, yapı taşlarımızdaki, DNA mızdaki, doğadaki her unsurda bulunan, gerek çok yalın, gerek çok karmaşık Algoritmalar. Algoritmalar çalıştıkça olasılıklar içinden seçim yapıyoruz SEÇİM YAPTIĞIMIZI ZANNEDİYORUZ seçimimizi kaderimiz deyip yaşıyoruz. Ancak kutuyu açana kadar her şey mümkün. Her olasılığı, imkansız olanı bile algoritmaların seçmesi mümkün. Seçenekleri ifadeyi kolaylaştırmak, açıklamayı mümkün kılmak için sadece ölü ya da diri diye iki şıklı haliyle irdeliyoruz ancak gerçek hayattaki unsurların sonsuz varyasyonu var. Olma ihtimali düşük olsa bile içinizden geçen ‘O’ olasılığın, olasılıklar içinde o ‘mucize’ seçeneğin var olması, mucizenin gerçekleşmesi için yeterli. Bu yüzden mucize gibi ‘Gül Pembe’ ya da ‘Shakira’ hayatımıza çıkıyor.

Okumaya devam et…

Bölüm 4: Jack ve Sihirli Domates Fidanı

Eski zaman masallarını hiç anlamıyorum. Hikayelerin yazıldığı zamana göre ilgi çekici olduğu söylenebilir belki ancak çocuklara anlatılması?

Grim kardeşlerin belki de en ünlü masalı olan Hansel ve Gretel’in konusuna bakalım. Bir anne baba fakirlikten doyuramadıkları çocuklarını ormanda terk ediyor. Çocuklar geri dönüş yolunu buluyor ancak tekrardan ormana terk ediliyorlar. Ormanda açlıktan ölmememek için yiyecek ararken yaşlı bir cadının şekerden yapılmış evi karşılarına çıkıyor. Kötü cadı onları yakalayıp çocuklardan birini kafese kapatıp besliyor – ki pişirip yiyecek-, diğerini de ev işlerinde çalıştırıyor. Bu iki kardeş birlik olup cadıyı fırına itip canlı canlı yakarak öldürüyorlar. Sonra da altınlarını çalıp hani kendi öz çocuklarını bir değil iki kere ormanda açlığa terk eden anne baba var ya, onlara geri dönüp canlı canlı yakarak öldürdükleri cadıdan çaldıkları altınlarla mutlu bir şekilde yaşıyorlar.

İnsanın kanını donduran bir hikaye. Freddy’nin kabusları bile bu hikayenin yanında çocuk masalı gibi kalıyor diyesim var ama bir dakika… zaten bu bir çocuk masalı…?

Bu perspektifte kırmızı başlıklı kız, pamuk prenses ve sindirella masallarını yeniden değerlendirin. Aklınız çıktı değil mi?

Yine aynı jenerasyon ‘Jack ve sihirli fasulye’ masalını hatırlayın? Jack ve annesi çok fakirdir. Tek varlıkları olan ineği satmak için Jack pazara gider ancak yolda biri Jack’i ineğine karşılık sihirli fasulye vereceğini söyler. Jack fasulye karşılığında ineği verir. Eve gelip annesine avucundaki fasülyeleri gösterince anasından fırçayı yer ve annesi fasülyeleri pencereden dışarı bahçeye atar. Ancak fasulyeler gerçekten sihirlidir. Toprağa atılır atılmaz bulutlara kadar yükselen bir ağaç/sırık olur. Ağacın tepesine tırmanan Jack tepede yaşayan karı koca bir çift dev görür. Jack fakir ya, devin altınlarını çalar. Ağaçtan aşağı inerken dev peşinden gelir ancak Jack çoktan aşağı inmiştir. Ağacı keser, devrilen ağaçtan düşen dev ölür.

Ne kadar güzel değil mi? Altınları çal, devi öldür. Hep çocuklarımıza öğretmek istediğimiz mukaddes değerler…

Shiego Nozawa’nın sihirli fasulyeleri yok ama sihirli domatesleri var. Japonya’nın en saygıdeğer bilim adamlarından biri. Bir tek domates fidanında tam tamına 17000 domates yetiştirmeyi başarmış.

Bir fidanda 17,000 domates...

Topraksız tarım yapılabildiğini hiç duymuş muydunuz? Shigeo Nozawa, bir tek domates çekirdeğinden, denediği özel bir metotla, bitkinin genetiği ile oynamadan ve kimyasal gübre, hormon kullanmadan, bir fideden 17,000 domates (yanlış okumadınız on yedi bin) elde etmiş.

Solda sıradan bir domates fidesi görüyorsunuz. Bu fideden alınabilecek domates sayısı en fazla 15-20 adet. Sağdaki resim ise Nozawa’nın fidesi…

Nozawa geliştirdiği metoda Hyponica ismini vermiş.  Çok basit bir mantıkla hareket ediyor. Geleneksel tarım çevrenin bitkiyi kontrol etmesi prensibi üzerine kurulu. Nozawa ise çevreyi bitkinin ihtiyaçlarına göre değiştirmeyi seçmiş. Hepimiz topraksız tarım olmayacağını düşünürüz ancak Nozawa bitkilerin temel olarak karbondioksit ve güneş enerjisinin yanında su, mineraller ve tutunacak bir yere ihtiyacı olduğunu anlamış. Bu üç unsurun kendi içinde büyümeyi limitleyen şartlarını ortadan kaldırınca domates fidesi dev bir boyuta ulaşmış. Kökleri toprağa değil bir su tankına yerleştirmiş. Toprağın fiziksel limitleyici özelliği ortadan kalkınca alttaki resimde görüldüğü gibi bakın kökler nasıl büyümüş. İnanılır gibi değil ama sadece bir domates fidesinin kökü…

Bir fidenin 17000 domates yükünü taşıyamayacağı aşikar. Dalları desteklemek için resimdeki metal platformu kurmuş. Domates fidesi, bir ağaç gövdesi gib kalınlaşmış. 

Son olarak, Nozawa, suyu domatesin ihtiyacı olan minerallerle zenginleştirip sirküle ederek sürekli kontrol altında tutmuş. Minerallerin bu kadar önemli olması gerçekten inanılmaz. Aşağıdaki resimlerde domateslerde kalsiyum eksikliğinin sonuçlarını görüyorsunuz. Pazarda bu domatesi görsek ya hastalıklı ya da çürümüş diye düşünürüz. Aslında yenmesinde hiç bir sakınca yok. Sadece gelişim sürecinde kalsiyumu eksik kalmış.

Aşağıdaki fotoğraflar ise domates topraktan yeterince potasyum ememediği zamanki görüntü. Ben bu araştırmayı yapana kadar resimdeki domatesin cinsinin böyle alacalı olduğunu sanırdım. Çatlayan domatesi ise bereketle bağdaştırırdım, yani o kadar iyi bir domates ki büyümekten çatlamış diye düşünürdüm. Halbuki topraktan potasyum çekememiş.

Bitkiler için toprak, tutunacak bir yer, ayrıca mineral ve suya erişim kaynağı. Nozawa, domates fidesinin köklerini toprak gibi bir limitleyiciden kurtarmış, ihtiyacı olan mineralleri ve suyu sağlamış. İnanılmaz büyüyen domatesin dallarını metal çerçevelerle destekleyince 17000 domatesin ve devasa dallarının oluşturduğu fidan yerçekimine karşı koyabilmiş.

Bitkinin hayatı ihtiyacı olan üç unsurun limitleyicileri ortadan kalkıp ihtiyacı olanlar sınırsız miktarda ortamda olunca sıradan bir domates fidesinin gövdesinde 17,000 domates büyümüş.

Nozawa, domates fidesi devasa boyutlara ulaşınca en tepesine çıkmış. Yukarıda 7 başlı bir ejder görmüş. Ejderin gözleri elmasmış ve horlayarak uyuyormuş. (Ejderin gözleri kapalı ama Nozawa gözlerin zümrüt olduğunu anlamış). Adam Japon, hemen samuray kılıcını çıkarmış, ejder uyanmadan gözleri oyup zümrütleri almış. Ejderin gözleri zümrüt ise karnında neler vardır diye merak etmiş. Karnını boydan boya yarmış. İçinden kırmızı başlıklı kız ile büyük annesi çıkmış. Ejder uyanmadan karnının içini acı biber ve taşla doldurmuşlar ve dikmişler. Uykudan uyanan ejder biberlerin acısından alev püskürtmeye başlamış ve büyük anneyi kızartmış. Nozawa çok sinirlenip ejderin kafalarını teker teker koparmış. Kırmızı başlıklı kıza aşık olmuş, evlenip, zümrütler sayesinde zengin ve çok mutlu bir hayat yaşamışlar.

Gökten 3 domates düşmüş. Üçü de kesinlikle bu saçma masalı uyduran benim başıma…

Kabul edin ki denedim. Ancak psikopatlıkta Hansel ve Gretel’in hikayesine yaklaşamadım bile…

Okumaya devam et…