Bölüm 12: Beynimizdeki kediler…

Kafatasımızın içindeki süngerimsi, buruşuk, löp löp duran o yağ/protein parçası aslında kocaman bir kuantum bilgisayarı. Bütün işlerini, kedilerin aynı anda hem canlı  hem de ölü olduğu bir ortamda yapıyor.

Beynimizdeki nöronlar kuantum bilgisayarının işlemcileri oluyor. Bunlardan yaklaşık 100 milyar tane var. Birbirlerine yukarıdaki resimdeki gibi bağlılar. Nöronların üzerinden televizyonu, tost makinasını ya da elektrik süpürgesini çalıştıran aynı elektrik yani elektronlar geçiyor. Cisimlerin, hücrelerin ve her şeyin yapı taşında bulunan ve elimizi prize sokarsak bizi eşekten düşmüş karpuza döndüren elektronlar beynimizi de çalıştırıyor. Bir bilgisayar gibi beynimizi çalıştırıyor, kararlar veriyor, uyguluyor ve yönetiyor.

Bu kadar karmaşık bir arap saçına benzemesinin evrim sürecindeki gelişimi sırasında DNA mızdaki bütün atalarımızdan gelen ve üst üste eklenen katmanlı yapısı. Aslında üç tane beynimiz var.

Sürüngen beyin, Limbik sistem ve en sonunda da Neocortex.

Üç katman olmasının sebebi, milyarlarca yıllık evrim boyunca atalarımızdan ki tek kasıt, maymunlar ile olan ortak atalarımız değil, çok çok daha geriye sürüngenlerin dünyamıza hakim olduğu dinozorlar döneminden bile eski zamanlardaki yaratıkların üzerimizde kalıtsal olarak izleri var. İlk yaratıklardan sahip oldukları beceriler ve başarılı deneyimler sonucunda hayata uyum sağlayabilmiş ve çoğalabilmiş olanları sahip oldukları özellikler 4 milyar yıl süresince nesilden nesile bize kadar ulaştırdılar. Bu sayede onların hayatta kalmalarını sağlayan deneyimler bize hani cep telefonu satın aldığınızda içinden çıkan ve her telefonda olan aplikasyonlar var ya, onun gibi ‘default’ olarak geliyor.

Reptilian yani Sürüngen beyin evrim sürecinde ilk oluşan beyin. Yemek, içmek, barınmak, üremek gibi konularla ilgilenir. İlk sürüngenlerden milyarlarca yıl boyunca üst üste miras kalarak  perçinleşen deneyimler ve yetenekler sayesinde her insan bu temel gereksinemlerini sürüngen beynin dürtülemesi sonucu arar ve giderir.

Limbik sistem, duygusal beyindir. Hayal kurar, korkar, acı, sevgi, aşk… kısaca mantık dışı olan her şey bu beyin katmanındandır. Bütün korkularımızın sebebi Limbik sistemdeki koruma mekanizmaları kaynaklıdır.

Neocortex ise mantık beyni… Beynin üstündeki buruşuk katman… Homo sapiens olarak diğer canlılardan farklı olmamızı sağlayan, problem çözen, mantık konularından sorumlu.

  • Üç katman olması yetmiyormuş gibi, aynı zamanda sağ ve sol lob olarak iki bağımsız ancak simetrik parçadan oluşuyorlar.
  • Loblar gerekirse tek parça olarak da çalışabiliyor. Mesela bir kaza sonrası sol lobu hasar görmüş bir beyinde sol beynin yaptığı işleri sağ beyin üstlenip yapabiliyor.
  • Her üç katman beyin ve onların sağ ve sol lobları bir olay karşısında kendi deneyimleri, hafızası ve görev tanımına göre bir yorum yapıyor. Bunların arasından baskın olan öne çıkıyor ve onun dediği uygulanıyor.
  • Lisede öğrendiğimiz id, ego ve süper egoyu hatırladınız mı? Bunların birbirleri ile çatışması tamamen bu çok katmanlı yapıdan kaynaklı.

Her iki lobumuzun birbirinden bağımsız ama iletişim içinde kendi hafızası var. Olayları kendi bakış açılarına göre kaydediyorlar. Ancak olaylar hakkında beraber çalışıp yorum yaparak  ortak kodlama yapıyorlar. Sağ beyin daha negatif. Korku merkezi çok aktif. Sol ise mantık çerçevesinde yorum yapıyor.

Mesela bir yol ayrımındayız ve sağdan mı gideceğiz yoksa soldan mı?

Bu olayla ilgili kararımızı iki ayrı karar merkezi sağ ve sol beyin aynı anda karar veriyor. Her birinin ayrı bakış açısı var. Hem sağ hem de sol lob içlerindeki 3 katmanın (sürüngen, limbik, neocortex) totalde onlarca değişik bakış açısı, algoritma ve deneyime dayalı yorumu üzerinden değerlendirme yapıyorlar. Sonuçta baskın olanın dediği oluyor ve sağa ya da sola sapıyoruz.

Beyindeki bütün işlemleri nöronlar yaptığına göre,

Nöronlar da elektronlarla iletişim kurduğuna göre,

Elektronlar da tamamen kuantum dünyasının varlıkları olduğuna göre,

Beyin diye adlandırdığımız tel yumağının içinde beynin bütün parçalarının olayları farklı yorumlamasından ayrı, Schrödinger’in kedisi gibi, kedilerin hem ölü hem de canlı olduğu, zamandan ari bir ortamda, sonsuz sayıdaki olasılıklar içinden birini seçip, o seçime göre hareket ediyoruz.

Okumaya devam et…

Bölüm 8: Madem fizik profesörü oldum neden kuantum profesörü de olmayayım?

Kuantum düşünce, kuantum nefes, kuantum dokunuştan sonra kuantum masajı da internette gördükten sonra masör/z lerin, benim ve herkesin kuantumu tam olarak anladığı ancak teorik fizik profesörlerinin anlamadığı ortaya çıkıyor. Bu yazıyı okuyunca siz de benim gibi ordinaryüs kuantum profesörü olacaksınız, merak etmeyin… Anlatmak istediğim konunun önemli bir parçası.

Varlıkları görüyoruz, hissediyoruz… Mesela sehpanın ayağına ayacığınızın serçe parmağını çarptığınızda sehpanın orda olduğunu ‘hissetiniz’ değil mi? Hiçbir varlık ‘varmış gibi’ yapmıyor. Orada… Biliyoruz… Sehpa ya vardır, ya yoktur… Aynı anda hem var olup hem de var olmama durumunda olamaz. Hatta aynı anda iki ayrı mekânda da bulunamaz, öyle değil mi? Siz öyle sanın…

Atom altı boyuttaki elektron, proton, nötron biraderlerden bahsetmiştim ya… onların dünyasında aşağıdaki kurallar geçerli.

  1. Biz bakmayınca dalga/enerji formunda ancak bakınca tanecik/bilye gibi davranıyorlar. Sanki bu parçacıkların bilinci varmış gibi biz bakınca misket gibiler, bakmayınca dalga formundalar.
  2. Kuantum boyutta geçmiş değiştirilebiliniyor.
  3. Dışarı çıkılması imkansız bir kutunun dışına çıkabilirler. Buna kuantum tünelleme denir.
  4. Evrende olası her yerde aynı anda iki yerde birden olabiliyorlar.
  5. Birbirlerine dolanabiliyorlar. Dalga formundaki ikiz elektronlar birbirinden çok çok uzakta dahi olsalar birini gözlemleyince diğeri ters yönde hareket edecek şekilde gözlemleniyor ve bu bilgi akışı ışık hızından daha hızlı oluyor. Buna kuantum dolanıklık deniyor.

PEKİ HER AMA HER ŞEYİN İÇİNDE ELEKTRON YOK MU? BİZ BAKMAYINCA MASA SANDALYE DOMATES PATATES YOK OLUP DALGA FORMUNA MI DÖNÜŞÜYOR?

CEVAP : EVET

Elektronların bilinci yok. Bizim baktığımızı nasıl anlıyorlar? Elektronları kandırmaya çalışıyorlar. O sırada ortamda gözlemci bulunmuyor ama onun yerine kamera koyup kayıt ediyorlar. Kayıtlar incelenince de aynı sonuç alınıyor.

İçinde bulunduğumuz ikilemi irdeleyelim. Foton, elektron gibi parçacıklar biz baktığımız zaman tanecik mesela bir bilye gibi hareket ediyor, bakmadığımız zaman ise dalga şeklinde kütlesi olmayan bir hayalet gibi hareket ediyor. Böyle bir durum söz konusu ise elinizde tuttuğunuz kitap ya da telefon siz baktığınız zaman madde oluyor, çünkü elektronlar parçacık halinde davranıyor ancak siz elinizden bırakıp bakmadığınız zaman ise maddeyi oluşturulan elektron familyası dalga formatına geçiyorsa kitabı oluşturan her bir elektron dalga formatına geçmesi gerekeceği için  kitabın tamamının da yok olması gerekmez mi?

Schrödinger yukarıdaki absürd hikayenin yanlışlığını kanıtlamak için bir düşünce deneyi tasarlıyor. Deney teoriyi yanlışlayacağına, olayın anormalliğini doğrulayıp, Schödinger’in olayı formülize etmesini sağlıyor.

Schrödinger, hayali deneyinde, bir kediyi hertarafı tamamen kapalı bir kutunun içine koyuyor. Kutunun içinde bir radyoaktif bir madde var. Belirsiz bir düzende elektron salıyor. Elektron salınınca, düzeneği çalıştırıyor, düzenek zehir şişesini kırıyor ve zavallı hayvan ölüyor.

Schrödinger der ki bu deney sırasında kutu kapalı olduğuna göre gözlemlenmediği sürece radyoaktif ışıma dalga formunda kalacaktır. Yani dedektörü çalıştıramayacaktır. Dedektörün çalışması için elektronun bilye gibi olması gerekir. Bilye olması için gözlemciye ihtiyaç vardır. Ancak zamanı gelince radyoaktif madde ışıma yapmıştır. Bundan da eminiz. Birisi kutuyu açana kadar elektron tanecik formuna dönüşemeyeceği için, kedinin hem canlı hem de ölü olduğu durumu yan yana, paralel olasılık boyutlarında eşit oranda bulunacaktır.

Kutu açılana kadar kedi hem canlı hem de ölüdür.

Kuantum Tünelleme: Yine bir kutunun içine kedi yerine bu sefer pinpon topu koyalım. Kutunun hertarafı kapalı olsun. Topun kutunun dışına çıkması mümkün değildir, öyle değil mi? Kuantum mekaniği, topun, dışarıya çıkması imkansız olan kutunun dışına çıkabildiğini söylüyor. Tabi pinpon topundan kasıt aslında atom altı parçacıklar.

Kuantum dolanıklığı anladınız mı? Anlamadınız değil mi? Daha basit bir anlatımla ikiz kardeşlerden biri Almanya’da diğeri Çin’de olsun. Almanya’daki kardeş sol elini kaldırdığı anda Çin’deki kardeş de sağ elini kaldırıyor. Çin’deki kardeş, Almanya’daki kardeşin ne yaptığını nereden biliyor ve bu bilgiyi nasıl ışık hızından daha çabuk elde ediyor?

Kuantum boyutta geçmiş değiştirilebiliyor. Uydurmuyorum… Gerçekten değiştirilebiliyor. Hiç o detaya girmeyelim. Zaten ben de pek anlayamadım. Kimsenin de anlayamdığını ancak matematiksel olarak mümkün olduğunu görüyorum. Siz böyle bilin yeter.

Eğer yukarıda yazılanlardan hiç bir şey anlamadıysanız, çok aferin, bu iyi bir şey. Anlamış olsaydınız zaten kuantum mekaniğini anlamamış olurdunuz.

Okumaya devam et…

Bölüm 5b: Bütün canlılar sahilde yürüyen yaratıklar mı?

Aristoteles : Hayat bir animasyondur.

Descartes : Hayat bir mekanizmadır.

Kant : Hayat bir organizasyondur.

Hücrelerimiz nasıl oluyor da mesela beyin, kemik ya da karaciğer hücresi olmayı seçiyor? Daha sadece hücre boyutunda olan bir organizma, beyni bile yokken hangi hücrenin beyni, karaciğeri ya da kalbi oluşturacağını organize ediyor?  Nasıl oluyor da belli bir oranda büyüklüğe ulaşınca durmayı seçiyor ve yeni formda bambaşka fonksiyonu olan bambaşka hücreler oluşmaya başlıyor? Bu soruyu fraktal geometri cevaplayabilir.

Nasıl ürediğimiz herkesçe malum… yumurta ve sperm bir araya gelip bir başlangıç hücresi, zigotu oluşturuyor. Zigot, erkek ve kadından gelen DNA bilgisinin birleşmesinden oluşan yeni DNA kodunu taşıyor. Bu temel hücre yani kök hücre bölünerek kendini çoğaltmaya başlıyor. Katrilyonlarca kere bölünerek çoğala çoğala fetüsü oluşturuyor.

DNA nın içindeki fraktal desen her şeyi organize ediyor. Zigot rahimin içinde duruyor. Barındırdığı DNA nın oluşturduğu fraktal desen rahimdeki sıvı, hormonlar, kimyasallar, yerçekimi, ısı, basınç gibi faktörlerin etkisi altındaki bir ortamda kök hücreler bölünerek kendi kendini tekrarlıyor. Her kök hücreyi içinde DNA kodu/deseni olan bağımsız bir canlı olarak düşünün. Mekanizması kendi kendine bölünerek çoğalarak yeni oluşan DNA kodunu yaymak üzere şekillenmiş. Hücreler ortamdan beslenerek çoğalmaya başlıyor. Ortam şartlarına ve DNA nın verdiği koda göre belli bir şekli var. Burada önemli olan bir konu DNA nın tek faktör olmaması.  Ayrıca DNA’yı çok parçalı bir kalıp olarak düşünmelisiniz. Rahimdeki fiziksel şartlara göre hücre DNA kodunun içindeki bilginin doğrultusunda, yani kalıbın o anki fiziksel şartlara denk gelen kısmın oluşturduğu forma göre yeni bir hücre oluşturuyor.

 Neden bir hücre yeni bir hücre oluşturuyor sorusu da burada önemli. Yeni hücre oluşturmayı tetikleyen ne? Sorunun cevabı sahildeki yaratıkları hareket ettiren sebep ile aynı. Hücreler bir seçim yapmıyor. Nasıl ki rüzgar estiği zaman sahildeki yaratığı hareket ettiriyorsa ve yaratık seçim yapmıyor sadece hareket ediyorsa, ortamdaki kimyasallar, kısaca fiziki şartlar uygun olduğu için hücre bölünüyor ve çoğalıyor. Bizmutu ısıtınca metal parçasının fraktal desen alması gibi… Daha basit bir şekilde ifade etmek gerekirse her hücrenin içindeki DNAyı kalıp kabul edersek, içinde olduğu kimyasallara göre ilk oluşanlar mesela böbrek hücreleri olsun. Böbrek hücrelerinin mekanizması her hangi bir sınırlayıcı olmadığı sürece Nozawa’nın domatesleri gibi sonsuz sayıda kendini tekrarlayarak çoğaltmak üzere şekillenmiş. Ancak hücre sayısının artması ve anneden gelen besin, hormonlar kısaca kimyasal ortamın değişmesi sonucu yeni bölünmek isteyen hücreler bölünme sonucu DNA koduna göre artık böbrek değil karaciğer hücresi oluyor. Tekrardan Mandelbort fonksiyonunu hatırlatmak istiyorum. Tekrar sayısı belli bir seviyeye gelince sebep olmaksızın formül gereği Mandelbort şekli bambaşka bir hal alıyordu hatırlarsanız.

Yeni bölünme geçiren karaciğer hücreleri de aynı DNA kalıptan ve değişen ortam kimyasallarından bu sefer beyin hücreleri olarak oluşuyor. Birbirinden tamamen alakasız üç ayrı özellikte hücre haline geliyorlar. İşlem aynı. hücre kendini DNA daki formüle göre tekrarlıyor. Ortam şartları değiştikçe çıkan şekil farklılaşıyor.

İnsanın her bir hücresinde; 0,0001 santimlik bir alanın içinde, yaklaşık 2 metre uzunluğunda 300bin koddan oluşan DNA sıkıştırılmış vaziyette bulunur. İçinde 300bin kod olan bir fonksiyon… Mandelbaurt formülüne bakın alt tarafı iki tane harf var. İki değişkenli fonksiyonun yaptıklarına bakın ve 300bin kodun olduğu fonksiyonun neler yapabileceğini hayal etmeye çalışın lütfen.

Hücreler çoğalırken belli bir organizasyon içinde, ya da bilinçli bir organizatörün kontrolünde ortaya çıkmıyorlar. Fraktal desen yani DNA kalıbı ortam kimyasallarına göre üst üste eklenerek organları ve totalde yeni canlıyı oluşturuyor. Organizma ne kadar basit/yalın DNAya sahip ise tekrar eden hücre tipi çeşitliliği o kadar azalıyor. Bahsettiğim döngü bebek doğana kadar sürekli bir devinim içinde kendini hücre hücre tekrarlıyor. Ancak doğumdan sonra da işlem bu sefer yeni ortamdaki parametrelere göre devam ediyor. Artık kordon bağından beslenmiyor ve rahim sıvısının içinde değil. Ortamda oksijen, nitrojen ve diğer gazlar var, ışık, diğer canlılar, bakteriler, virüsler… Unutmayın ki vücudumuzdaki hücre sayısının 10 katı kadar bakteriyi bünyemizde barındırıyoruz.  Artık ağızdan besleniyor. Çevremizdeki diğer etmenlerle de iletişime geçen yeni faktörlerin oluşturduğu parametreler ile DNA ortam faktörlerine göre farklı hücreler, organlar, yetiler oluşturuyor. Öyle ki beynin ana düşünce/muhakeme merkezi olan korteks bile ancak  2,5 – 3 yaşına kadar tamamlanmış oluyor.

Karaciğerimizin şekli hep ilgimi çekmiştir. Karaciğer bulunduğu bölgenin şeklini almış, bir boşluğu doldurmuş gibi duruyor. Yani karaciğer hücreleri çoğalacak genişleyecek yer bulduğu sürece çoğalmış, ta ki yanındaki organ çoğalması için fiziksel olarak karaciğere yer bırakmayana kadar…

Evrim biyologları hangi organın ne oranda ve nasıl evrim geçirdiğini muhakkak ki daha iyi söyleyebilirler. Ancak karaciğer fonksiyonel olarak çok kritik olsa da yapı ve homojenlik anlamında diğer organlara göre çok daha yalın bir yapıya sahip. Bu haliyle evrim sürecinde diğer organlardan daha önce evrim geçirmiş olabilir? Bulduğu boşluk kadar kendini çoğaltmış ve bugünkü şeklini almış olmalı.

Bahsettiğim devinim biz ölene kadar devam ediyor. Çevresel faktörlerin etkilerinin ve DNA kodunun belirlediği limite kadar büyüyoruz, yenilenip değişiyoruz. Ta ki DNA deseni çevresel faktörlerin baskısı ile limite ulaşana kadar. Sonrasında çöküş başlıyor. DNA deseni yeni bir şey üretemiyor. Sonuçta sistem tıkanıyor ve  ölüyoruz.

Ben en çok Descartes’in düşüncesine yakınım. Hayat bir mekanizmadır… Ancak ileriki bölümlerde hem Aristoteles’in hem Kant’ın hem de Descartes’in haklı olduğunu göreceğiz. Her biri doğa’nın başka bir yansımasını görmüş.

Okumaya devam et..