Bölüm 6: 15 dakikada itina ile fizik profesörü diploması verilir.

Kendim de dahil olmak üzere sağda solda iki satır bilimsel bir şey okuyunca her şeyi biliyorum diye havaya giriyoruz. Umarım doğru anlayıp, doğru aktarabiliyorumdur. Korkmayın ilgi çekici şeyler. İyi okuyun bunları sınavda sorarım.

Maddenin en küçük yapı taşı nedir, atom değil mi? Aferin…

Sadece maddenin değil, canlıların da… Canlıların yapı taşı hücre desek de hücreler de atomlardan oluşuyor. Atomun da daha küçük parçaları var.

Proton, Nötron, Elektron biraderler…

Atom altı parçacıklar yani elektron, proton nötron biraderlerin de altına inince garip garip isimleri olan quark, lepton, hadron, falan filan parçacıklar var. Ve fakat, daha da küçük parça aramaya başlayınca artık madde değil enerji seviyesine geliniyor.

Einstein’ın meşhur formülü de bu prensibi açıklıyor. Her madde ya da canlı organizma aslında enerji. Atom ve atomu oluşturan atom altı parçacıklar aslında titreşen tek boyutlu iplikçik-string gibi düşünebilecek enerji birimleri. Enerji iplikçikleri bir arada titreşince atom altı parçacıklara, atomlara, cisimlere, canlılara, insana, beyine dönüşüyor.

İlginç olan, canlı ve cansız her varlığın özündeki temel parçacıklar aynı. Organik ya da inorganik, her varlığın yapı taşı aynı elektronlar, atomlar.

Domates, kaya, su, arı, insan, kaplan, elmas, patates…

Algıladığımız canlı ya da cansız her şeyin ama her şeyin yapı taşı enerji ve aslında algıladığımız anlamda sert, elle tutulabilir madde olarak var değiller. En sert cisim olan elmasın bile %99.99999999 u boşluk. Cisimlere sertliğini veren atomların bir arada bulunup etkileşime girerek birbirleri ile bağ kurmaları. Moleküller arası bağın kuvveti, maddenin sertliğini belirliyor, içindeki atom kalabalıklığı değil…  

Örneğin, sandalyeye oturunca kaba etimizin atomlarını saran elektronlar ve sandalye atomlarının dış yüzeyindeki elektronlar birbirini itiyor. Öyle ki derimizdeki atomlar ile sandalyenin atomları birbirine değmiyor bile! Kısacası biz sandalyeye değil de sandalyenin elektronlarının üzerine oturuyoruz. Dokunma hissi, sandalyenin sert olması gibi özellik ve duyular işte böyle ortaya çıkıyor. Dokunma ve sertlik üç boyutlu bir cisimle temas ettiğimiz algısı uyandırıyor.

Özet olarak, canlı cansız bütün varlıklar titreşen enerji iplikçiklerinin birbirleri ile belli bir düzende kurduğu bağlar sonucu madde olarak algıladığımız varlıkları oluşturuyor. Bizim onları sert, yumuşak, kırılgan, sıvı, gaz vs olarak algılamamız tamamen iplikçilerin kurduğu bağlantıların sağlamlığı ile alakalı. E=mc2 formülü de bu olguyu açıklamaya yarıyor.

Canlı ya da cansız her varlık misket gibi atomların birbirlerine yapışması ile değil enerji iplikçiklerinin bağ kurup birlikte hareket etmesi ile var oluyor. Bağ ne kadar güçlüyse o kadar sert… Canlı ya da cansız farketmiyor… her ama her şeyin yapı taşı aynı…

Yukarıda yazdıklarımı anladınız değil mi? Anladınız ise aşağıda diplomanız duruyor…

Okumaya devam et…

Bölüm 3: Sahildeki yaratıklar?

Gregor Samsa, bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulur. İlk başta gördüklerinin gerçek olduğunu inanmak istemez ancak yatağından kalkmak isteyince buna inanmak zorunda kalır. O artık dev bir böcektir. Her sabah işe gitmek için bindiği tren saat altıda hareket etmektedir; bu yüzden en geç saat beşte uyanmak zorundadır. Ancak saate baktığında saatin hemen hemen yedi olduğunu görür. Kalkmak istemektedir ama artık ona yardımcı olacak kuvvetli bacaklarının yerinde birbirinden bağımsız hareket ediyormuş gibi görünen onlarca bacakçık bulunmaktadır.

————————–

Hava karanlık. Mutfağa girdiniz. Işıkları yaktınız ve yerde birkaç hamam böceği… Işık yandığı anda çılgın bir hızda ancak anlamsız bir paternde, zigzaglar çizerek kaçışmaya başladılar.

Bir balığın, hamam böceğinin ya da kertenkelenin yaşam amacı ne olabilir?

  • Yemek bul, bulamadıysan aramaya devam et,
  • Manita bul, bulduysan üre,
  • Seni yemeye çalışan varsa kaç.

Peki, bir balığın, hamam böceğinin ya da kertenkelenin varoluşundaki ulvi amaç ne olabilir?

Theo Jansen, Hollandalı, fizik eğitimi almış bir sanatçı. Plastik borulardan rüzgarla hareket eden yaratıklar yapmış.  Yaptıklarına kumsal yaratıkları (beach beast) adını vermiş.

Resmi internet sitesi https://www.strandbeest.com/ Incelemenizi tavsiye ederim.

Theo Jansen’in PVC hafif borulardan ürettiği yaratıklar rüzgar gücü ile hareket etmeye başlayınca sanki hareket eden canlı yaratıklar izlenimini veriyor. Kendi tabiri ile yürüyebilen iskeletler yaratıyor. Ancak sadece mekanik, yürüyen bir yapıdan farkı var. Önüne çıkan engelleri fark ediyor ve bünyesindeki basit bir düzenekle yön değiştiriyor. Rüzgardan maksimum yararlanmak için yaratıklar kendince yön değiştirerek rüzgarı daha etkili kullanabileceği yönde ilerlemeye çalışıyorlar. “Çalışıyor” ifadem sizi yanıltmasın. Bilinçli bir devinim değil. Yapılandırılması bu şekilde…

En önemlisi sahildeki yaratıklar bahsettiğim bu hareketleri bünyelerinde  yönetici bir mekanizma bulunmadan yapıyorlar. Yani yaratığın beyni yok. Sadece hareket etme güdüsü (aslında mekanizması) var. Hareket ediyor, engel çıkınca mekanizma yaratığın yönünü değiştiriyor, rüzgara göre pozisyon alıyor ve bütün bunları bir beyni olmadan yapıyor. Aynı bir bitki gibi ama kökleri ile bir yere bağlı olmadan, hareket edebiliyor…

Ayrıca düzeneklerin yapısında eski saatlerin zembereklerindeki gibi bir yay sistemi var. Rüzgar estiği zaman zemberek kuruluyor. Rüzgar durunca yaratık zemberekte biriken enerjiyi kullanıyor. Aynı canlıların yağ depolaması gibi. Yani rüzgar olunca hareket ediyor ama rüzgar yoksa da zemberekteki enerji kadar, rüzgar olmadan hareket edebiliyor.

Yaratıklar mekanik bir düzenekle suyu da algılıyor. Suyu algılayınca geri dönüyor.

Yaratıkların hiç birinde elektrik/elektronik bir düzenek yok.

Theo Jansen kendi sitesinde yaratıkların küçük boyutta olanlarını (aşağıda resimlerini ekledim) kendi tabiri ile yapının DNA kodlarını paylaşıyor. Kodları satın alıp 3 boyutlu printerda kendiniz üretebiliyorsunuz.

Özet olarak Theo Jansen,

  • Rüzgar enerjisini kullanarak hareket eden,
  • Önüne çıkan engelleri tanıyan ve etrafından dolaşan,
  • Enerji kullanımını maksimize etmeye dayalı bir yapısı olan ancak bu işlemleri yöneten bir beyni olmayan, 
  • Enerji depolama yeteneğine sahip olan, su ya da kaya gibi önüne çıkan farklı engelleri tanıyan,
  • Fraktal bir desene ve fonksiyona sahip olan

bir yaratığın bilgi kodlarını (DNA gibi) size email ile gönderiyor, siz de bu bilgiyi 3D printere yolluyorsunuz ve bu yaratık printerden çıkıyor. Siz monte ettiğiniz yaratığı rüzgara bırakıyorsunuz ve kendi kendine, parçalanana kadar hareket ediyor.

Denizanaları’nın kalp, kıkırdak, kemik, beyin ve gözü yok. Bunun yerine içinde elastik ve jölemsi bir madde bulunan iki katman hücreleri var. Işığı ve kokuyu algılayabilen gelişmiş duyuları bulunuyor. Genelde küçük balıkları suda yarattıkları dalgalanma sayesinde kendilerine doğru çekiyor ve yutuyor. Diğer balıklar gibi çiftleşmiyor ya da yumurtlamıyorlar. Eşeysiz üreme denilen bir tomurcuklanma şekliyle ürüyor.

Üreme becerisi haricinde Theo Jansen’in sahildeki yaratıklarının denizanası, hamam böceği ya da kertenkeleden farkı var mı? Peki, denizanası, hamamböceği ya da kertenkelenin yaşam amacı var mı? Ya sizin varoluş amacınız nedir?

Okumaya Devam et…

Bölüm 8: Madem fizik profesörü oldum neden kuantum profesörü de olmayayım?

Kuantum düşünce, kuantum nefes, kuantum dokunuştan sonra kuantum masajı da internette gördükten sonra masör/z lerin, benim ve herkesin kuantumu tam olarak anladığı ancak teorik fizik profesörlerinin anlamadığı ortaya çıkıyor. Bu yazıyı okuyunca siz de benim gibi ordinaryüs kuantum profesörü olacaksınız, merak etmeyin… Anlatmak istediğim konunun önemli bir parçası.

Varlıkları görüyoruz, hissediyoruz… Mesela sehpanın ayağına ayacığınızın serçe parmağını çarptığınızda sehpanın orda olduğunu ‘hissetiniz’ değil mi? Hiçbir varlık ‘varmış gibi’ yapmıyor. Orada… Biliyoruz… Sehpa ya vardır, ya yoktur… Aynı anda hem var olup hem de var olmama durumunda olamaz. Hatta aynı anda iki ayrı mekânda da bulunamaz, öyle değil mi? Siz öyle sanın…

Atom altı boyuttaki elektron, proton, nötron biraderlerden bahsetmiştim ya… onların dünyasında aşağıdaki kurallar geçerli.

  1. Biz bakmayınca dalga/enerji formunda ancak bakınca tanecik/bilye gibi davranıyorlar. Sanki bu parçacıkların bilinci varmış gibi biz bakınca misket gibiler, bakmayınca dalga formundalar.
  2. Kuantum boyutta geçmiş değiştirilebiliniyor.
  3. Dışarı çıkılması imkansız bir kutunun dışına çıkabilirler. Buna kuantum tünelleme denir.
  4. Evrende olası her yerde aynı anda iki yerde birden olabiliyorlar.
  5. Birbirlerine dolanabiliyorlar. Dalga formundaki ikiz elektronlar birbirinden çok çok uzakta dahi olsalar birini gözlemleyince diğeri ters yönde hareket edecek şekilde gözlemleniyor ve bu bilgi akışı ışık hızından daha hızlı oluyor. Buna kuantum dolanıklık deniyor.

PEKİ HER AMA HER ŞEYİN İÇİNDE ELEKTRON YOK MU? BİZ BAKMAYINCA MASA SANDALYE DOMATES PATATES YOK OLUP DALGA FORMUNA MI DÖNÜŞÜYOR?

CEVAP : EVET

Elektronların bilinci yok. Bizim baktığımızı nasıl anlıyorlar? Elektronları kandırmaya çalışıyorlar. O sırada ortamda gözlemci bulunmuyor ama onun yerine kamera koyup kayıt ediyorlar. Kayıtlar incelenince de aynı sonuç alınıyor.

İçinde bulunduğumuz ikilemi irdeleyelim. Foton, elektron gibi parçacıklar biz baktığımız zaman tanecik mesela bir bilye gibi hareket ediyor, bakmadığımız zaman ise dalga şeklinde kütlesi olmayan bir hayalet gibi hareket ediyor. Böyle bir durum söz konusu ise elinizde tuttuğunuz kitap ya da telefon siz baktığınız zaman madde oluyor, çünkü elektronlar parçacık halinde davranıyor ancak siz elinizden bırakıp bakmadığınız zaman ise maddeyi oluşturulan elektron familyası dalga formatına geçiyorsa kitabı oluşturan her bir elektron dalga formatına geçmesi gerekeceği için  kitabın tamamının da yok olması gerekmez mi?

Schrödinger yukarıdaki absürd hikayenin yanlışlığını kanıtlamak için bir düşünce deneyi tasarlıyor. Deney teoriyi yanlışlayacağına, olayın anormalliğini doğrulayıp, Schödinger’in olayı formülize etmesini sağlıyor.

Schrödinger, hayali deneyinde, bir kediyi hertarafı tamamen kapalı bir kutunun içine koyuyor. Kutunun içinde bir radyoaktif bir madde var. Belirsiz bir düzende elektron salıyor. Elektron salınınca, düzeneği çalıştırıyor, düzenek zehir şişesini kırıyor ve zavallı hayvan ölüyor.

Schrödinger der ki bu deney sırasında kutu kapalı olduğuna göre gözlemlenmediği sürece radyoaktif ışıma dalga formunda kalacaktır. Yani dedektörü çalıştıramayacaktır. Dedektörün çalışması için elektronun bilye gibi olması gerekir. Bilye olması için gözlemciye ihtiyaç vardır. Ancak zamanı gelince radyoaktif madde ışıma yapmıştır. Bundan da eminiz. Birisi kutuyu açana kadar elektron tanecik formuna dönüşemeyeceği için, kedinin hem canlı hem de ölü olduğu durumu yan yana, paralel olasılık boyutlarında eşit oranda bulunacaktır.

Kutu açılana kadar kedi hem canlı hem de ölüdür.

Kuantum Tünelleme: Yine bir kutunun içine kedi yerine bu sefer pinpon topu koyalım. Kutunun hertarafı kapalı olsun. Topun kutunun dışına çıkması mümkün değildir, öyle değil mi? Kuantum mekaniği, topun, dışarıya çıkması imkansız olan kutunun dışına çıkabildiğini söylüyor. Tabi pinpon topundan kasıt aslında atom altı parçacıklar.

Kuantum dolanıklığı anladınız mı? Anlamadınız değil mi? Daha basit bir anlatımla ikiz kardeşlerden biri Almanya’da diğeri Çin’de olsun. Almanya’daki kardeş sol elini kaldırdığı anda Çin’deki kardeş de sağ elini kaldırıyor. Çin’deki kardeş, Almanya’daki kardeşin ne yaptığını nereden biliyor ve bu bilgiyi nasıl ışık hızından daha çabuk elde ediyor?

Kuantum boyutta geçmiş değiştirilebiliyor. Uydurmuyorum… Gerçekten değiştirilebiliyor. Hiç o detaya girmeyelim. Zaten ben de pek anlayamadım. Kimsenin de anlayamdığını ancak matematiksel olarak mümkün olduğunu görüyorum. Siz böyle bilin yeter.

Eğer yukarıda yazılanlardan hiç bir şey anlamadıysanız, çok aferin, bu iyi bir şey. Anlamış olsaydınız zaten kuantum mekaniğini anlamamış olurdunuz.

Okumaya devam et…

Bölüm 7: Zaman

Aristo zamanın evrendeki değişim ya da hareketin bir ölçüsü olduğunu savunur. Yazmış oluğu ‘Fizik’ adlı kitabında cevabını vermediği bir tür bilmece gibi inceler zamanın tanımını.

Zamanı Geçmiş, Şimdi ve Gelecek olarak düşünürüz.

Şimdi’nin nasıl bir zaman aralığı olduğunu düşünmeye çalışın. Şimdi, Geçmiş ile Gelecek arasındaki geçiştir, geçmiş ile geleceği ayıran sınırdır, zamanın bölünemez bir noktasıdır. Yani Şimdi diye tanımlanabilecek bir olgu yoktur. Şimdi aslında bizim çok yakın geçmiş algımızdır.

Şimdi dediğimiz durumda Geçmiş dediğimiz şey yok olur. Daha önceden vardı ancak şu an yok.

Gelecek dediğimiz şey de Şimdi diye algıladığımız durumda yoktur. Bir süre sonra var olacaktır ama Gelecek de Şimdi durumunda yok.

Geçmiş, bir zamanlar vardı ama şimdi yok. Gelecek, ileride var olacak ancak O da Şimdi yok, Şimdi diye bir şey ise hiçbir zaman var olmamıştı.

Zaman, hiçbir şeyin, var olmayan bir şeyi, var olmayacak başka bir şeyden ayırdığı şeydir.

Aristo’ya göre, Zaman, olayların veya değişimlerin olduğu sürece var olur. Ancak olayların olmadığı bir durumda, zamanın anlamı veya varlığı da ortadan kalkacaktır.

Olayın karmaşıklığını açıklamaya çalışan Aristo’nun yine aynı Fizik kitabında bahsettiği hocası Parmenides ve onun öğrencisi Zenon’un kurguladığı paradokslar da zamanı ve sonsuzluğu irdelemeye çalışır ancak sonuç işin içinden çıkılamayan bir paradoksa dönüşür.

İkiye Bölme Paradoksu (Dikotomi Paradoksu) 

Spor yapmaya karar verdiniz. 1km – 1000m yürüyeceksiniz. İlk önce 500m, yolun yarısını, sonra kalan yarısının da yarısını, sonra kalan yarısının yarısının da yarısını, sonra kalan yarısının yarısının yarısının da yarısını, sonra kalan yarısının yarısının yarısının yarısının da yarısını gitmeniz gerekecek ancak hedefe ne kadar yaklaşsanız ve mesafe ne kadar az kalmış olsa dahi o kalan çok kısa mesafenin de ilk önce yarısını, daha sonra da kalan mesafenin ilk önce yarısını sonra da… istediğiniz kadar yarısını gitseniz de sonsuz küçük miktarda bir ‘yarı’ yol kalacağı için hiçbir zaman hedefe varamayacaksınız.

Bu paradoksun diğer bir çıkarımı da aslında hedefe ulaşmayı bırakın, ilk adımı dahi atamayacağınızdır. Bu örnekte ilk aralığı 500m olarak belirledim ancak ilk mesafeyi sonsuz küçüklükteki bir ölçü olarak belirlersek bu durumda ilk adımı dahi atamayacaksınız. Zaten Spor sağlığa zararlıdır. Tembellikten kimse ölmemiş.

Buradan uzay ve zamanın sonsuza kadar bölünemez olduğu varsayımı çıkar.

Persistence of Memory, belleğin azmi… Benim için ve muhtemelen sizler için de Salvador Dali’nin eriyen saatler resmi…

Sigmund Freud: “Uykudan henüz uyanmış birinin incelikli olmayan yargılaması, düşlerin başka bir dünyadan geldiğini değil de, kendisini başka bir dünyaya götürdüğünü varsayar.” 

Albert Einstein: “Elinizi bir dakikalığına sıcak bir fırının içine sokun, sanki bir saat geçmiş gibi gelir. Güzel bir kızla bir saat kadar zaman geçirin, bir dakikaymış gibi gelir. İzafiyet budur.” 

Salvador Dali: “Sıcak bir İspanya gecesinde ansızın yatağımdan uyandım ve yarı uykulu gözlerimle etrafıma bir bakındım, sıcaktan erimiş kötü kokulu camembert peyniri ve duvarda asılı duran saat gördüğüm ilk şeyler oldu.” 

Dali’nin resmi yaptığı zamanlarda Freud ve Einstein’ın teorilerinin popülerlik kazandığı dönemlerdi. Resmin arka planındaki liman, deniz ve dağlar gerçekliği, ön taraftaki ölü karga ve eriyen saat bilinçaltını vurguluyor. Resmin ön tarafı aklın derinliklerine, arka tarafı dünyaya dair bir görünüm içerir. Rüya ile gerçek arasında sürrealist bir şaheser.

Bilinçaltında zaman kavramı, anlamını daha doğrusu anlamsızlığını yitirir ve zaman göreceli olarak insanlara göre değişir.

Mekân ile zamanın ilişkisi de tabloda yer tutmaktadır. Eriyen Saatler zamanın protestosu, aynı zamanda mekânın protestosudur. Eserin çizildiği dönemde Einstein’ın görelilik kuramı gündemdedir ve kuram kütle çekiminin zaman ve mekân üzerinden tanımlanmasını sağlamaktadır. *

Zamanı nasıl tanımlayabiliriz? Şu an dediğimiz “an” nasıl bir şeydir? Öyle bir boyut ki sadece tek yöne gidiyor.  Bütün yanılgı zamanı algılama şeklimizden kaynaklanıyor. Zaman, mekanla bütünleşik. Şu an dediğimiz “an” aslında yaşamış olduğumuz geçmiş.

Film seyrettiğimiz zaman aslında arka arkaya 1saniyede çekilmiş 24 tane fotoğraf görüyoruz. 1sn de 24 fotoğraf karesi hızla ve arka arkaya gösterilince hareket etmiş bir görüntü algılıyoruz.

Ben yaşadığımız dünyayı da arka arkaya gösterilen 3 boyutlu fotoğraflar olarak hayal ediyorum. Yalnız buradaki fotoğraf sayısı saniyede 24 değil. Mesela saniyede katrilyon tane resmin art arda gösterildiği bir film izlediğinizi düşünün… Görüntü kalitesi çok yüksek ve her biri 3boyutlu ve algılayabildiğimiz diğer duyularımız koku, tat vs de içinde… Belki bazı eğlence merkezlerinde 5 boyutlu film diye denk gelmişsinizdir. Sinema salonuna girersiniz, 3 boyutlu gözlükle sizi şelale gibi bir sahnede şelalenin tepesinden düşürürmüş gibi gösterirken koltuğunuz da yerinden oynar, suratınıza bir iki damla su atarlar ve vantilatör rüzgar çıkmış gibi üstünüze üfler. Öyle bir fotoğraf düşünün ki hem 3 boyutlu, hem üstünüze yağmur yağmış gibi, hem toprağın kokusunu duyuyorsunuz, hem de ağzınızda güzel bir tat var. Yani beş duyu da aktif. Böyle bir fotoğraf hayal edin.

Beş duyunun aktif olduğu bu fotoğraflardan katrilyonlarcası bir saniye içinde oluşup yok oluyor, yerine yenisi geliyor…

Aşağıdaki GIF dosyasını ekranınızda seyrederken ekranınızda piksel piksel ışıklar yanıp sönüyor. Bir kare yok olurken diğeri oluşuyor ve siz de Natalie Dormer elma yiyor algısına varıyorsunuz.

Gerçek hayatta karşınızda biri elma yerse aynı yukarıdaki GIF gibi oluyor. 3 boyutlu elma ve elmayı yiyen kadın, kare kare (3 boyutlu olduğu için küp küp demek daha doğru olur) elmayı ağzına yaklaştırıyor ve ısırıyor. Yaklaştırmanın her karesinde, bir önceki kare yok oluyor. Gerçek anlamda kadın, elma, hamak, yerdeki yapraklar, elmanın kokusu her şey yok olup algımızın çok ötesindeki kısa bir zamanda yenisi oluşuyor.

Bir saniyedeki bin milyon trilyon kere trilyon tane fotoğrafın her birinin kainatın (dünyanın demiyorum) bütün detaylarını  üstünde barındırabileceğini düşünün. Bir hologram gibi… Her bir fotoğraf bir sonrakinden farklı. Fotoğraf çekildiği, yani “oldu bitti” olduğu  için geri dönülmez durumda. Yaşadığımızı hissettiğimiz “an” dediğimiz bir saniyelik sürede katrilyon adet hologram art arda oluşuyor ve yok oluyor ama biz bunu materyalleri hissettiğimiz, kokladığımız, kafamızı çarptığımız zaman şiştiği, kısaca yaşadığımız dünya olarak algılıyoruz.

Oluşuyor ve yok oluyor, yenisi geliyor hemen ardından.

Bu fotoğrafların hem içindeyiz hem de fotoğrafları çekiyoruz. Fotoğraf makinası ise beynimiz.

Okumaya devam et…

* Dr Gülşah Meral Özgür, Salvador Dali ile belleğin azmine bir bakış. https://gulsahmeralozgur.dr.tr/salvador-dali-ile-bellegin-azmine-bir-bakis/

,

Bölüm 2: Fraktal varoluşun dayanılmaz hafifliği.

Kadının yaşadığı dram, ağırlığın değil hafifliğin dramıydı. Ona düşen şey yük değil, varlığın dayanılmaz hafifliğiydi.”

Milan Kundera

”Gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir.” 

O kadar karmaşık bir doğada yaşıyoruz ki varoluşun basit bir prensip üzerine kurulmuş olmasına ihtimal bile vermiyoruz. Basitlik bize değersiz geliyor. Karmaşıklık seviyoruz.

Fraktal geometrinin hayatımızdaki vazgeçilmez, “hafif ama değerli”, akıllara durgunluk verici yapısı….

Aşağıdaki şekillere benzer, birbirini sonsuz tekrar eden şekillere denk gelmişsinizdir.

Fractals | Brilliant Math & Science Wiki

Yukarıdaki eşkenar üçgen gibi ama farklı, basit bir şekil seçin. Bu şekli belli bir kurala bağlı olarak sürekli olarak tekrar edin. Tekrar sayısı artıp belli sayıya ulaşınca , ortaya çıkan yeni şekil ilk başta seçilen şekile benzeyecek. Büyük şekil, küçük şekil ile aynı ve büyük şeklin detayında sadece ana şeklin kendisi olacak.

Sadece basit bir eşkenar üçgen, daire ya da kırık bir çizginin tekrarlanması bile yukarıdaki şekilleri yaratabiliyorsa, daha karmaşık şekillerin yaratabileceği varyasyon, sonsuz sayıda değişik, inanılmaz güzel ya da inanılmaz çirkin örnekler oluşturabiliyor. Fraktal geometrinin yapabilecekleri basit şekillerle sınırlı değil. Canlı cansız doğadaki her varlığın ana yapısında görmek mümkün. Biraz doğadan örnek verelim.

Mineraller

Bitkiler

Bitkiler için o kadar çok ve göz alıcı örnek var ki inanın seçmekte çok zorlandım.

Mantarlar

Hayvanlar

Doğadaki canlı cansız, bitki, hayvan, kar tanesi, buz kristali, her şey yaradılışının özü olan şeklin atom atom, hücre hücre kendi kendini milyarlarca kere tekrarlaması ile meydana geliyor. Şeklin bütünündeki desen özündeki desenin aynısı ya da çok benzeri.

Bir Şey değişir Her Şey Değişir…

Bir şekil seçiliyor daha sonrasında tekrar yapısı ile ilgili bir kural – fonksiyon – kuruluyor, dönme açısı ve tekrar sayısı belirleniyor. Bu sayede kendi kendini tekrar eden ana şekil yeni desenler çıkarıyor.

Aşağıda aynı fonksiyona ve başlangıç şekline sahip üç fraktal göreceksiniz. Başlangıç şeklinin ne kadar sıradan ve şekilsiz olduğuna dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu üç örnek arasındaki tek fark, dönüş açısını belirleyen değerin üçünde de farklı olması. Yani aynı şekil, aynı fonksiyon ancak açı farklı… Dönüş açısının sadece bir derece değişmesi bile inanılmaz değişiklikler yaratıyor.

30 derece. Bu kadar biçimsiz ve asimetrik bir şekilden düzenli çiçek benzeri bir şeklin çıkması mucize gibi…

29 derece. Sadece bir derece değişti ama çiçek yerine sanki çiçekten bir kolye oluştu. Sadece bir derece değişikliğin sebep olduğu değişiklik inanılmaz boyutta…

3 derece…

Benoit Mandelbrot, fraktal geometriyi gerçek anlamda bilgisayar ortamına ilk taşıyan matematikçi. Yukarıdaki formülü denemiş. Aslında fonksiyon bu kadar basit olsa da çok kapsamlı matematiksel alt kümeleri var, negatif ve kompleks sayıları da içeriyor ancak prensip olarak yukarıdakilerle aynı. Kendini tekrardan ibaret.

Reference:

Dikkat ettiyseniz aynı formül tekrar etmesine rağmen tekrar ettikçe şekil değişiyor, alt unsurlar denizatı, spiral gibi şekiller alıyor ancak dönüp dolaşıp yine başlangıçtaki şekle ulaşılıyor.

Fraktal geometri canlı cansız bütün varlıkların yapı taşında var. Doğadaki her şey bir fraktal fonksiyon. Başlangıçtaki şekil, tekrar sayısına göre sonsuz sayıdaki varyasyonda sonsuz farklı kendine özgü şekle bürünebiliyor.

“Gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir.” 

Kundera kitabına Nietzsche’nin ‘ebedi yinelenme’ doktrini ile başlıyor. Doğada var olan her şey zaman içinde dönüşerek kendi kendini tekrar eder. Her tekrar kendisinde bir öncekinden bir şeyler barındırır. Yaşadığımız hayat daha önceki dönüşümlerin birikimlerini de içinde barındırır. Kundera birikimden kaynaklı varlığımızın ağırlığından kurtulmak adına bağlarımızdan, tabulardan ve ilişkilerden kurtulmanın varlığı hafifleteceğini öngörür.

Basit bir geometrik şekil “hafif” ya da Milan Kundera’nın tanımı ile değersiz olsa da şeklin çok sayıda tekrar edilmesi onu ağırlaştırıyor. Ağırlaşan şey değerli, işlevsel ve gerekli hale geliyor. Varlığını algıladığımız değerli, ağır ve gerekli her şeyin özünde aslında dayanılmaz bir hafiflik var.

Okumaya Devam et…

Bölüm 1: Yan yana duran iki atın poposunun genişliği, uzay mekiğinin ebatlarını belirliyorsa, Gutenberg şarap yapmak için üzüm ezerken matbaayı nasıl icat etti…?

“François, seni pinti domuz !…”. Güzel Esmeralda eteklerini biçimli kalçalarına kadar toplamış bir yandan bacaklarını yıkarken bir yandan da kocasına söyleniyordu. Öfkeden yanakları kızarmıştı. Kömür karası saçlarını başına sardığı bir bez parçasının altında toplamıştı ancak yine de birkaç iri dalgalı lüle kulaklarının hemen yanından dışarı taşmıştı. Birazdan içi pinot noir tipi kırmızı üzümle dolu leğenin içine girecekti. Ailesi bölgenin en iyi şarabını yüzyıllardır aynı yöntemle yapıyordu. Özenle yıkadığı ayaklarını temiz bir havluyla kuruladıktan sonra nihayet leğenin içine girmişti ve günlerce sürecek olan üzüm ezme işlemine başlamıştı. Üzümlerin çekirdekleri ve salkımların dalları narin ayaklarını çiziyordu. Çok yorucu ve zahmetli bu işlem günler sürüyor, her gece bacaklarının ağrısından uyuyamıyordu. Çevredeki şarap imalatçılarının neredeyse tamamı bu yöntemi bırakmış, şarap presi kullanıyordu. Kendi ailesinden başka bu işlemi ayaklarla yapan kalmamıştı. Kocası olacak olan o pinti mendebura defalarca yalvarmış ama şarap presi almaya ikna edememişti.

Şarap endüstrisi her zaman beni hayrete düşürmüştür. Ben peynir seviyorum ve peynirin bir kilosuna mesela $10 ödeyebilirim. Çok güzel bir peynir bulursam bunun için $20 dolar ödeyebilirim ancak istediği kadar zengin olsun mükemmel bir peynir için mesela $10bin ödeyen birini biliyor musunuz? Neden o zaman çok özel bir şişe şarap için $10bin ya da daha fazlası ödenebiliyor? Mükemmel bir pazarlama modeli… “Siz fakirler içemezsiniz ama ben zenginim içerim. Siz anca köpek öldüren için…”. Ya kullanılan jargona ne demeli. “Toscana vadisinin, güneşin 42 derece açıyla üzümleri olgunlaştırdığı, buruk ve fakat kekremsi, dolgun bir sepaja sahip, kırmızı dağ meyvelerinin notalarının şarabın aromasında hissedildiği, stabilize ancak bir miktar tanenli…” En nihayetinde fermante yani bozulmuş, çürümüş üzüm suyu değil midir? Şarapta olan ve peynirde olmayan muhakkak ki bir alkol unsurunu yadsımıyorum. Hiç bir erkeğin romantik bir akşam yemeğinde $10bin verip ayak kokan bir rokfor peyniri ile sevgilisini etkileyebileceğini düşünmüyorum ya da böyle bir trend yaratılabileceği iddiasında değilim. Ancak insanların çok para verdiği şarapların saçları kömür karası, kalçaları biçimli, narin ayaklı Esmeraldaların üzümleri ezdiği hayali içinde olduğunu tahmin ediyorum. Bu kadar para verdik. Üzümleri Abuzeddin Kıllıbacak ezecek değil ya?

Yukarıdaki tasvirden belki 10 belki de 100 yıl önce Esmeralda ile aynı kaderi paylaşan başka bir kadının baskıları ve muhtemel dırdırından bezen bir adamın çabaları sonucunda şarap presinin icat edildiğini tahmin ediyorum. Bu tamamen benim varsayımım.

Şarap presini bulan adamın ise yine muhtemelen zeytinyağı presine bakarken “acaba bu preste üzüm ezsek daha kolay olur mu?” diye düşünüp ilk denemeleri yaptığını yine tahmin ediyorum. Her icat için tetikleyici bir unsur yok mu? Ya benim uydurduğum gibi bir baskı unsuru ya da tembel bir insanın angaryadan kurtulmak için bedeni yerine beynini çalıştırması sonucu bir şeyler icat edilmiyor mu?

Esmeralda ve biçimli kalçalarının ya da sayın Abuzeddin Kıllıbacak’ın anlatmak istediklerimle direkt ilgisi olmasa da Esmeralda’yı üzüm ezmekten kurtaracak olan şarap presi uygarlığımızın seyrini değiştiren matbaanın önemli bir unsuru. Gutenberg şarap presinin ucuna kitap basmak için yazı kalıbı yerleştirip ilk matbaayı icat etmiş. Matbaa bulunana kadar katiplerin kitapları kelime kelime, sayfa sayfa yeniden yazmasından başka bir kopyalama yöntemi yoktu. Bu yöntem hem verimsiz hem de çok zahmetliydi. Dolayısı ile çok da pahalıydı.

‘Dıdısının dıdısı’ formatında ifade edersek; Gutenberg, muhtemelen kitap kopyalamaktan bezmiş bir katibin kendini kazıklamasına kızarak yine muhtemelen şarap ezen karısının dırdırından bıkmış bir adamın tahminimce şarap presinden bir kaç bin yıl önce yunanlıların keşfettiği zeytinyağı presinden esinlenerek icat ettiği şarap presinin ucuna yazı kalıbını ekleyerek bütün katiplerin işsiz kalmasına sebep olan matbaayı icat etmişti.

ABD’nin uzaya gönderdiği uzay mekiklerinin yakıt tanklarının genişliği bir tren vagonunun genişliği kadardır. Aslında NASA mühendisleri tankları çok daha geniş yapmak istemişler, ancak mümkün olamamış. Çünkü yakıt tanklarını fırlatma rampasına trenle göndermenin dışında bir yol uygun değil. Tren tünellerden geçmektedir. Tünellerin genişliği ise vagonların geçebileceği kadardır. Vagonlar 1,5 metre genişliğindeki tren rayları üzerinde gitmektedir.

Tren ilk olarak İngiltere’de kullanılmıştır. ABD’deki demiryolları ise İngiliz göçmenler tarafından inşa edilmiştir. İngiliz göçmenler, alışık oldukları demir yolu genişliğini yani 1,5metreyi seçmişler, vagonlar da ona göre İngiltere’dekilerle aynı ölçüde imal edilmiş.

Tren öncesi tramvay kullanılmaktaydı ve tramvay katarları atlar ile çekilmekteydi. İlk tren raylarını yapanlar tramvay yolu yapımcılarıdır ve tramvay yolunun genişliği de 1.5 metredir. Tren raylarının aralığı tramvay ile aynı ölçüde seçilmiştir.

Tramvay rayları arasındaki aralık belirlenirken ise at arabalarını iki tekeri arasındaki mesafe olan 1.5 metre esas alınmıştır.

At arabalarının iki tekerlek arasının 1.5 metre olarak tercih edilmesinin sebebi ise yüzyıllardır İngiliz topraklarından gelip geçen araçların tekerlek izlerinin bu ölçüyü ortaya çıkarmasıdır.

İngiltere’deki ilk yollar Roma İmparatorluğu tarafından kendi savaş arabalarının geçmesi için açılmıştır. Roma İmparatorluğu’nun ilk savaş arabaları yan yana getirilmiş iki atın çektiği araçlardır ve iki atın poposunun genişliği 1.5 metredir.

Sonuç olarak, uzay mekiğinin yakıt tanklarının ölçüsü yan yana getirilmiş iki atın poposunun genişliğine göre belirlenmiştir.

Kullandığımız her türlü aletin muhtemelen benzer bir ‘dıdısının dıdısı’ vardır. Biri bir şey yapmıştır, bir sonraki, olanın üstüne bir şeyler eklemiştir. Katman üstüne katman eklenerek ilk yapılan buluşun ana prensibi yararlı olsun olmasın son yapılanın hikayesinde belki de ana prensibinde bir yerlerde o ilk kullanılan dıdı bulunmaktadır. Kullandığımız her aletten evrim kuramına, kişiliğimizden salyangozun kabuğuna kadar her oluşumda bu prensip geçerlidir.

Nasıl ki kibirli insanoğlunun yarattığı teknolojinin en üst sınırlarını ‘bir anlamda’ temsil eden uzay mekiğinin yakıt tankları, taa Roma döneminden kalma önemsiz bir ayrıntının kıstasları üzerine yapılanmışsa, ya da şarap presinin çalışma prensibi uygarlığımızın gidişatını değiştiren matbaanın icadının ana unsuru olmuşsa, var oluşumuzun da tamamen aynı dinamiğe bağlı katman katman ama son derece yalın ve basit prensipler üzerine kurulu olduğunu görüyoruz.

Okumaya Devam et…