Bölüm 5a: Bütün canlılar sahilde yürüyen yaratıklar mı?

Soru: Milan Kundera, hamam böceği, Abuzeddin Kıllıbacak ve Jack’in fasülye sırığının ortak noktası ne olabilir?

Bizmut, doğada kömür gibi bir formda ancak gümüş renginde bir element. Bu metal parçasını mutfağınızdaki ocağın üzerinde eritirseniz sağdaki şekli alıyor. Yapmanız gereken sadece ve sadece bir kabın içinde eritmek.

Isı uygulamak bizmutun yapısını öyle bir dizilime sokuyor ki, biçimsiz bir metal parçası köşeli sipirale benzeyen fraktal bir desen oluşturuyor.

Piramit (Romanesco) Karnabaharı, kar tanesi, eğrelti otu, salyangoz, bizmut kristali, ayçiçeği, karalahana, kaplumbağa, kozalak, deniz minaresi…

Doğadaki canlı cansız her varlık, özündeki basit modelin, kendine has fraktal fonksiyonuna göre  trilyonlarca  kez tekrarından oluşuyor. Basit modeldeki yapı taşı kendini ana yapı üzerinde mekanizması gereği sonsuza kadar tekrarlamak istiyor. Çevresel faktörlerin yani yer çekimi, ortamdaki kimyasallar, gazlar, enerji miktarı, mineraller, dış basınç, ortam sıcaklığı, desenin karakteristiği, organik ya da inorganik yapı taşının karakteristiği vb. unsurlar belli bir doyuma ulaştığı zaman canlı ya da cansız varlık denge durumunda kalıyor, artık büyüyemiyor, çoğalamıyor, kendini tekrar edemiyor.

Bizmut metaline sadece ısı etkimesi ile yapısının nasıl değiştiğini hatırlayın. Aynı prensip bütün varlıklar için geçerli.

Nozawa domateslerle yaptığı deneyde yukarıda bahsettiğim çevresel faktörlerin limitleyici etkilerini ortadan kaldırınca domates fidesi 17000 domateslik devasa bir fideye dönüşüyor. Fraktal fonksiyon kendini yeni limitlere göre yani metal çerçeve, su ve mineral tedariğinin sağladığı olanakların limitine kadar tekrarlıyor ve büyüyor.

Ya Teo Jensen’in yaratıklarına ne demeli? Bu PVC boruların canlı bir yaratık olmadığını söyleyebilir misiniz? Mekanik olarak bir karınca ya da hamam böceğinden ne farkı var?

İlk defa Piramit (Romanesco) karnabaharını görünce gerçek bir bitki olduğunu anlayamamıştım. Detayları bitki olamayacak kadar kusursuz, plastik bir kalıptan çıkmış gibiydi. Karnabaharın kendisi konik bir yapıda ancak kendini oluşturan parçalar da konik. Parçaları oluşturan küçük konikler de yine bütün karnabahar olarak gördüğümüz şeklin minyatürü.

Neden insan ve diğer bütün kompleks canlılar aynı mekanik prensip ile şekil bulmuş olmasın? Doğa harikası ya da doğadaki tuhaflık olarak gördüğümüz bu mantık neden evrendeki yaşamın ana prensibi olmasın? Kastım şu; madem ayçiçeği, piramit karnabaharı, salyangoz ve kaplumbağanın kendini tekrardan ibaret bir fraktal deseni var acaba bizler yani homo sapiens dahil neden dünyamızdaki bütün yaratıklar belli bir fraktal fonksiyona ve kendini tekrarlama mekanizmasına sahip Teo Jensen’in sahildeki yaratıkları olmayalım?

İnsanoğlunun görüntüsü ve yapısı Romanesco karnabaharı ya da ayçiçeği gibi net kendini tekrarlayan bir formatta değil. Yani ayçiçeği daha basit ve hafif. Bu sebeple fraktal fonksiyonun sadece bu tip canlılarda var olduğunu düşünebiliriz. Yani insan ya da  bir kaplanın anatomisine baktığımızda ayçiçeğinin çekirdek diziliminde olduğu gibi bir düzenlilik, tekdüzelik görmüyoruz.  Sebep DNA yapımızla ilgili. DNAmız, yapı taşımız olduğuna ve her ama her hücremizde olduğuna göre temel bir tek hücremizin çoğalması ve kendini çoğaltması, kendi trilyonlarca kere tekrarlaması insanı oluşturuyor. DNAmızın yani fraktal desenimizin daha karmaşık olması görüntümüzü tekdüze, yalın bir formatta olmaktan çıkarıyor. Görüntümüzün belli bir düzende olmaması aynı temel prensipte var olmadığımızı göstermez.

Mandelbort desenindeki süreçle beraber değişen farklı şekilleri hatırlayın. İnsan DNAsı üçgen gibi basit bir şekilden çok çok daha karmaşık olduğuna göre çıkan desen de çok daha aykırı bir formatta olması gerekmez mi? Üçgen kar tanesi deseni çıkarıyor, insan DNAsı insanın formunu, kaplan DNAsı da kaplan formunun ana şekli oluyor.

Başlangıç yani kendini tekrarlayan şekil ne kadar basit ise kendini trilyonlarca kez tekrar etmesi, işlevi düşük, daha az gerekli yani hafif bir yaratık ortaya çıkarıyor. İnsan genomu gibi içinde 300bin kod olan bir şekil ise ona göre daha karmaşık, daha işlevsel ve çok daha ağır bir yaratık ortaya çıkıyor.

Varoluşu hafif ya da ağır olsun, ayçiçeği, kalorifer böceği ya da insan… Neden ortalıkta dolanan Theo Jansen’in yaratıkları olmayalım?

Soru: Milan Kundera, hamam böceği, Abuzeddin Kıllıbacak ve Jack’in fasülye sırığının ortak noktası ne olabilir?

Cevap: Hafiflik

Okumaya Devam et…



Bölüm 5c: Bütün canlılar sahilde yürüyen yaratıklar mı?

Anlatmak istediğim şeyi biraz daha detaylandırmak istiyorum. İnsanların iyi ve doğal şartlar altında 100 yaşına kadar yaşadığını varsayalım.  Embriyonun oluşmasından, yani DNA deseninin oluşmasından itibaren embriyo kendini çoğaltıyor. Bir insanın embriyo, doğum öncesi, doğum sonrası, bebeklik, çocukluk, ergen, gençlik, orta yaş ve yaşlılık. Bütün evrelerini gözünüzün önüne getirin.

Şimdi de üstteki basit üçgenden yapılmış fraktal deseni hatırlayın. Üçgenin tekrar edilmesi kar tanesinin muhteşem desenini oluşturabiliyorsa, DNA gibi 300,000 genden oluşan karmaşık bir desenin yapabileceklerini hayal etmeye çalışın. Embriyodan ölüme fraktal bir fonksiyonu yaşıyoruz. Yeni doğmuş bebek homo sapiens ile yaşlanmış aynı homo sapiensi fiziksel olarak karşılaştırın. Ya da herhangi bir canlıyı…

Embriyonun bünyesinde tek bir komut var ve bu komut ölene kadar kendini tekrar etmeye devam edecek. Fonksiyona göre çoğal… Kendini tekrarla, deseni büyüt. Organlar yeni doğmuş olanda agresif, üretken enerjik. Önünde limit yok. Yerçekimi, rahimdeki sıvılar, ortamdaki kimyasallar, havadaki oksijen… Tam gaz desen oluşturulmaya devam ediliyor. Desen ortam faktörleri değiştikçe ve çoğaldıkça yeni organlar ve fizyolojik formatımız oluşuyor. Ta ki doğal limitlere kadar… 5 yaşındaki çocuğun anatomisi, organların boyutu şekli, o boyuta ulaşmış iskeletin taşıyabileceği ölçüde karaciğeri, kalbi ve diğer organlara sahip. Daha fazla büyüyemiyor, zaten vücudun içinde yer yok. Organların kapasitesi de o boyuttaki insan vücuduna yeterli oluyor. Boy uzamaya devam edince desene bağlı organların büyümesi de devam ediyor. Vücudun içinde boşluk oluşunca organlar da büyümeye devam ediyor-edebiliyor. Artık yer çekimi vücudun uzamasına izin vermeyince desen uzama yani çoğalma için gerekli çoğalmayı sağlayamıyor. Organlar da büyüyemiyor. Yenilenmeyen hücreler yani büyümeyen vücut yaşlanıyor, sonunda da ölüyor.

Kışın son dönemlerinde ağaçların budandığını görürüz. Ana gövde dışında neredeyse bütün dallar kesilir. Bu işlem ağacın ömrünü uzattığı gibi dalların kuvvetlenmesini de sağlar. Yeni dallar daha güçlü çıkar. Ağaçların DNA deseni insan ya da memeli canlıların DNA desenine göre daha yalın ve kendini tekrar etmesi daha kolay olduğundan hücreler deseni tekrar ederek yeniden büyür, dalları çiçekleri oluşturur. Yeni dallardaki hücreler de kendini yenilediği için gövdenin ömrü uzar. Ağaç budanmadığı zaman kendini yenileme ihtiyacı hissetmez çünkü zaten doğal limitlere ulaşmıştır. Yenilenmeyen dallar birkaç sene sonunda ömrünü tamamladığı zaman kurur, ölür.  Budanma sonucunda ağacın büyümesini limitleyen çevresel unsurlar ortadan kalktığı için stand by dönemine girdiği kıştan sonra baharın gelmesi, güneş ışığının daha bol ve etkili olması, ortam sıcaklığının daha elverişli hale gelmesi gibi sebeplerle yeniden hücre üretip büyüyebileceği bir ortam oluşmuş olur. Bu sayede kökler ve ana gövde harici her unsurunu yenilemiş olur. Ömrü doğal olarak kökleri ve ana gövdesinin kaldırabildiği kadar olacaktır. Kökler ile ilgili yapılan fazla bir şey olmadığı için köklerinin yayılabildiği ve besleyebildiği kadar bitki hayatta kalıyor, dalları gürleşiyor.

Nozawa domates fidesinin köklerini toprak yerine suyun içine koyunca köklerin de limitleyicisini ortadan kaldırmış oluyor. İkinci unsur olan yerçekimine karşı ise dalları budamak yerine bütün bitkiyi askıya alıyor, yerçekiminin kısıtlayıcı yükünü ortadan kaldırıyor. Fotosentez için gerekli olan mineralleri de doğru oranda ve her anda sağlayınca domates fidesinin büyümesini engelleyen herhangi bir unsur kalmıyor. DNA fraktal deseni, yeni sınırlarına kadar kendini tekrar ediyor, büyümesine devam ediyor. 

Nozawa’nın domatesleri çevresel faktörlerin canlıların gelişmesi için ne kadar önemli olduğunu göstermek adına çok iyi bir örnek. Bitkinin tek yaptığı, fraktal desenini yeni limitleyiciler ortaya çıkana kadar tekrarlamak.

Ne yazık ki homo sapiens DNA deseni bu kadar basit bir yapıda olmadığı için insanın kolunu, bacağını kesip budamak gibi yöntemlerle ömrünü uzatmak mümkün değil ancak doğru beslenme, yukarıdaki örneğe benzetirsek domatesin doğru mineralleri alması, gibi  faktörlerle insan boyunun uzadığını ya da daha sağlıklı bir yaşam sürdüğünü biliyoruz.

Aslına bakarsanız kol kesilince yenisi çıkmıyor ama saç, kıl ve tırnaklarımız sürekli uzuyor. Saç, kıl ve tırnaklarımız kol gibi kompleks bir yapıda değil. Dolayısı ile çoğalmaya devam ediyor. Ta ki doğal bir limitleyicinin sınırına kadar. Yaşlandıkça kulakların büyüdüğünün farkında mısınız?

Bahsettiğim şeyin hayal etmesi güç olduğunun farkındayım. Tekrar söylüyorum, basit bir artı işaretinin bile 40milyon kere tekrarından oluşan karmaşık şekle bakın.

ve insan DNA’sı gibi 300.000 genden oluşan bir modelin 3 boyutlu bir ortamda oluşturabileceği varyasyonu düşünün…

Kafanızı biraz karıştırabilir ancak bu mekanizma ayçiçeğindeki gibi basit bir fonksiyon olabileceği gibi insanın hayal gücünün oldukça ötesinde kelebeğin fonksiyonu gibi çok kırılımlı da olabilir. Larvadan kurtçuğa , kozadan kelebeğe formattan formata giren bir fraktal desen.

Ya da kalbi ve beyni olmadan yaşayan, avlanan ve üreyen denizanasına dönüşebilir.

Benzer kırılım  deri ya da kabuk değiştiren yılan, kertenkele ya da istakoz için de geçerli .

İstisnasız her canlı, fraktal fonksiyonuna yani DNA dizilimine göre yorulmadan, dinlenmeden kendini çoğaltmaktan ibaret bir mekanizma…

Okumaya devam et…

Bölüm 4: Jack ve Sihirli Domates Fidanı

Eski zaman masallarını hiç anlamıyorum. Hikayelerin yazıldığı zamana göre ilgi çekici olduğu söylenebilir belki ancak çocuklara anlatılması?

Grim kardeşlerin belki de en ünlü masalı olan Hansel ve Gretel’in konusuna bakalım. Bir anne baba fakirlikten doyuramadıkları çocuklarını ormanda terk ediyor. Çocuklar geri dönüş yolunu buluyor ancak tekrardan ormana terk ediliyorlar. Ormanda açlıktan ölmememek için yiyecek ararken yaşlı bir cadının şekerden yapılmış evi karşılarına çıkıyor. Kötü cadı onları yakalayıp çocuklardan birini kafese kapatıp besliyor – ki pişirip yiyecek-, diğerini de ev işlerinde çalıştırıyor. Bu iki kardeş birlik olup cadıyı fırına itip canlı canlı yakarak öldürüyorlar. Sonra da altınlarını çalıp hani kendi öz çocuklarını bir değil iki kere ormanda açlığa terk eden anne baba var ya, onlara geri dönüp canlı canlı yakarak öldürdükleri cadıdan çaldıkları altınlarla mutlu bir şekilde yaşıyorlar.

İnsanın kanını donduran bir hikaye. Freddy’nin kabusları bile bu hikayenin yanında çocuk masalı gibi kalıyor diyesim var ama bir dakika… zaten bu bir çocuk masalı…?

Bu perspektifte kırmızı başlıklı kız, pamuk prenses ve sindirella masallarını yeniden değerlendirin. Aklınız çıktı değil mi?

Yine aynı jenerasyon ‘Jack ve sihirli fasulye’ masalını hatırlayın? Jack ve annesi çok fakirdir. Tek varlıkları olan ineği satmak için Jack pazara gider ancak yolda biri Jack’i ineğine karşılık sihirli fasulye vereceğini söyler. Jack fasulye karşılığında ineği verir. Eve gelip annesine avucundaki fasülyeleri gösterince anasından fırçayı yer ve annesi fasülyeleri pencereden dışarı bahçeye atar. Ancak fasulyeler gerçekten sihirlidir. Toprağa atılır atılmaz bulutlara kadar yükselen bir ağaç/sırık olur. Ağacın tepesine tırmanan Jack tepede yaşayan karı koca bir çift dev görür. Jack fakir ya, devin altınlarını çalar. Ağaçtan aşağı inerken dev peşinden gelir ancak Jack çoktan aşağı inmiştir. Ağacı keser, devrilen ağaçtan düşen dev ölür.

Ne kadar güzel değil mi? Altınları çal, devi öldür. Hep çocuklarımıza öğretmek istediğimiz mukaddes değerler…

Shiego Nozawa’nın sihirli fasulyeleri yok ama sihirli domatesleri var. Japonya’nın en saygıdeğer bilim adamlarından biri. Bir tek domates fidanında tam tamına 17000 domates yetiştirmeyi başarmış.

Bir fidanda 17,000 domates...

Topraksız tarım yapılabildiğini hiç duymuş muydunuz? Shigeo Nozawa, bir tek domates çekirdeğinden, denediği özel bir metotla, bitkinin genetiği ile oynamadan ve kimyasal gübre, hormon kullanmadan, bir fideden 17,000 domates (yanlış okumadınız on yedi bin) elde etmiş.

Solda sıradan bir domates fidesi görüyorsunuz. Bu fideden alınabilecek domates sayısı en fazla 15-20 adet. Sağdaki resim ise Nozawa’nın fidesi…

Nozawa geliştirdiği metoda Hyponica ismini vermiş.  Çok basit bir mantıkla hareket ediyor. Geleneksel tarım çevrenin bitkiyi kontrol etmesi prensibi üzerine kurulu. Nozawa ise çevreyi bitkinin ihtiyaçlarına göre değiştirmeyi seçmiş. Hepimiz topraksız tarım olmayacağını düşünürüz ancak Nozawa bitkilerin temel olarak karbondioksit ve güneş enerjisinin yanında su, mineraller ve tutunacak bir yere ihtiyacı olduğunu anlamış. Bu üç unsurun kendi içinde büyümeyi limitleyen şartlarını ortadan kaldırınca domates fidesi dev bir boyuta ulaşmış. Kökleri toprağa değil bir su tankına yerleştirmiş. Toprağın fiziksel limitleyici özelliği ortadan kalkınca alttaki resimde görüldüğü gibi bakın kökler nasıl büyümüş. İnanılır gibi değil ama sadece bir domates fidesinin kökü…

Bir fidenin 17000 domates yükünü taşıyamayacağı aşikar. Dalları desteklemek için resimdeki metal platformu kurmuş. Domates fidesi, bir ağaç gövdesi gib kalınlaşmış. 

Son olarak, Nozawa, suyu domatesin ihtiyacı olan minerallerle zenginleştirip sirküle ederek sürekli kontrol altında tutmuş. Minerallerin bu kadar önemli olması gerçekten inanılmaz. Aşağıdaki resimlerde domateslerde kalsiyum eksikliğinin sonuçlarını görüyorsunuz. Pazarda bu domatesi görsek ya hastalıklı ya da çürümüş diye düşünürüz. Aslında yenmesinde hiç bir sakınca yok. Sadece gelişim sürecinde kalsiyumu eksik kalmış.

Aşağıdaki fotoğraflar ise domates topraktan yeterince potasyum ememediği zamanki görüntü. Ben bu araştırmayı yapana kadar resimdeki domatesin cinsinin böyle alacalı olduğunu sanırdım. Çatlayan domatesi ise bereketle bağdaştırırdım, yani o kadar iyi bir domates ki büyümekten çatlamış diye düşünürdüm. Halbuki topraktan potasyum çekememiş.

Bitkiler için toprak, tutunacak bir yer, ayrıca mineral ve suya erişim kaynağı. Nozawa, domates fidesinin köklerini toprak gibi bir limitleyiciden kurtarmış, ihtiyacı olan mineralleri ve suyu sağlamış. İnanılmaz büyüyen domatesin dallarını metal çerçevelerle destekleyince 17000 domatesin ve devasa dallarının oluşturduğu fidan yerçekimine karşı koyabilmiş.

Bitkinin hayatı ihtiyacı olan üç unsurun limitleyicileri ortadan kalkıp ihtiyacı olanlar sınırsız miktarda ortamda olunca sıradan bir domates fidesinin gövdesinde 17,000 domates büyümüş.

Nozawa, domates fidesi devasa boyutlara ulaşınca en tepesine çıkmış. Yukarıda 7 başlı bir ejder görmüş. Ejderin gözleri elmasmış ve horlayarak uyuyormuş. (Ejderin gözleri kapalı ama Nozawa gözlerin zümrüt olduğunu anlamış). Adam Japon, hemen samuray kılıcını çıkarmış, ejder uyanmadan gözleri oyup zümrütleri almış. Ejderin gözleri zümrüt ise karnında neler vardır diye merak etmiş. Karnını boydan boya yarmış. İçinden kırmızı başlıklı kız ile büyük annesi çıkmış. Ejder uyanmadan karnının içini acı biber ve taşla doldurmuşlar ve dikmişler. Uykudan uyanan ejder biberlerin acısından alev püskürtmeye başlamış ve büyük anneyi kızartmış. Nozawa çok sinirlenip ejderin kafalarını teker teker koparmış. Kırmızı başlıklı kıza aşık olmuş, evlenip, zümrütler sayesinde zengin ve çok mutlu bir hayat yaşamışlar.

Gökten 3 domates düşmüş. Üçü de kesinlikle bu saçma masalı uyduran benim başıma…

Kabul edin ki denedim. Ancak psikopatlıkta Hansel ve Gretel’in hikayesine yaklaşamadım bile…

Okumaya devam et…

Bölüm 2: Fraktal varoluşun dayanılmaz hafifliği.

Kadının yaşadığı dram, ağırlığın değil hafifliğin dramıydı. Ona düşen şey yük değil, varlığın dayanılmaz hafifliğiydi.”

Milan Kundera

”Gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir.” 

O kadar karmaşık bir doğada yaşıyoruz ki varoluşun basit bir prensip üzerine kurulmuş olmasına ihtimal bile vermiyoruz. Basitlik bize değersiz geliyor. Karmaşıklık seviyoruz.

Fraktal geometrinin hayatımızdaki vazgeçilmez, “hafif ama değerli”, akıllara durgunluk verici yapısı….

Aşağıdaki şekillere benzer, birbirini sonsuz tekrar eden şekillere denk gelmişsinizdir.

Fractals | Brilliant Math & Science Wiki

Yukarıdaki eşkenar üçgen gibi ama farklı, basit bir şekil seçin. Bu şekli belli bir kurala bağlı olarak sürekli olarak tekrar edin. Tekrar sayısı artıp belli sayıya ulaşınca , ortaya çıkan yeni şekil ilk başta seçilen şekile benzeyecek. Büyük şekil, küçük şekil ile aynı ve büyük şeklin detayında sadece ana şeklin kendisi olacak.

Sadece basit bir eşkenar üçgen, daire ya da kırık bir çizginin tekrarlanması bile yukarıdaki şekilleri yaratabiliyorsa, daha karmaşık şekillerin yaratabileceği varyasyon, sonsuz sayıda değişik, inanılmaz güzel ya da inanılmaz çirkin örnekler oluşturabiliyor. Fraktal geometrinin yapabilecekleri basit şekillerle sınırlı değil. Canlı cansız doğadaki her varlığın ana yapısında görmek mümkün. Biraz doğadan örnek verelim.

Mineraller

Bitkiler

Bitkiler için o kadar çok ve göz alıcı örnek var ki inanın seçmekte çok zorlandım.

Mantarlar

Hayvanlar

Doğadaki canlı cansız, bitki, hayvan, kar tanesi, buz kristali, her şey yaradılışının özü olan şeklin atom atom, hücre hücre kendi kendini milyarlarca kere tekrarlaması ile meydana geliyor. Şeklin bütünündeki desen özündeki desenin aynısı ya da çok benzeri.

Bir Şey değişir Her Şey Değişir…

Bir şekil seçiliyor daha sonrasında tekrar yapısı ile ilgili bir kural – fonksiyon – kuruluyor, dönme açısı ve tekrar sayısı belirleniyor. Bu sayede kendi kendini tekrar eden ana şekil yeni desenler çıkarıyor.

Aşağıda aynı fonksiyona ve başlangıç şekline sahip üç fraktal göreceksiniz. Başlangıç şeklinin ne kadar sıradan ve şekilsiz olduğuna dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu üç örnek arasındaki tek fark, dönüş açısını belirleyen değerin üçünde de farklı olması. Yani aynı şekil, aynı fonksiyon ancak açı farklı… Dönüş açısının sadece bir derece değişmesi bile inanılmaz değişiklikler yaratıyor.

30 derece. Bu kadar biçimsiz ve asimetrik bir şekilden düzenli çiçek benzeri bir şeklin çıkması mucize gibi…

29 derece. Sadece bir derece değişti ama çiçek yerine sanki çiçekten bir kolye oluştu. Sadece bir derece değişikliğin sebep olduğu değişiklik inanılmaz boyutta…

3 derece…

Benoit Mandelbrot, fraktal geometriyi gerçek anlamda bilgisayar ortamına ilk taşıyan matematikçi. Yukarıdaki formülü denemiş. Aslında fonksiyon bu kadar basit olsa da çok kapsamlı matematiksel alt kümeleri var, negatif ve kompleks sayıları da içeriyor ancak prensip olarak yukarıdakilerle aynı. Kendini tekrardan ibaret.

Reference:

Dikkat ettiyseniz aynı formül tekrar etmesine rağmen tekrar ettikçe şekil değişiyor, alt unsurlar denizatı, spiral gibi şekiller alıyor ancak dönüp dolaşıp yine başlangıçtaki şekle ulaşılıyor.

Fraktal geometri canlı cansız bütün varlıkların yapı taşında var. Doğadaki her şey bir fraktal fonksiyon. Başlangıçtaki şekil, tekrar sayısına göre sonsuz sayıdaki varyasyonda sonsuz farklı kendine özgü şekle bürünebiliyor.

“Gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir.” 

Kundera kitabına Nietzsche’nin ‘ebedi yinelenme’ doktrini ile başlıyor. Doğada var olan her şey zaman içinde dönüşerek kendi kendini tekrar eder. Her tekrar kendisinde bir öncekinden bir şeyler barındırır. Yaşadığımız hayat daha önceki dönüşümlerin birikimlerini de içinde barındırır. Kundera birikimden kaynaklı varlığımızın ağırlığından kurtulmak adına bağlarımızdan, tabulardan ve ilişkilerden kurtulmanın varlığı hafifleteceğini öngörür.

Basit bir geometrik şekil “hafif” ya da Milan Kundera’nın tanımı ile değersiz olsa da şeklin çok sayıda tekrar edilmesi onu ağırlaştırıyor. Ağırlaşan şey değerli, işlevsel ve gerekli hale geliyor. Varlığını algıladığımız değerli, ağır ve gerekli her şeyin özünde aslında dayanılmaz bir hafiflik var.

Okumaya Devam et…

Bölüm 1: Yan yana duran iki atın poposunun genişliği, uzay mekiğinin ebatlarını belirliyorsa, Gutenberg şarap yapmak için üzüm ezerken matbaayı nasıl icat etti…?

“François, seni pinti domuz !…”. Güzel Esmeralda eteklerini biçimli kalçalarına kadar toplamış bir yandan bacaklarını yıkarken bir yandan da kocasına söyleniyordu. Öfkeden yanakları kızarmıştı. Kömür karası saçlarını başına sardığı bir bez parçasının altında toplamıştı ancak yine de birkaç iri dalgalı lüle kulaklarının hemen yanından dışarı taşmıştı. Birazdan içi pinot noir tipi kırmızı üzümle dolu leğenin içine girecekti. Ailesi bölgenin en iyi şarabını yüzyıllardır aynı yöntemle yapıyordu. Özenle yıkadığı ayaklarını temiz bir havluyla kuruladıktan sonra nihayet leğenin içine girmişti ve günlerce sürecek olan üzüm ezme işlemine başlamıştı. Üzümlerin çekirdekleri ve salkımların dalları narin ayaklarını çiziyordu. Çok yorucu ve zahmetli bu işlem günler sürüyor, her gece bacaklarının ağrısından uyuyamıyordu. Çevredeki şarap imalatçılarının neredeyse tamamı bu yöntemi bırakmış, şarap presi kullanıyordu. Kendi ailesinden başka bu işlemi ayaklarla yapan kalmamıştı. Kocası olacak olan o pinti mendebura defalarca yalvarmış ama şarap presi almaya ikna edememişti.

Şarap endüstrisi her zaman beni hayrete düşürmüştür. Ben peynir seviyorum ve peynirin bir kilosuna mesela $10 ödeyebilirim. Çok güzel bir peynir bulursam bunun için $20 dolar ödeyebilirim ancak istediği kadar zengin olsun mükemmel bir peynir için mesela $10bin ödeyen birini biliyor musunuz? Neden o zaman çok özel bir şişe şarap için $10bin ya da daha fazlası ödenebiliyor? Mükemmel bir pazarlama modeli… “Siz fakirler içemezsiniz ama ben zenginim içerim. Siz anca köpek öldüren için…”. Ya kullanılan jargona ne demeli. “Toscana vadisinin, güneşin 42 derece açıyla üzümleri olgunlaştırdığı, buruk ve fakat kekremsi, dolgun bir sepaja sahip, kırmızı dağ meyvelerinin notalarının şarabın aromasında hissedildiği, stabilize ancak bir miktar tanenli…” En nihayetinde fermante yani bozulmuş, çürümüş üzüm suyu değil midir? Şarapta olan ve peynirde olmayan muhakkak ki bir alkol unsurunu yadsımıyorum. Hiç bir erkeğin romantik bir akşam yemeğinde $10bin verip ayak kokan bir rokfor peyniri ile sevgilisini etkileyebileceğini düşünmüyorum ya da böyle bir trend yaratılabileceği iddiasında değilim. Ancak insanların çok para verdiği şarapların saçları kömür karası, kalçaları biçimli, narin ayaklı Esmeraldaların üzümleri ezdiği hayali içinde olduğunu tahmin ediyorum. Bu kadar para verdik. Üzümleri Abuzeddin Kıllıbacak ezecek değil ya?

Yukarıdaki tasvirden belki 10 belki de 100 yıl önce Esmeralda ile aynı kaderi paylaşan başka bir kadının baskıları ve muhtemel dırdırından bezen bir adamın çabaları sonucunda şarap presinin icat edildiğini tahmin ediyorum. Bu tamamen benim varsayımım.

Şarap presini bulan adamın ise yine muhtemelen zeytinyağı presine bakarken “acaba bu preste üzüm ezsek daha kolay olur mu?” diye düşünüp ilk denemeleri yaptığını yine tahmin ediyorum. Her icat için tetikleyici bir unsur yok mu? Ya benim uydurduğum gibi bir baskı unsuru ya da tembel bir insanın angaryadan kurtulmak için bedeni yerine beynini çalıştırması sonucu bir şeyler icat edilmiyor mu?

Esmeralda ve biçimli kalçalarının ya da sayın Abuzeddin Kıllıbacak’ın anlatmak istediklerimle direkt ilgisi olmasa da Esmeralda’yı üzüm ezmekten kurtaracak olan şarap presi uygarlığımızın seyrini değiştiren matbaanın önemli bir unsuru. Gutenberg şarap presinin ucuna kitap basmak için yazı kalıbı yerleştirip ilk matbaayı icat etmiş. Matbaa bulunana kadar katiplerin kitapları kelime kelime, sayfa sayfa yeniden yazmasından başka bir kopyalama yöntemi yoktu. Bu yöntem hem verimsiz hem de çok zahmetliydi. Dolayısı ile çok da pahalıydı.

‘Dıdısının dıdısı’ formatında ifade edersek; Gutenberg, muhtemelen kitap kopyalamaktan bezmiş bir katibin kendini kazıklamasına kızarak yine muhtemelen şarap ezen karısının dırdırından bıkmış bir adamın tahminimce şarap presinden bir kaç bin yıl önce yunanlıların keşfettiği zeytinyağı presinden esinlenerek icat ettiği şarap presinin ucuna yazı kalıbını ekleyerek bütün katiplerin işsiz kalmasına sebep olan matbaayı icat etmişti.

ABD’nin uzaya gönderdiği uzay mekiklerinin yakıt tanklarının genişliği bir tren vagonunun genişliği kadardır. Aslında NASA mühendisleri tankları çok daha geniş yapmak istemişler, ancak mümkün olamamış. Çünkü yakıt tanklarını fırlatma rampasına trenle göndermenin dışında bir yol uygun değil. Tren tünellerden geçmektedir. Tünellerin genişliği ise vagonların geçebileceği kadardır. Vagonlar 1,5 metre genişliğindeki tren rayları üzerinde gitmektedir.

Tren ilk olarak İngiltere’de kullanılmıştır. ABD’deki demiryolları ise İngiliz göçmenler tarafından inşa edilmiştir. İngiliz göçmenler, alışık oldukları demir yolu genişliğini yani 1,5metreyi seçmişler, vagonlar da ona göre İngiltere’dekilerle aynı ölçüde imal edilmiş.

Tren öncesi tramvay kullanılmaktaydı ve tramvay katarları atlar ile çekilmekteydi. İlk tren raylarını yapanlar tramvay yolu yapımcılarıdır ve tramvay yolunun genişliği de 1.5 metredir. Tren raylarının aralığı tramvay ile aynı ölçüde seçilmiştir.

Tramvay rayları arasındaki aralık belirlenirken ise at arabalarını iki tekeri arasındaki mesafe olan 1.5 metre esas alınmıştır.

At arabalarının iki tekerlek arasının 1.5 metre olarak tercih edilmesinin sebebi ise yüzyıllardır İngiliz topraklarından gelip geçen araçların tekerlek izlerinin bu ölçüyü ortaya çıkarmasıdır.

İngiltere’deki ilk yollar Roma İmparatorluğu tarafından kendi savaş arabalarının geçmesi için açılmıştır. Roma İmparatorluğu’nun ilk savaş arabaları yan yana getirilmiş iki atın çektiği araçlardır ve iki atın poposunun genişliği 1.5 metredir.

Sonuç olarak, uzay mekiğinin yakıt tanklarının ölçüsü yan yana getirilmiş iki atın poposunun genişliğine göre belirlenmiştir.

Kullandığımız her türlü aletin muhtemelen benzer bir ‘dıdısının dıdısı’ vardır. Biri bir şey yapmıştır, bir sonraki, olanın üstüne bir şeyler eklemiştir. Katman üstüne katman eklenerek ilk yapılan buluşun ana prensibi yararlı olsun olmasın son yapılanın hikayesinde belki de ana prensibinde bir yerlerde o ilk kullanılan dıdı bulunmaktadır. Kullandığımız her aletten evrim kuramına, kişiliğimizden salyangozun kabuğuna kadar her oluşumda bu prensip geçerlidir.

Nasıl ki kibirli insanoğlunun yarattığı teknolojinin en üst sınırlarını ‘bir anlamda’ temsil eden uzay mekiğinin yakıt tankları, taa Roma döneminden kalma önemsiz bir ayrıntının kıstasları üzerine yapılanmışsa, ya da şarap presinin çalışma prensibi uygarlığımızın gidişatını değiştiren matbaanın icadının ana unsuru olmuşsa, var oluşumuzun da tamamen aynı dinamiğe bağlı katman katman ama son derece yalın ve basit prensipler üzerine kurulu olduğunu görüyoruz.

Okumaya Devam et…