Bölüm 5b: Bütün canlılar sahilde yürüyen yaratıklar mı?

Aristoteles : Hayat bir animasyondur.

Descartes : Hayat bir mekanizmadır.

Kant : Hayat bir organizasyondur.

Hücrelerimiz nasıl oluyor da mesela beyin, kemik ya da karaciğer hücresi olmayı seçiyor? Daha sadece hücre boyutunda olan bir organizma, beyni bile yokken hangi hücrenin beyni, karaciğeri ya da kalbi oluşturacağını organize ediyor?  Nasıl oluyor da belli bir oranda büyüklüğe ulaşınca durmayı seçiyor ve yeni formda bambaşka fonksiyonu olan bambaşka hücreler oluşmaya başlıyor? Bu soruyu fraktal geometri cevaplayabilir.

Nasıl ürediğimiz herkesçe malum… yumurta ve sperm bir araya gelip bir başlangıç hücresi, zigotu oluşturuyor. Zigot, erkek ve kadından gelen DNA bilgisinin birleşmesinden oluşan yeni DNA kodunu taşıyor. Bu temel hücre yani kök hücre bölünerek kendini çoğaltmaya başlıyor. Katrilyonlarca kere bölünerek çoğala çoğala fetüsü oluşturuyor.

DNA nın içindeki fraktal desen her şeyi organize ediyor. Zigot rahimin içinde duruyor. Barındırdığı DNA nın oluşturduğu fraktal desen rahimdeki sıvı, hormonlar, kimyasallar, yerçekimi, ısı, basınç gibi faktörlerin etkisi altındaki bir ortamda kök hücreler bölünerek kendi kendini tekrarlıyor. Her kök hücreyi içinde DNA kodu/deseni olan bağımsız bir canlı olarak düşünün. Mekanizması kendi kendine bölünerek çoğalarak yeni oluşan DNA kodunu yaymak üzere şekillenmiş. Hücreler ortamdan beslenerek çoğalmaya başlıyor. Ortam şartlarına ve DNA nın verdiği koda göre belli bir şekli var. Burada önemli olan bir konu DNA nın tek faktör olmaması.  Ayrıca DNA’yı çok parçalı bir kalıp olarak düşünmelisiniz. Rahimdeki fiziksel şartlara göre hücre DNA kodunun içindeki bilginin doğrultusunda, yani kalıbın o anki fiziksel şartlara denk gelen kısmın oluşturduğu forma göre yeni bir hücre oluşturuyor.

 Neden bir hücre yeni bir hücre oluşturuyor sorusu da burada önemli. Yeni hücre oluşturmayı tetikleyen ne? Sorunun cevabı sahildeki yaratıkları hareket ettiren sebep ile aynı. Hücreler bir seçim yapmıyor. Nasıl ki rüzgar estiği zaman sahildeki yaratığı hareket ettiriyorsa ve yaratık seçim yapmıyor sadece hareket ediyorsa, ortamdaki kimyasallar, kısaca fiziki şartlar uygun olduğu için hücre bölünüyor ve çoğalıyor. Bizmutu ısıtınca metal parçasının fraktal desen alması gibi… Daha basit bir şekilde ifade etmek gerekirse her hücrenin içindeki DNAyı kalıp kabul edersek, içinde olduğu kimyasallara göre ilk oluşanlar mesela böbrek hücreleri olsun. Böbrek hücrelerinin mekanizması her hangi bir sınırlayıcı olmadığı sürece Nozawa’nın domatesleri gibi sonsuz sayıda kendini tekrarlayarak çoğaltmak üzere şekillenmiş. Ancak hücre sayısının artması ve anneden gelen besin, hormonlar kısaca kimyasal ortamın değişmesi sonucu yeni bölünmek isteyen hücreler bölünme sonucu DNA koduna göre artık böbrek değil karaciğer hücresi oluyor. Tekrardan Mandelbort fonksiyonunu hatırlatmak istiyorum. Tekrar sayısı belli bir seviyeye gelince sebep olmaksızın formül gereği Mandelbort şekli bambaşka bir hal alıyordu hatırlarsanız.

Yeni bölünme geçiren karaciğer hücreleri de aynı DNA kalıptan ve değişen ortam kimyasallarından bu sefer beyin hücreleri olarak oluşuyor. Birbirinden tamamen alakasız üç ayrı özellikte hücre haline geliyorlar. İşlem aynı. hücre kendini DNA daki formüle göre tekrarlıyor. Ortam şartları değiştikçe çıkan şekil farklılaşıyor.

İnsanın her bir hücresinde; 0,0001 santimlik bir alanın içinde, yaklaşık 2 metre uzunluğunda 300bin koddan oluşan DNA sıkıştırılmış vaziyette bulunur. İçinde 300bin kod olan bir fonksiyon… Mandelbaurt formülüne bakın alt tarafı iki tane harf var. İki değişkenli fonksiyonun yaptıklarına bakın ve 300bin kodun olduğu fonksiyonun neler yapabileceğini hayal etmeye çalışın lütfen.

Hücreler çoğalırken belli bir organizasyon içinde, ya da bilinçli bir organizatörün kontrolünde ortaya çıkmıyorlar. Fraktal desen yani DNA kalıbı ortam kimyasallarına göre üst üste eklenerek organları ve totalde yeni canlıyı oluşturuyor. Organizma ne kadar basit/yalın DNAya sahip ise tekrar eden hücre tipi çeşitliliği o kadar azalıyor. Bahsettiğim döngü bebek doğana kadar sürekli bir devinim içinde kendini hücre hücre tekrarlıyor. Ancak doğumdan sonra da işlem bu sefer yeni ortamdaki parametrelere göre devam ediyor. Artık kordon bağından beslenmiyor ve rahim sıvısının içinde değil. Ortamda oksijen, nitrojen ve diğer gazlar var, ışık, diğer canlılar, bakteriler, virüsler… Unutmayın ki vücudumuzdaki hücre sayısının 10 katı kadar bakteriyi bünyemizde barındırıyoruz.  Artık ağızdan besleniyor. Çevremizdeki diğer etmenlerle de iletişime geçen yeni faktörlerin oluşturduğu parametreler ile DNA ortam faktörlerine göre farklı hücreler, organlar, yetiler oluşturuyor. Öyle ki beynin ana düşünce/muhakeme merkezi olan korteks bile ancak  2,5 – 3 yaşına kadar tamamlanmış oluyor.

Karaciğerimizin şekli hep ilgimi çekmiştir. Karaciğer bulunduğu bölgenin şeklini almış, bir boşluğu doldurmuş gibi duruyor. Yani karaciğer hücreleri çoğalacak genişleyecek yer bulduğu sürece çoğalmış, ta ki yanındaki organ çoğalması için fiziksel olarak karaciğere yer bırakmayana kadar…

Evrim biyologları hangi organın ne oranda ve nasıl evrim geçirdiğini muhakkak ki daha iyi söyleyebilirler. Ancak karaciğer fonksiyonel olarak çok kritik olsa da yapı ve homojenlik anlamında diğer organlara göre çok daha yalın bir yapıya sahip. Bu haliyle evrim sürecinde diğer organlardan daha önce evrim geçirmiş olabilir? Bulduğu boşluk kadar kendini çoğaltmış ve bugünkü şeklini almış olmalı.

Bahsettiğim devinim biz ölene kadar devam ediyor. Çevresel faktörlerin etkilerinin ve DNA kodunun belirlediği limite kadar büyüyoruz, yenilenip değişiyoruz. Ta ki DNA deseni çevresel faktörlerin baskısı ile limite ulaşana kadar. Sonrasında çöküş başlıyor. DNA deseni yeni bir şey üretemiyor. Sonuçta sistem tıkanıyor ve  ölüyoruz.

Ben en çok Descartes’in düşüncesine yakınım. Hayat bir mekanizmadır… Ancak ileriki bölümlerde hem Aristoteles’in hem Kant’ın hem de Descartes’in haklı olduğunu göreceğiz. Her biri doğa’nın başka bir yansımasını görmüş.

Okumaya devam et..