Bölüm 9: Zembereği kurmak

Hayvanlar ve böcekler yaşamak için ya bitkileri yiyor ya da diğer hayvan ve böcekleri.

Bir iki istisna dışında bitkiler yaşamak için diğer bitkileri, hayvanları ya da böcekleri yemiyor. Fotosentez yoluyla güneşten topladığı enerjiyi, havadan aldığı karbondioksiti,  topraktan aldığı mineral ve suyla işlemden geçirip yaşamını sürdürüyor.

Bitkiler hücrelerden oluşuyor, canlı.

Mineraller cansız.

Su da cansız.

Karbondioksit de cansız.

Tohumun toprakla buluşmasından itibaren bünyesine aldığı bütün ama bütün materyaller cansız ancak bir tohumdan canlı dev gibi bir ağaç oluşabiliyor. İçinde sadece canlı bir varlık nasıl olur da cansız varlıklarla beslenebilir ? Ortamda besleneceği canlı hiç bir şey yok! Bir domates gidipte yanda duran maruldan bir ısırık almıyor. Tohum toprağa düştüğü, köklerinin tutunacak bir mesnet bulduğu andan itibaren bünyesine giren dört şey var. Mineraller, su, karbondioksit  ve güneş ışığı. Bunların hepsi cansız…

Mineral nedir? Kalsiyum, potasyum, tuz, demir, fosfat vs. Toprak, kaya…

Kalsiyum dediğimiz mineral tebeşir tozunun bir türü. Potasyum aşağıdaki sarı taş. Karbondioksit ise karbon ve oksijen . Karbon nedir? kömür …

Yani bitkiler bildiğimiz tebeşir tozunu, demir tozunu vb mineralleri, su, havadaki oksijenli kömür, güneşten aldığı enerji ile prosesten geçiriyor ve kendi varlığını yani çilek, muz, lale, pırasa, kakao, bal kabağı, karpuz, ayçiçeğini oluşturuyor. Başka hiç bir şey yok.

Yediğimiz çilek, pırasa ya da muz da tebeşir, kömür, demir ya da toprak varlığına dair en ufak bir emare var mı? Tebeşir, kömür, demir ya da toprak tadı alıyor musunuz mesela?

15 dakikada fizik profesörü olduğunuz bölümde canlı cansız bütün varlıkların özünün aynı yapı taşı olduğunu yazmıştım. Hücrenin de yapı taşı atom, kayanın da, masanın da,  yani elektron, nötron, proton ve sonrasında amcaoğulları atom altı parçacıkgillerden oluştuğunu söylemiştim. Yani organik dediğimiz şey de aslında inorganik. Bir bitki tohum olma durumundan koca bir ağaç olma durumuna gelene kadar içine sadece tebeşir tozu, demir, fosfor, topraktaki diğer mineraller + su + havadaki karbon + güneş enerjisi giriyorsa demek ki kendisi de aslında tebeşir tozu, demir, fosfor, topraktaki diğer mineraller + su + havadaki karbon + güneş enerjisinin prosesten geçmiş halinden başka bir şey olamaz değil mi? Yani çilek diye yediğimiz aslında su, toprağın içindeki mineraller ve kömür.

Bitkilerin içeriğinin büyük çoğunluğu su, yaklaşık %70-80. Geriye kalanın ise %95-98i karbon.  Geriye kalanlar ise mineraller. Dolayısı ile o devasa ağaçlar, çalılar ya da çilek havadan yakaladıkları ve güneş enerjisi sayesinde işledikleri karbon ve sudan başka bir şey değildir. Bir de az biraz mineral…

Hayvanlar ve böcekler ise öncelikle bitkileri sonrasında ise birbirlerini yiyorlar. Demek ki bizler de domates yediğimizde belli bir formatın içine hapsolmuş taş toprak ve suyu yiyoruz. Yediğimiz taş toprak aslında… Ancak bizi daha çok ilgilendiren bu formatın içinde barındırdığı karbon… Bitkiler enerji kullanıp su ve minerallerle karbonu prosesten geçirip oksijen salıyor. Biz ise tam tersi oksijen ile besini yakıp karbondioksit, su ve enerji üretiyoruz.

Koyun eti yediğimizde ise; koyunun yediği de sadece çimen, ot. Çimen, ot da özünde taş toprak ve su… Dolayısı ile bizim kuzu pirzolasında yediğimiz taş toprak ve suyun başka formata çevrilmiş hali.

Hayvanlar ve böcekler, yapıları gereği daha fazla enerjiye ihtiyaçları var. Topraktan besin alabilecekleri bir kökleri, fotosentez yapma kabiliyetleri,  sabit, yerleşik bir yaşamları yok. Enerji depolamak zorundalar. Sahildeki yaratıkların sahip oldukları gibi bir zembereğe ihtiyaçları var.

Bitki yiyen bir canlı aslında bitkinin bünyesinde tuttuğu potansiyel enerjiyi sömürüyor. Bitki, fotosentez ile güneş enerjisini, karbon, mineral ve su ile formatını değiştirip bünyesinde tutuyor. Ot yiyen koyun -ki sabahtan akşama kadar ot yiyor- bütün gün yediği otla anca kendi ihtiyacı olan enerjiyi sağlıyor. Fotosentez yeteneği  ve suları toplayabileceği kökleri olmadığından enerji depolamak için yani sahildeki yaratıklar gibi zembereği kurmak için yediği otlardan topladığı besini yağa çevirip depoluyor.

Hain kurt ya da insan, koyunu yediğimiz zaman

  • bitkinin su, karbon ve mineraller yardımı ile depoladığı güneş enerjisini
  • yağa çevirerek depolayan koyunun
  • biriktirdiği enerjiyi vücudumuza aktarıyoruz.

Biz de aynı şekilde fotosentez yapamadığımız ve su ve minerallere ulaşabileceğimiz köklerimiz olmadığı için, (olsa da elde edeceğimiz enerji bizim ihtiyacımıza yetmeyeceği için) biz de koyundan ya da bitkilerden aldığımız enerjiyi ihtiyacımız için kullandıktan sonra kalanı yağ olarak depoluyoruz.

Sonuç olarak popomuzda ve göbeğimizde biriktirdiğimiz sadece taş toprak, su ve potansiyel enerji…Göbeğimizdeki ve popomuzdaki yağ bizim zembereğimiz.

Bütün canlıların yapı taşı bu anlamda taş toprak ve su. Başka bir girdi yok.

Okumaya devam et..

Bölüm 5a: Bütün canlılar sahilde yürüyen yaratıklar mı?

Soru: Milan Kundera, hamam böceği, Abuzeddin Kıllıbacak ve Jack’in fasülye sırığının ortak noktası ne olabilir?

Bizmut, doğada kömür gibi bir formda ancak gümüş renginde bir element. Bu metal parçasını mutfağınızdaki ocağın üzerinde eritirseniz sağdaki şekli alıyor. Yapmanız gereken sadece ve sadece bir kabın içinde eritmek.

Isı uygulamak bizmutun yapısını öyle bir dizilime sokuyor ki, biçimsiz bir metal parçası köşeli sipirale benzeyen fraktal bir desen oluşturuyor.

Piramit (Romanesco) Karnabaharı, kar tanesi, eğrelti otu, salyangoz, bizmut kristali, ayçiçeği, karalahana, kaplumbağa, kozalak, deniz minaresi…

Doğadaki canlı cansız her varlık, özündeki basit modelin, kendine has fraktal fonksiyonuna göre  trilyonlarca  kez tekrarından oluşuyor. Basit modeldeki yapı taşı kendini ana yapı üzerinde mekanizması gereği sonsuza kadar tekrarlamak istiyor. Çevresel faktörlerin yani yer çekimi, ortamdaki kimyasallar, gazlar, enerji miktarı, mineraller, dış basınç, ortam sıcaklığı, desenin karakteristiği, organik ya da inorganik yapı taşının karakteristiği vb. unsurlar belli bir doyuma ulaştığı zaman canlı ya da cansız varlık denge durumunda kalıyor, artık büyüyemiyor, çoğalamıyor, kendini tekrar edemiyor.

Bizmut metaline sadece ısı etkimesi ile yapısının nasıl değiştiğini hatırlayın. Aynı prensip bütün varlıklar için geçerli.

Nozawa domateslerle yaptığı deneyde yukarıda bahsettiğim çevresel faktörlerin limitleyici etkilerini ortadan kaldırınca domates fidesi 17000 domateslik devasa bir fideye dönüşüyor. Fraktal fonksiyon kendini yeni limitlere göre yani metal çerçeve, su ve mineral tedariğinin sağladığı olanakların limitine kadar tekrarlıyor ve büyüyor.

Ya Teo Jensen’in yaratıklarına ne demeli? Bu PVC boruların canlı bir yaratık olmadığını söyleyebilir misiniz? Mekanik olarak bir karınca ya da hamam böceğinden ne farkı var?

İlk defa Piramit (Romanesco) karnabaharını görünce gerçek bir bitki olduğunu anlayamamıştım. Detayları bitki olamayacak kadar kusursuz, plastik bir kalıptan çıkmış gibiydi. Karnabaharın kendisi konik bir yapıda ancak kendini oluşturan parçalar da konik. Parçaları oluşturan küçük konikler de yine bütün karnabahar olarak gördüğümüz şeklin minyatürü.

Neden insan ve diğer bütün kompleks canlılar aynı mekanik prensip ile şekil bulmuş olmasın? Doğa harikası ya da doğadaki tuhaflık olarak gördüğümüz bu mantık neden evrendeki yaşamın ana prensibi olmasın? Kastım şu; madem ayçiçeği, piramit karnabaharı, salyangoz ve kaplumbağanın kendini tekrardan ibaret bir fraktal deseni var acaba bizler yani homo sapiens dahil neden dünyamızdaki bütün yaratıklar belli bir fraktal fonksiyona ve kendini tekrarlama mekanizmasına sahip Teo Jensen’in sahildeki yaratıkları olmayalım?

İnsanoğlunun görüntüsü ve yapısı Romanesco karnabaharı ya da ayçiçeği gibi net kendini tekrarlayan bir formatta değil. Yani ayçiçeği daha basit ve hafif. Bu sebeple fraktal fonksiyonun sadece bu tip canlılarda var olduğunu düşünebiliriz. Yani insan ya da  bir kaplanın anatomisine baktığımızda ayçiçeğinin çekirdek diziliminde olduğu gibi bir düzenlilik, tekdüzelik görmüyoruz.  Sebep DNA yapımızla ilgili. DNAmız, yapı taşımız olduğuna ve her ama her hücremizde olduğuna göre temel bir tek hücremizin çoğalması ve kendini çoğaltması, kendi trilyonlarca kere tekrarlaması insanı oluşturuyor. DNAmızın yani fraktal desenimizin daha karmaşık olması görüntümüzü tekdüze, yalın bir formatta olmaktan çıkarıyor. Görüntümüzün belli bir düzende olmaması aynı temel prensipte var olmadığımızı göstermez.

Mandelbort desenindeki süreçle beraber değişen farklı şekilleri hatırlayın. İnsan DNAsı üçgen gibi basit bir şekilden çok çok daha karmaşık olduğuna göre çıkan desen de çok daha aykırı bir formatta olması gerekmez mi? Üçgen kar tanesi deseni çıkarıyor, insan DNAsı insanın formunu, kaplan DNAsı da kaplan formunun ana şekli oluyor.

Başlangıç yani kendini tekrarlayan şekil ne kadar basit ise kendini trilyonlarca kez tekrar etmesi, işlevi düşük, daha az gerekli yani hafif bir yaratık ortaya çıkarıyor. İnsan genomu gibi içinde 300bin kod olan bir şekil ise ona göre daha karmaşık, daha işlevsel ve çok daha ağır bir yaratık ortaya çıkıyor.

Varoluşu hafif ya da ağır olsun, ayçiçeği, kalorifer böceği ya da insan… Neden ortalıkta dolanan Theo Jansen’in yaratıkları olmayalım?

Soru: Milan Kundera, hamam böceği, Abuzeddin Kıllıbacak ve Jack’in fasülye sırığının ortak noktası ne olabilir?

Cevap: Hafiflik

Okumaya Devam et…



Bölüm 3: Sahildeki yaratıklar?

Gregor Samsa, bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulur. İlk başta gördüklerinin gerçek olduğunu inanmak istemez ancak yatağından kalkmak isteyince buna inanmak zorunda kalır. O artık dev bir böcektir. Her sabah işe gitmek için bindiği tren saat altıda hareket etmektedir; bu yüzden en geç saat beşte uyanmak zorundadır. Ancak saate baktığında saatin hemen hemen yedi olduğunu görür. Kalkmak istemektedir ama artık ona yardımcı olacak kuvvetli bacaklarının yerinde birbirinden bağımsız hareket ediyormuş gibi görünen onlarca bacakçık bulunmaktadır.

————————–

Hava karanlık. Mutfağa girdiniz. Işıkları yaktınız ve yerde birkaç hamam böceği… Işık yandığı anda çılgın bir hızda ancak anlamsız bir paternde, zigzaglar çizerek kaçışmaya başladılar.

Bir balığın, hamam böceğinin ya da kertenkelenin yaşam amacı ne olabilir?

  • Yemek bul, bulamadıysan aramaya devam et,
  • Manita bul, bulduysan üre,
  • Seni yemeye çalışan varsa kaç.

Peki, bir balığın, hamam böceğinin ya da kertenkelenin varoluşundaki ulvi amaç ne olabilir?

Theo Jansen, Hollandalı, fizik eğitimi almış bir sanatçı. Plastik borulardan rüzgarla hareket eden yaratıklar yapmış.  Yaptıklarına kumsal yaratıkları (beach beast) adını vermiş.

Resmi internet sitesi https://www.strandbeest.com/ Incelemenizi tavsiye ederim.

Theo Jansen’in PVC hafif borulardan ürettiği yaratıklar rüzgar gücü ile hareket etmeye başlayınca sanki hareket eden canlı yaratıklar izlenimini veriyor. Kendi tabiri ile yürüyebilen iskeletler yaratıyor. Ancak sadece mekanik, yürüyen bir yapıdan farkı var. Önüne çıkan engelleri fark ediyor ve bünyesindeki basit bir düzenekle yön değiştiriyor. Rüzgardan maksimum yararlanmak için yaratıklar kendince yön değiştirerek rüzgarı daha etkili kullanabileceği yönde ilerlemeye çalışıyorlar. “Çalışıyor” ifadem sizi yanıltmasın. Bilinçli bir devinim değil. Yapılandırılması bu şekilde…

En önemlisi sahildeki yaratıklar bahsettiğim bu hareketleri bünyelerinde  yönetici bir mekanizma bulunmadan yapıyorlar. Yani yaratığın beyni yok. Sadece hareket etme güdüsü (aslında mekanizması) var. Hareket ediyor, engel çıkınca mekanizma yaratığın yönünü değiştiriyor, rüzgara göre pozisyon alıyor ve bütün bunları bir beyni olmadan yapıyor. Aynı bir bitki gibi ama kökleri ile bir yere bağlı olmadan, hareket edebiliyor…

Ayrıca düzeneklerin yapısında eski saatlerin zembereklerindeki gibi bir yay sistemi var. Rüzgar estiği zaman zemberek kuruluyor. Rüzgar durunca yaratık zemberekte biriken enerjiyi kullanıyor. Aynı canlıların yağ depolaması gibi. Yani rüzgar olunca hareket ediyor ama rüzgar yoksa da zemberekteki enerji kadar, rüzgar olmadan hareket edebiliyor.

Yaratıklar mekanik bir düzenekle suyu da algılıyor. Suyu algılayınca geri dönüyor.

Yaratıkların hiç birinde elektrik/elektronik bir düzenek yok.

Theo Jansen kendi sitesinde yaratıkların küçük boyutta olanlarını (aşağıda resimlerini ekledim) kendi tabiri ile yapının DNA kodlarını paylaşıyor. Kodları satın alıp 3 boyutlu printerda kendiniz üretebiliyorsunuz.

Özet olarak Theo Jansen,

  • Rüzgar enerjisini kullanarak hareket eden,
  • Önüne çıkan engelleri tanıyan ve etrafından dolaşan,
  • Enerji kullanımını maksimize etmeye dayalı bir yapısı olan ancak bu işlemleri yöneten bir beyni olmayan, 
  • Enerji depolama yeteneğine sahip olan, su ya da kaya gibi önüne çıkan farklı engelleri tanıyan,
  • Fraktal bir desene ve fonksiyona sahip olan

bir yaratığın bilgi kodlarını (DNA gibi) size email ile gönderiyor, siz de bu bilgiyi 3D printere yolluyorsunuz ve bu yaratık printerden çıkıyor. Siz monte ettiğiniz yaratığı rüzgara bırakıyorsunuz ve kendi kendine, parçalanana kadar hareket ediyor.

Denizanaları’nın kalp, kıkırdak, kemik, beyin ve gözü yok. Bunun yerine içinde elastik ve jölemsi bir madde bulunan iki katman hücreleri var. Işığı ve kokuyu algılayabilen gelişmiş duyuları bulunuyor. Genelde küçük balıkları suda yarattıkları dalgalanma sayesinde kendilerine doğru çekiyor ve yutuyor. Diğer balıklar gibi çiftleşmiyor ya da yumurtlamıyorlar. Eşeysiz üreme denilen bir tomurcuklanma şekliyle ürüyor.

Üreme becerisi haricinde Theo Jansen’in sahildeki yaratıklarının denizanası, hamam böceği ya da kertenkeleden farkı var mı? Peki, denizanası, hamamböceği ya da kertenkelenin yaşam amacı var mı? Ya sizin varoluş amacınız nedir?

Okumaya Devam et…

Bölüm 5b: Bütün canlılar sahilde yürüyen yaratıklar mı?

Aristoteles : Hayat bir animasyondur.

Descartes : Hayat bir mekanizmadır.

Kant : Hayat bir organizasyondur.

Hücrelerimiz nasıl oluyor da mesela beyin, kemik ya da karaciğer hücresi olmayı seçiyor? Daha sadece hücre boyutunda olan bir organizma, beyni bile yokken hangi hücrenin beyni, karaciğeri ya da kalbi oluşturacağını organize ediyor?  Nasıl oluyor da belli bir oranda büyüklüğe ulaşınca durmayı seçiyor ve yeni formda bambaşka fonksiyonu olan bambaşka hücreler oluşmaya başlıyor? Bu soruyu fraktal geometri cevaplayabilir.

Nasıl ürediğimiz herkesçe malum… yumurta ve sperm bir araya gelip bir başlangıç hücresi, zigotu oluşturuyor. Zigot, erkek ve kadından gelen DNA bilgisinin birleşmesinden oluşan yeni DNA kodunu taşıyor. Bu temel hücre yani kök hücre bölünerek kendini çoğaltmaya başlıyor. Katrilyonlarca kere bölünerek çoğala çoğala fetüsü oluşturuyor.

DNA nın içindeki fraktal desen her şeyi organize ediyor. Zigot rahimin içinde duruyor. Barındırdığı DNA nın oluşturduğu fraktal desen rahimdeki sıvı, hormonlar, kimyasallar, yerçekimi, ısı, basınç gibi faktörlerin etkisi altındaki bir ortamda kök hücreler bölünerek kendi kendini tekrarlıyor. Her kök hücreyi içinde DNA kodu/deseni olan bağımsız bir canlı olarak düşünün. Mekanizması kendi kendine bölünerek çoğalarak yeni oluşan DNA kodunu yaymak üzere şekillenmiş. Hücreler ortamdan beslenerek çoğalmaya başlıyor. Ortam şartlarına ve DNA nın verdiği koda göre belli bir şekli var. Burada önemli olan bir konu DNA nın tek faktör olmaması.  Ayrıca DNA’yı çok parçalı bir kalıp olarak düşünmelisiniz. Rahimdeki fiziksel şartlara göre hücre DNA kodunun içindeki bilginin doğrultusunda, yani kalıbın o anki fiziksel şartlara denk gelen kısmın oluşturduğu forma göre yeni bir hücre oluşturuyor.

 Neden bir hücre yeni bir hücre oluşturuyor sorusu da burada önemli. Yeni hücre oluşturmayı tetikleyen ne? Sorunun cevabı sahildeki yaratıkları hareket ettiren sebep ile aynı. Hücreler bir seçim yapmıyor. Nasıl ki rüzgar estiği zaman sahildeki yaratığı hareket ettiriyorsa ve yaratık seçim yapmıyor sadece hareket ediyorsa, ortamdaki kimyasallar, kısaca fiziki şartlar uygun olduğu için hücre bölünüyor ve çoğalıyor. Bizmutu ısıtınca metal parçasının fraktal desen alması gibi… Daha basit bir şekilde ifade etmek gerekirse her hücrenin içindeki DNAyı kalıp kabul edersek, içinde olduğu kimyasallara göre ilk oluşanlar mesela böbrek hücreleri olsun. Böbrek hücrelerinin mekanizması her hangi bir sınırlayıcı olmadığı sürece Nozawa’nın domatesleri gibi sonsuz sayıda kendini tekrarlayarak çoğaltmak üzere şekillenmiş. Ancak hücre sayısının artması ve anneden gelen besin, hormonlar kısaca kimyasal ortamın değişmesi sonucu yeni bölünmek isteyen hücreler bölünme sonucu DNA koduna göre artık böbrek değil karaciğer hücresi oluyor. Tekrardan Mandelbort fonksiyonunu hatırlatmak istiyorum. Tekrar sayısı belli bir seviyeye gelince sebep olmaksızın formül gereği Mandelbort şekli bambaşka bir hal alıyordu hatırlarsanız.

Yeni bölünme geçiren karaciğer hücreleri de aynı DNA kalıptan ve değişen ortam kimyasallarından bu sefer beyin hücreleri olarak oluşuyor. Birbirinden tamamen alakasız üç ayrı özellikte hücre haline geliyorlar. İşlem aynı. hücre kendini DNA daki formüle göre tekrarlıyor. Ortam şartları değiştikçe çıkan şekil farklılaşıyor.

İnsanın her bir hücresinde; 0,0001 santimlik bir alanın içinde, yaklaşık 2 metre uzunluğunda 300bin koddan oluşan DNA sıkıştırılmış vaziyette bulunur. İçinde 300bin kod olan bir fonksiyon… Mandelbaurt formülüne bakın alt tarafı iki tane harf var. İki değişkenli fonksiyonun yaptıklarına bakın ve 300bin kodun olduğu fonksiyonun neler yapabileceğini hayal etmeye çalışın lütfen.

Hücreler çoğalırken belli bir organizasyon içinde, ya da bilinçli bir organizatörün kontrolünde ortaya çıkmıyorlar. Fraktal desen yani DNA kalıbı ortam kimyasallarına göre üst üste eklenerek organları ve totalde yeni canlıyı oluşturuyor. Organizma ne kadar basit/yalın DNAya sahip ise tekrar eden hücre tipi çeşitliliği o kadar azalıyor. Bahsettiğim döngü bebek doğana kadar sürekli bir devinim içinde kendini hücre hücre tekrarlıyor. Ancak doğumdan sonra da işlem bu sefer yeni ortamdaki parametrelere göre devam ediyor. Artık kordon bağından beslenmiyor ve rahim sıvısının içinde değil. Ortamda oksijen, nitrojen ve diğer gazlar var, ışık, diğer canlılar, bakteriler, virüsler… Unutmayın ki vücudumuzdaki hücre sayısının 10 katı kadar bakteriyi bünyemizde barındırıyoruz.  Artık ağızdan besleniyor. Çevremizdeki diğer etmenlerle de iletişime geçen yeni faktörlerin oluşturduğu parametreler ile DNA ortam faktörlerine göre farklı hücreler, organlar, yetiler oluşturuyor. Öyle ki beynin ana düşünce/muhakeme merkezi olan korteks bile ancak  2,5 – 3 yaşına kadar tamamlanmış oluyor.

Karaciğerimizin şekli hep ilgimi çekmiştir. Karaciğer bulunduğu bölgenin şeklini almış, bir boşluğu doldurmuş gibi duruyor. Yani karaciğer hücreleri çoğalacak genişleyecek yer bulduğu sürece çoğalmış, ta ki yanındaki organ çoğalması için fiziksel olarak karaciğere yer bırakmayana kadar…

Evrim biyologları hangi organın ne oranda ve nasıl evrim geçirdiğini muhakkak ki daha iyi söyleyebilirler. Ancak karaciğer fonksiyonel olarak çok kritik olsa da yapı ve homojenlik anlamında diğer organlara göre çok daha yalın bir yapıya sahip. Bu haliyle evrim sürecinde diğer organlardan daha önce evrim geçirmiş olabilir? Bulduğu boşluk kadar kendini çoğaltmış ve bugünkü şeklini almış olmalı.

Bahsettiğim devinim biz ölene kadar devam ediyor. Çevresel faktörlerin etkilerinin ve DNA kodunun belirlediği limite kadar büyüyoruz, yenilenip değişiyoruz. Ta ki DNA deseni çevresel faktörlerin baskısı ile limite ulaşana kadar. Sonrasında çöküş başlıyor. DNA deseni yeni bir şey üretemiyor. Sonuçta sistem tıkanıyor ve  ölüyoruz.

Ben en çok Descartes’in düşüncesine yakınım. Hayat bir mekanizmadır… Ancak ileriki bölümlerde hem Aristoteles’in hem Kant’ın hem de Descartes’in haklı olduğunu göreceğiz. Her biri doğa’nın başka bir yansımasını görmüş.

Okumaya devam et..

Giriş

To be, or not to be, that is the question…

Neden varız? Hiç var olmamak daha kolay değil mi? Varsak bunun bir sebebi olması gerekmez mi?

Her cenazede son duaların ardından kendimi ve çevremdekileri hayatı sorgularken bulurum. Klasik olarak, hayatın ne kadar boş ve anlamsız, hayat mücadelesi içinde problem edindiğimiz her şeyin ne kadar gereksiz olduğunu cenaze topluluğu olarak birbirimize söyler dururuz. Ancak cenaze ortamını terk ettiğimiz anda bütün bu düşünceler kafamızdan ışık hızında uçar. Yine de kısa bir süre de olsa hayatı ve anlamını sorgularız.

Özel olduğumuzu, bir sebep ve hatta mümkünse ulvi bir görev adına yaratıldığımızı düşünmek istiyoruz. Eğer yaşıyorsak ve de varoluşumuzun özel bir nedeni varsa aynı zamanda yok olmamamız, sonsuza kadar var olmamız gerektiğini de düşünüyoruz. Tanrı’yı arıyoruz, sorguluyoruz… O’nu hep olağanüstü şeylerde, meleklerde, iblislerde, şeytanda, ışıkta, enerjide, doğada arıyoruz. O’nun mükemmel olduğunu düşünüyoruz. Ancak kendimizin her nedense ayrıcalıklı olduğunu,  bizi, dualarımızı duyacağını ve bir mucize gerçekleştireceğine inanıyoruz, inanmak istiyoruz. Aslında biz “mucize olsun” seviyoruz, rutin sevmiyoruz, heyecan olsun seviyoruz.

Tanrı mükemmel olduğuna göre aslında her şey kusursuz ve mucizesiz olmak durumunda değil mi?  Yani kalemi elimden her bıraktığımda yere düşüyor. Dua etsem kalem, elma ya da cep telefonu havada kalır mı? Aslında mucize olan her ama her seferinde istisnasız kalemin, elmanın ya da cep telefonunun yere düşmesi değil mi? Asıl mucize olan bu mükemmellik değil mi?  Gerçi yere düşen şey cep telefonu olunca insanın aklına mucize falan gelmiyor ama…

Bence olağanüstü bir olay olmamalı. Zaten olmuyor da… Zaten benim ya da sizin fikrinizi soran da yok…

“İki kere iki dört eder. Doğa bu sonucu bulmak için bizim iznimizi almaz, doğanın senin arzularınla alakası yoktur ve onun kanunlarını beğen ya da beğenme bu kanunlara ve sonuçlarına bağlısın.”

Fyodor Dostoyevski – Yer altından notlar…

Tanrı tanımı mükemmellikle eşleştiriliyorsa o zaman mucize olmamalıdır. Mucizenin tanımı, zaten kural dışı bir olayın “olmuyor” olması olmalıdır. Olaylar zincirinin istisnasız her şartta doğru çalışması mucize olmalıdır. Mucize olmuyorsa mükemmel bir ortamda yaşıyoruz demektir. Her şey kusursuz ve düzenli çalışan kaideler içinde yaşanmalıdır.  Gerçek hayat zaten mükemmeldir. Mükemmel bir sistem ve denge içindedir. “Mükemmel güzel” demek istemiyorum. Mükemmellikten kastım istisnasız her zaman kurallara göre çalışan bir ortamda olduğumuz. Kalemi her bıraktığımda kalem yere düşer… 300 kere de yere bıraksam, 1 milyon 300 kere de bıraksam hep düşer.

Mükemmel yaratıcının kainatımız içinde toz zerresi dahi olamayacak zavallılıktaki biz Homo Sapiens için kainatı yarattığına, kişisel meselelerimizle birebir ilgilenip herhangi bir şirketin şikayet servisi gibi egomuzla, acılarımızla ve taleplerimizle ilgili mızmızlanmalarımızı dinleyeceğine, kişiye ve olaya özel çözüm üreteceğine inanmak bana biraz na-mükemmel geliyor. ‘Tanrı’ diye tanımladığımız varlığın kudretini küçümsemek, hafife almak gibi oluyor, bu beklenti sığ kalıyor. Kainatı yaratan mühendis bu ilkel yöntemi seçmemeli bence… En çok işi en az enerjiyi harcayarak yapanın yani verimli olanın hayatta kaldığı bir doğada yaşıyoruz. Kainatın büyüklüğüne göre yaratıcımızın bizim saçma sapan dertlerimizle tek tek uğraşmasının O’nun haşmetine yaraşmayacak bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Mükemmel yaratıcı, egomuzla, acılarımızla ve taleplerimizle ilgilenecek bir mekanizma, fizik kuralı yaratmalı. Aynı kalemi yere düşüren yerçekimi kanunu gibi… Dualarımızla ya da yakarışlarımızla ilgili neden farklı bir sistem kursun ki?

Bizler geleceğimizi hayal ederken geçmişte sadece bizlerin yaşadığı tecrübeler değil bir kaç milyar yıllık evrimimiz sürecinde atalarımızın katman katman biriktirdiği tecrübelerin de sayesinde sadece bugünü değil aynı zamanda geleceğimizi de aynı yer çekimi kanunu gibi bir doğa kanununa bağlı olarak oluşturduğumuzu düşünüyorum ve bu mekaniği arıyorum.

Bahsettiğim hayatın mekaniği, spirütüel, istisnaya olanak tanıyan, bazen çalışan bazen çalışmayan bir düzenek olamaz. Yerçekimi gibi kusursuz, mükemmel ve dolayısı ile mucizevi çalışmalıdır. Tanrı ya da doğa keyfi ya da ayrıcalıklı durumlarla işleyemez, işlememeli… Ben bu düzeneği arıyorum. Hafifliğin dayanılmaz mekaniğini..

Okumaya devam et…

Bölüm 2: Fraktal varoluşun dayanılmaz hafifliği.

Kadının yaşadığı dram, ağırlığın değil hafifliğin dramıydı. Ona düşen şey yük değil, varlığın dayanılmaz hafifliğiydi.”

Milan Kundera

”Gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir.” 

O kadar karmaşık bir doğada yaşıyoruz ki varoluşun basit bir prensip üzerine kurulmuş olmasına ihtimal bile vermiyoruz. Basitlik bize değersiz geliyor. Karmaşıklık seviyoruz.

Fraktal geometrinin hayatımızdaki vazgeçilmez, “hafif ama değerli”, akıllara durgunluk verici yapısı….

Aşağıdaki şekillere benzer, birbirini sonsuz tekrar eden şekillere denk gelmişsinizdir.

Fractals | Brilliant Math & Science Wiki

Yukarıdaki eşkenar üçgen gibi ama farklı, basit bir şekil seçin. Bu şekli belli bir kurala bağlı olarak sürekli olarak tekrar edin. Tekrar sayısı artıp belli sayıya ulaşınca , ortaya çıkan yeni şekil ilk başta seçilen şekile benzeyecek. Büyük şekil, küçük şekil ile aynı ve büyük şeklin detayında sadece ana şeklin kendisi olacak.

Sadece basit bir eşkenar üçgen, daire ya da kırık bir çizginin tekrarlanması bile yukarıdaki şekilleri yaratabiliyorsa, daha karmaşık şekillerin yaratabileceği varyasyon, sonsuz sayıda değişik, inanılmaz güzel ya da inanılmaz çirkin örnekler oluşturabiliyor. Fraktal geometrinin yapabilecekleri basit şekillerle sınırlı değil. Canlı cansız doğadaki her varlığın ana yapısında görmek mümkün. Biraz doğadan örnek verelim.

Mineraller

Bitkiler

Bitkiler için o kadar çok ve göz alıcı örnek var ki inanın seçmekte çok zorlandım.

Mantarlar

Hayvanlar

Doğadaki canlı cansız, bitki, hayvan, kar tanesi, buz kristali, her şey yaradılışının özü olan şeklin atom atom, hücre hücre kendi kendini milyarlarca kere tekrarlaması ile meydana geliyor. Şeklin bütünündeki desen özündeki desenin aynısı ya da çok benzeri.

Bir Şey değişir Her Şey Değişir…

Bir şekil seçiliyor daha sonrasında tekrar yapısı ile ilgili bir kural – fonksiyon – kuruluyor, dönme açısı ve tekrar sayısı belirleniyor. Bu sayede kendi kendini tekrar eden ana şekil yeni desenler çıkarıyor.

Aşağıda aynı fonksiyona ve başlangıç şekline sahip üç fraktal göreceksiniz. Başlangıç şeklinin ne kadar sıradan ve şekilsiz olduğuna dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu üç örnek arasındaki tek fark, dönüş açısını belirleyen değerin üçünde de farklı olması. Yani aynı şekil, aynı fonksiyon ancak açı farklı… Dönüş açısının sadece bir derece değişmesi bile inanılmaz değişiklikler yaratıyor.

30 derece. Bu kadar biçimsiz ve asimetrik bir şekilden düzenli çiçek benzeri bir şeklin çıkması mucize gibi…

29 derece. Sadece bir derece değişti ama çiçek yerine sanki çiçekten bir kolye oluştu. Sadece bir derece değişikliğin sebep olduğu değişiklik inanılmaz boyutta…

3 derece…

Benoit Mandelbrot, fraktal geometriyi gerçek anlamda bilgisayar ortamına ilk taşıyan matematikçi. Yukarıdaki formülü denemiş. Aslında fonksiyon bu kadar basit olsa da çok kapsamlı matematiksel alt kümeleri var, negatif ve kompleks sayıları da içeriyor ancak prensip olarak yukarıdakilerle aynı. Kendini tekrardan ibaret.

Reference:

Dikkat ettiyseniz aynı formül tekrar etmesine rağmen tekrar ettikçe şekil değişiyor, alt unsurlar denizatı, spiral gibi şekiller alıyor ancak dönüp dolaşıp yine başlangıçtaki şekle ulaşılıyor.

Fraktal geometri canlı cansız bütün varlıkların yapı taşında var. Doğadaki her şey bir fraktal fonksiyon. Başlangıçtaki şekil, tekrar sayısına göre sonsuz sayıdaki varyasyonda sonsuz farklı kendine özgü şekle bürünebiliyor.

“Gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir.” 

Kundera kitabına Nietzsche’nin ‘ebedi yinelenme’ doktrini ile başlıyor. Doğada var olan her şey zaman içinde dönüşerek kendi kendini tekrar eder. Her tekrar kendisinde bir öncekinden bir şeyler barındırır. Yaşadığımız hayat daha önceki dönüşümlerin birikimlerini de içinde barındırır. Kundera birikimden kaynaklı varlığımızın ağırlığından kurtulmak adına bağlarımızdan, tabulardan ve ilişkilerden kurtulmanın varlığı hafifleteceğini öngörür.

Basit bir geometrik şekil “hafif” ya da Milan Kundera’nın tanımı ile değersiz olsa da şeklin çok sayıda tekrar edilmesi onu ağırlaştırıyor. Ağırlaşan şey değerli, işlevsel ve gerekli hale geliyor. Varlığını algıladığımız değerli, ağır ve gerekli her şeyin özünde aslında dayanılmaz bir hafiflik var.

Okumaya Devam et…

Bölüm 1: Yan yana duran iki atın poposunun genişliği, uzay mekiğinin ebatlarını belirliyorsa, Gutenberg şarap yapmak için üzüm ezerken matbaayı nasıl icat etti…?

“François, seni pinti domuz !…”. Güzel Esmeralda eteklerini biçimli kalçalarına kadar toplamış bir yandan bacaklarını yıkarken bir yandan da kocasına söyleniyordu. Öfkeden yanakları kızarmıştı. Kömür karası saçlarını başına sardığı bir bez parçasının altında toplamıştı ancak yine de birkaç iri dalgalı lüle kulaklarının hemen yanından dışarı taşmıştı. Birazdan içi pinot noir tipi kırmızı üzümle dolu leğenin içine girecekti. Ailesi bölgenin en iyi şarabını yüzyıllardır aynı yöntemle yapıyordu. Özenle yıkadığı ayaklarını temiz bir havluyla kuruladıktan sonra nihayet leğenin içine girmişti ve günlerce sürecek olan üzüm ezme işlemine başlamıştı. Üzümlerin çekirdekleri ve salkımların dalları narin ayaklarını çiziyordu. Çok yorucu ve zahmetli bu işlem günler sürüyor, her gece bacaklarının ağrısından uyuyamıyordu. Çevredeki şarap imalatçılarının neredeyse tamamı bu yöntemi bırakmış, şarap presi kullanıyordu. Kendi ailesinden başka bu işlemi ayaklarla yapan kalmamıştı. Kocası olacak olan o pinti mendebura defalarca yalvarmış ama şarap presi almaya ikna edememişti.

Şarap endüstrisi her zaman beni hayrete düşürmüştür. Ben peynir seviyorum ve peynirin bir kilosuna mesela $10 ödeyebilirim. Çok güzel bir peynir bulursam bunun için $20 dolar ödeyebilirim ancak istediği kadar zengin olsun mükemmel bir peynir için mesela $10bin ödeyen birini biliyor musunuz? Neden o zaman çok özel bir şişe şarap için $10bin ya da daha fazlası ödenebiliyor? Mükemmel bir pazarlama modeli… “Siz fakirler içemezsiniz ama ben zenginim içerim. Siz anca köpek öldüren için…”. Ya kullanılan jargona ne demeli. “Toscana vadisinin, güneşin 42 derece açıyla üzümleri olgunlaştırdığı, buruk ve fakat kekremsi, dolgun bir sepaja sahip, kırmızı dağ meyvelerinin notalarının şarabın aromasında hissedildiği, stabilize ancak bir miktar tanenli…” En nihayetinde fermante yani bozulmuş, çürümüş üzüm suyu değil midir? Şarapta olan ve peynirde olmayan muhakkak ki bir alkol unsurunu yadsımıyorum. Hiç bir erkeğin romantik bir akşam yemeğinde $10bin verip ayak kokan bir rokfor peyniri ile sevgilisini etkileyebileceğini düşünmüyorum ya da böyle bir trend yaratılabileceği iddiasında değilim. Ancak insanların çok para verdiği şarapların saçları kömür karası, kalçaları biçimli, narin ayaklı Esmeraldaların üzümleri ezdiği hayali içinde olduğunu tahmin ediyorum. Bu kadar para verdik. Üzümleri Abuzeddin Kıllıbacak ezecek değil ya?

Yukarıdaki tasvirden belki 10 belki de 100 yıl önce Esmeralda ile aynı kaderi paylaşan başka bir kadının baskıları ve muhtemel dırdırından bezen bir adamın çabaları sonucunda şarap presinin icat edildiğini tahmin ediyorum. Bu tamamen benim varsayımım.

Şarap presini bulan adamın ise yine muhtemelen zeytinyağı presine bakarken “acaba bu preste üzüm ezsek daha kolay olur mu?” diye düşünüp ilk denemeleri yaptığını yine tahmin ediyorum. Her icat için tetikleyici bir unsur yok mu? Ya benim uydurduğum gibi bir baskı unsuru ya da tembel bir insanın angaryadan kurtulmak için bedeni yerine beynini çalıştırması sonucu bir şeyler icat edilmiyor mu?

Esmeralda ve biçimli kalçalarının ya da sayın Abuzeddin Kıllıbacak’ın anlatmak istediklerimle direkt ilgisi olmasa da Esmeralda’yı üzüm ezmekten kurtaracak olan şarap presi uygarlığımızın seyrini değiştiren matbaanın önemli bir unsuru. Gutenberg şarap presinin ucuna kitap basmak için yazı kalıbı yerleştirip ilk matbaayı icat etmiş. Matbaa bulunana kadar katiplerin kitapları kelime kelime, sayfa sayfa yeniden yazmasından başka bir kopyalama yöntemi yoktu. Bu yöntem hem verimsiz hem de çok zahmetliydi. Dolayısı ile çok da pahalıydı.

‘Dıdısının dıdısı’ formatında ifade edersek; Gutenberg, muhtemelen kitap kopyalamaktan bezmiş bir katibin kendini kazıklamasına kızarak yine muhtemelen şarap ezen karısının dırdırından bıkmış bir adamın tahminimce şarap presinden bir kaç bin yıl önce yunanlıların keşfettiği zeytinyağı presinden esinlenerek icat ettiği şarap presinin ucuna yazı kalıbını ekleyerek bütün katiplerin işsiz kalmasına sebep olan matbaayı icat etmişti.

ABD’nin uzaya gönderdiği uzay mekiklerinin yakıt tanklarının genişliği bir tren vagonunun genişliği kadardır. Aslında NASA mühendisleri tankları çok daha geniş yapmak istemişler, ancak mümkün olamamış. Çünkü yakıt tanklarını fırlatma rampasına trenle göndermenin dışında bir yol uygun değil. Tren tünellerden geçmektedir. Tünellerin genişliği ise vagonların geçebileceği kadardır. Vagonlar 1,5 metre genişliğindeki tren rayları üzerinde gitmektedir.

Tren ilk olarak İngiltere’de kullanılmıştır. ABD’deki demiryolları ise İngiliz göçmenler tarafından inşa edilmiştir. İngiliz göçmenler, alışık oldukları demir yolu genişliğini yani 1,5metreyi seçmişler, vagonlar da ona göre İngiltere’dekilerle aynı ölçüde imal edilmiş.

Tren öncesi tramvay kullanılmaktaydı ve tramvay katarları atlar ile çekilmekteydi. İlk tren raylarını yapanlar tramvay yolu yapımcılarıdır ve tramvay yolunun genişliği de 1.5 metredir. Tren raylarının aralığı tramvay ile aynı ölçüde seçilmiştir.

Tramvay rayları arasındaki aralık belirlenirken ise at arabalarını iki tekeri arasındaki mesafe olan 1.5 metre esas alınmıştır.

At arabalarının iki tekerlek arasının 1.5 metre olarak tercih edilmesinin sebebi ise yüzyıllardır İngiliz topraklarından gelip geçen araçların tekerlek izlerinin bu ölçüyü ortaya çıkarmasıdır.

İngiltere’deki ilk yollar Roma İmparatorluğu tarafından kendi savaş arabalarının geçmesi için açılmıştır. Roma İmparatorluğu’nun ilk savaş arabaları yan yana getirilmiş iki atın çektiği araçlardır ve iki atın poposunun genişliği 1.5 metredir.

Sonuç olarak, uzay mekiğinin yakıt tanklarının ölçüsü yan yana getirilmiş iki atın poposunun genişliğine göre belirlenmiştir.

Kullandığımız her türlü aletin muhtemelen benzer bir ‘dıdısının dıdısı’ vardır. Biri bir şey yapmıştır, bir sonraki, olanın üstüne bir şeyler eklemiştir. Katman üstüne katman eklenerek ilk yapılan buluşun ana prensibi yararlı olsun olmasın son yapılanın hikayesinde belki de ana prensibinde bir yerlerde o ilk kullanılan dıdı bulunmaktadır. Kullandığımız her aletten evrim kuramına, kişiliğimizden salyangozun kabuğuna kadar her oluşumda bu prensip geçerlidir.

Nasıl ki kibirli insanoğlunun yarattığı teknolojinin en üst sınırlarını ‘bir anlamda’ temsil eden uzay mekiğinin yakıt tankları, taa Roma döneminden kalma önemsiz bir ayrıntının kıstasları üzerine yapılanmışsa, ya da şarap presinin çalışma prensibi uygarlığımızın gidişatını değiştiren matbaanın icadının ana unsuru olmuşsa, var oluşumuzun da tamamen aynı dinamiğe bağlı katman katman ama son derece yalın ve basit prensipler üzerine kurulu olduğunu görüyoruz.

Okumaya Devam et…