Bölüm 15: Hayalet kovalayan bebekler…

Bebekler ilk 6 aya kadar göremedikleri nesnelerin var olabileceğini düşünemiyorlarmış. Anneleri odadan ayrılınca bu yüzden çok ağlıyorlar. Çünkü annelerinin yok olduğunu sanıyorlar.

Cee oyunundan bu kadar keyif almalarının sebebi de bu olsa gerek. Yok olduklarını düşündükleri kişi bir anda geri geliyor ve mutlu oluyorlar.

Ya bebekler haklıysa, bakmadığımız zaman her şey gerçekten yok oluyorsa?

Kuantum profesörü olduğunuz bölümü hatırladınız mı?

  1. Biz bakmayınca dalga/enerji formunda ancak bakınca tanecik/bilye gibi davranıyorlar. Sanki bu parçacıkların bilinci varmış gibi biz bakınca misket gibiler, bakmayınca dalga formundalar.
  2. Kuantum boyutta geçmiş değiştirilebiliniyor.
  3. Dışarı çıkılması imkansız bir kutunun dışına çıkabilirler. Buna kuantum tünelleme denir.
  4. Evrende olası her yerde aynı anda iki yerde birden olabiliyorlar.
  5. Birbirlerine dolanabiliyorlar. Dalga formundaki ikiz elektronlar birbirinden çok çok uzakta dahi olsalar birini gözlemleyince diğeri ters yönde hareket edecek şekilde gözlemleniyor ve bu bilgi akışı ışık hızından daha hızlı oluyor. Buna kuantum dolanıklık deniyor.

Atom altı parçacıklar biz bakmayınca dalga yani hayalet gibi ancak biz gözlemleyince tanecik formunda… Bu yorumdan yola çıkarak, ben, bakmadığımız sürece bütün bu parçacıklar dolayısı ile cisimler, canlılar vs dalga halinde titreşip, zaman mevhumunun olmadığı bir boyutta, sadece olasılıkların potansiyel olarak var olduğu bir ortamda, var olup olmayacakları ya da ne formatta belirecekleri konusunda beynimizin karar vermesini beklediğini düşünüyorum. Yani bebekler endişe etmekte haklılar. Gözlemlediğimiz, karar verdiğimiz anda materyalize oluyorlar. İlgilenmediğimiz anda her yerde olabilirler.  Aslında hiçbir yerde değiller. Çünkü bir şey değiller. Madde değiller.

Madde ya da canlı olarak algıladığımız her şeyin aslında enerji ve atom altı parçacıkların kurduğu bağlar sonucu madde olarak hissettiğimiz şeyler olduğunu hatırlatmak isterim. Madde dediğimiz varlıkları enerji topluluğu, madde olarak algılamamızın sebebi de atomların aralarında kurduğu bağların kuvveti ile  nitelendirirsek, baktığımız anda var olmaları bakmayınca yok olmaları sağlam bir mantığa oturmuş olacaktır. Çılgın ama mantıklı …

Bir benzetmeyle düşüncemi açıklamaya çalışayım. Bilgisayar ekranında araba yarışı oynadığınızı düşünün. Koltuğunuzda oturuyorsunuz ama ekranda her şey hareket ediyor ve çok hızlı hareket ettiğinizi sanıyorsunuz. Hâlbuki ekrandaki bazı noktalar sadece ve sadece yanıp sönüyorlar. Ya da oyunda bir evde olduğunuzu ve bir odadan öteki odaya girdiğinizi hayal edin. Gerçekte fiziksel bir hareket söz konusu mudur? Yine sadece ekrandaki ışıklar yanıp sönmektedir, ancak, oyunda dahi olsa duvarın içinden geçemezsiniz. Ben birileri tarafından yaratılmış bir bilgisayar oyununun parçası olduğumuza inanmıyorum. Sadece kolay anlaşılması için bu örneği veriyorum.

Şimdi de yaşadığımız/algıladığımız hayatı 3 boyutlu ve aynı zamanda kafanızı da içine sokabildiğiniz bir ekran olarak düşünün. İşte algıladığımız dünya bu. Kafamız ekranın içinde, saniyede onyüzbin milyon adet 3 boyutlu fotoğraf ÜRETEN ve çeken bir beynimiz var. Aslında her bir parçacıkta kâinatın bütün detaylarının kod olarak kayıtlı olduğu holografik bir ortam olduğu bir durum var ama bu detaya girmek istemiyorum. Konu karışacak…

Bir ormanda yürürken bir yol ayrımında olduğumuzu düşünelim. Sağdan gidersek karşımıza çıkacak seçenekler, yeni yol ayrımları, aslan-kaplan vs ve soldan gidersek karşımıza çıkacak olan bambaşka seçenekler (belki de kuantum masöz) olacaktır. Kuantum mekaniği bu seçimler ve sonrasındaki kırılımlar ile ilgili biz seçim yapana kadar potansiyel yani dalga formunda paralel evrenler oluştuğunu söylüyor. Yani sağ tarafa gidersek kedi canlı, sola gidersek kedi ölü gibi. Her iki paralel boyutun birbirinden bağımsız şekilde aynı anda devam ettiğini söylüyor.

Bu konu ile ilgili pek çok bilimsel yorum, felsefi görüş, film vs var ancak bir fikir birliği yok. Benim kafama yatan yorum ise biz seçene kadar bahsettiğimiz potansiyel paralel boyutlar sanal olarak var ve beynimiz bunlardan birini seçince bu boyutu tekilliyoruz, diğerleri yok oluyor.

Virtual Reality Gözlükleri ile oynanan oyunlar gibi… Bir odanın içindesiniz gözlüğün ekranında ışıklar yanıp sönüyor, karşınızda bir zombi var. Zombiyi öldürüyorsunuz ve sonraki odaya geçiyorsunuz. Odanın kapısını açtınız yeni odaya girdiniz. Eski odaya ne oldu? Oyunda eski odayla ilgili bilgi bilgisayarın bir kenarında saklandı, eski odanın oluşturduğu 3 boyutlu imaj yok oldu ve yeni odanın görsel durumu ile ilgili bilgiler doğrultusunda hayali yeni bir oda oluştu. Hayali olsa da üstüne yürüyünce duvara çarpıyorsunuz öyle değil mi? Yani duvarın içinden geçemiyorsunuz. Fiziki olarak sizi engelleyecek bir şey var mı? Yok… Ama yine de geçemiyorsunuz…

Ben gerçek hayatın da öyle olduğunu düşünüyorum. Bulunduğumuz odayı fiziki olarak hissediyoruz, yere basıyoruz, duvarın üstüne yürüyünce çarpıyoruz… Ancak zemini oluşturan yer karosu ve duvar ve masa ve masanın üstünde duran elma ve sehpa ve koltuk ve en önemlisi BEN hep aynı hammaddeden yani atom altı parçacıkgillerden oluşuyoruz ki özünde hepsi enerji. Biz bakınca misket, biz bakmayınca hayalet bir olasılık ihtimali. Kısaca odadan çıkınca oda dahil içindeki her şey yok oluyor. Aslında odadan da çıkmıyoruz. Araba yarışındaki gibi yeni bir oda bize geliyor.

Schrödinger’in kedisi ile ilgili kısmı hatırladınız mı? Hani kutunun içinde bir kedi vardı ve kutunun kapağı açılana kadar kedinin hem canlı hem de ölü olduğu iki paralel evren bizim kutuyu açmamızı bekliyordu… Kapak açılana kadar kedi hem ölü hem de canlı, açılınca ise kediyi ya ölü ya da canlı olarak görüyoruz. Seçtiğimiz boyut ile yaşamımıza devam ediyoruz ancak diğer boyut yok oluyor. Ya da ne olduğunu bilmiyoruz ancak bizim artık o hayalet olasılık boyutuyla ilişiğimiz kesiliyor. Benim bu blogu yazarken aradığım, kedinin ölü ya da diri olduğu durumu ‘seçen’ mekanik nasıl işliyor. Kalemi her yere bıraktığımda, kalem yere düşüyorsa ve bunu belirleyen bir doğa kanunu varsa, kedinin ölü ya da diri olarak devam etmesini sağlayan da bir doğa kanunu, prosedürü, algoritması olması gerekir. Mekaniğin nasıl çalıştığını anlarsak, bilinçli olarak bunu değiştirebilir miyiz?

Okumaya devam et…

Bölüm 14: Ahmaklar için sahanda yumurta pişirme rehberi.

Algoritma, Akış diyagramı, yani bir problemin çözülmesi için takip edilmesi gereken yol. Bir konunun nasıl çözülmesi gerektiği ile ilgili adımları bir kağıda adım adım döktüğünüz zaman bir algoritma yazmış olursunuz.

Mesela sahanda yumurta yapmak için yandaki Algoritma yazılabilir.

Afiyet olsun. Algoritma yazdınız. Bilgisayar programcılarının yaptıkları da budur. Bir olayı doğru sırayla adım adım detaylandırıp bir program yazarlar. Programın taslağı da algoritmadır. Ancak işleri o kadar basit değil. İlk adımı ele alalım.

Ocağı yak; yakma işlemini yapacak olan çakmak çaktı mı? Tüpten gaz geldi mi? Sıcaklık tanımı yapılmamış yani kısık mı yoksa çok mu açık olacak?  Tüpte yumurtanın pişmesine yetecek kadar gaz var mı? Tüp, gaz kaçırıyor mu, ortamda gaz kokusu var mı? Öyle ya yumurta yiyeceğiz diye mutfağı havaya uçurmamak lazım.

Yandaki detaylandırma sadece birinci adım içindi… Bir bilgisayar programcısının bu ve bunun gibi yüzlerce binlerce olasılığı önceden düşünerek detaylandırması, adım adım her olasılık için bir çözüm bulması gerekiyor. O yüzden bir süre sonra şirazeleri kayıyor. Hesaplanamayan bir olasılıkta program hata veriyor. Yani bilgisayar hatası dediğimiz şey aslında bilgisayar programcısnın dikkate almadığı bir detay. Bilgisayarlar hata yapmıyor, sadece algoritmalar yeterli değil…

Şimdi aynı algoritmayı biraz daha detaylandıralım. Altını çiziyorum, sadece biraz detaylandırılmış hali…

Acemi bir programcı yukarıdaki basit versiyonu yazıyor. Uygulamaya geçince her zaman bir problem çıkıyor. Programcı sıkıntıyı anlıyor, gerekli sorgulamaları ekliyor. Ne kadar çok deneyim yaşanırsa algoritma o kadar sorunsuz çalışıyor.

Bisiklet sürmenin, araba kullanmanın, burun karıştırmanın, kafayı kaşımanın ya da yazı yazmanın da bir algoritması var. Yaptığımız her hareket topluluğunun algoritması yazılabilir. Sırasıyla yapılacak her hareket adım adım sıralanabilinir. Kimisi çok karışık kimisi çok basit…

Bahsettiğim prensibin sadece bisiklete binmek, yazı yazmak, araba kullanmak gibi motor hareketlerde değil hayatımızdaki bütün unsurlarda geçerli.

Yaşadığımız bütün deneyimler bilgisayarımızda yani beynimizde katman katman üstüne eklenerek, sabitler netleşip, aynı şekilde tekrarlanmayanların silinmediği ancak silikleştiği bir düzenekte kayıt ediliyor. Her yaşanan aksaklıkta, hatayı düzeltebilecek akışı bulduğumuz anda algoritmamız kendini geliştiriyor. Ancak bulana kadar bazen defalarca deneme yapmak zorunda kalıyoruz.  Tekrar bisiklete binme ihtiyacı duyduğumuzda algoritmayı çağırıp kullanıyoruz. Kullandıkça sabitler daha da netleşiyor, tekrar olmayanlar birbiri içine girip silikleşiyor.

Bir programda ne kadar çok sabit varsa yani Polaris’e bakarken ağaçta görüntüde ancak oraya daha sonra bir vazo da koyarsak bu sefer vazo sabitlerden biri haline geliyor. Programın işlevselliğine ne kadar değer katıyorsa sabitliği o kadar pekişiyor.

”Gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir.” 

Milan Kundera

Basit bir detay “hafif” ya da Milan Kundera’nın tanımı ile değersiz olsa da detayın çok sayıda tekrar edilmesi onu ağırlaştırıyor. Ağırlaşan şey değerli, işlevsel ve gerekli hale geliyor. Varlığını algıladığımız değerli, ağır ve gerekli her şeyin özünde aslında dayanılmaz bir hafiflik var.

Bölüm 12: Beynimizdeki kediler…

Kafatasımızın içindeki süngerimsi, buruşuk, löp löp duran o yağ/protein parçası aslında kocaman bir kuantum bilgisayarı. Bütün işlerini, kedilerin aynı anda hem canlı  hem de ölü olduğu bir ortamda yapıyor.

Beynimizdeki nöronlar kuantum bilgisayarının işlemcileri oluyor. Bunlardan yaklaşık 100 milyar tane var. Birbirlerine yukarıdaki resimdeki gibi bağlılar. Nöronların üzerinden televizyonu, tost makinasını ya da elektrik süpürgesini çalıştıran aynı elektrik yani elektronlar geçiyor. Cisimlerin, hücrelerin ve her şeyin yapı taşında bulunan ve elimizi prize sokarsak bizi eşekten düşmüş karpuza döndüren elektronlar beynimizi de çalıştırıyor. Bir bilgisayar gibi beynimizi çalıştırıyor, kararlar veriyor, uyguluyor ve yönetiyor.

Bu kadar karmaşık bir arap saçına benzemesinin evrim sürecindeki gelişimi sırasında DNA mızdaki bütün atalarımızdan gelen ve üst üste eklenen katmanlı yapısı. Aslında üç tane beynimiz var.

Sürüngen beyin, Limbik sistem ve en sonunda da Neocortex.

Üç katman olmasının sebebi, milyarlarca yıllık evrim boyunca atalarımızdan ki tek kasıt, maymunlar ile olan ortak atalarımız değil, çok çok daha geriye sürüngenlerin dünyamıza hakim olduğu dinozorlar döneminden bile eski zamanlardaki yaratıkların üzerimizde kalıtsal olarak izleri var. İlk yaratıklardan sahip oldukları beceriler ve başarılı deneyimler sonucunda hayata uyum sağlayabilmiş ve çoğalabilmiş olanları sahip oldukları özellikler 4 milyar yıl süresince nesilden nesile bize kadar ulaştırdılar. Bu sayede onların hayatta kalmalarını sağlayan deneyimler bize hani cep telefonu satın aldığınızda içinden çıkan ve her telefonda olan aplikasyonlar var ya, onun gibi ‘default’ olarak geliyor.

Reptilian yani Sürüngen beyin evrim sürecinde ilk oluşan beyin. Yemek, içmek, barınmak, üremek gibi konularla ilgilenir. İlk sürüngenlerden milyarlarca yıl boyunca üst üste miras kalarak  perçinleşen deneyimler ve yetenekler sayesinde her insan bu temel gereksinemlerini sürüngen beynin dürtülemesi sonucu arar ve giderir.

Limbik sistem, duygusal beyindir. Hayal kurar, korkar, acı, sevgi, aşk… kısaca mantık dışı olan her şey bu beyin katmanındandır. Bütün korkularımızın sebebi Limbik sistemdeki koruma mekanizmaları kaynaklıdır.

Neocortex ise mantık beyni… Beynin üstündeki buruşuk katman… Homo sapiens olarak diğer canlılardan farklı olmamızı sağlayan, problem çözen, mantık konularından sorumlu.

  • Üç katman olması yetmiyormuş gibi, aynı zamanda sağ ve sol lob olarak iki bağımsız ancak simetrik parçadan oluşuyorlar.
  • Loblar gerekirse tek parça olarak da çalışabiliyor. Mesela bir kaza sonrası sol lobu hasar görmüş bir beyinde sol beynin yaptığı işleri sağ beyin üstlenip yapabiliyor.
  • Her üç katman beyin ve onların sağ ve sol lobları bir olay karşısında kendi deneyimleri, hafızası ve görev tanımına göre bir yorum yapıyor. Bunların arasından baskın olan öne çıkıyor ve onun dediği uygulanıyor.
  • Lisede öğrendiğimiz id, ego ve süper egoyu hatırladınız mı? Bunların birbirleri ile çatışması tamamen bu çok katmanlı yapıdan kaynaklı.

Her iki lobumuzun birbirinden bağımsız ama iletişim içinde kendi hafızası var. Olayları kendi bakış açılarına göre kaydediyorlar. Ancak olaylar hakkında beraber çalışıp yorum yaparak  ortak kodlama yapıyorlar. Sağ beyin daha negatif. Korku merkezi çok aktif. Sol ise mantık çerçevesinde yorum yapıyor.

Mesela bir yol ayrımındayız ve sağdan mı gideceğiz yoksa soldan mı?

Bu olayla ilgili kararımızı iki ayrı karar merkezi sağ ve sol beyin aynı anda karar veriyor. Her birinin ayrı bakış açısı var. Hem sağ hem de sol lob içlerindeki 3 katmanın (sürüngen, limbik, neocortex) totalde onlarca değişik bakış açısı, algoritma ve deneyime dayalı yorumu üzerinden değerlendirme yapıyorlar. Sonuçta baskın olanın dediği oluyor ve sağa ya da sola sapıyoruz.

Beyindeki bütün işlemleri nöronlar yaptığına göre,

Nöronlar da elektronlarla iletişim kurduğuna göre,

Elektronlar da tamamen kuantum dünyasının varlıkları olduğuna göre,

Beyin diye adlandırdığımız tel yumağının içinde beynin bütün parçalarının olayları farklı yorumlamasından ayrı, Schrödinger’in kedisi gibi, kedilerin hem ölü hem de canlı olduğu, zamandan ari bir ortamda, sonsuz sayıdaki olasılıklar içinden birini seçip, o seçime göre hareket ediyoruz.

Okumaya devam et…

Bölüm 8: Madem fizik profesörü oldum neden kuantum profesörü de olmayayım?

Kuantum düşünce, kuantum nefes, kuantum dokunuştan sonra kuantum masajı da internette gördükten sonra masör/z lerin, benim ve herkesin kuantumu tam olarak anladığı ancak teorik fizik profesörlerinin anlamadığı ortaya çıkıyor. Bu yazıyı okuyunca siz de benim gibi ordinaryüs kuantum profesörü olacaksınız, merak etmeyin… Anlatmak istediğim konunun önemli bir parçası.

Varlıkları görüyoruz, hissediyoruz… Mesela sehpanın ayağına ayacığınızın serçe parmağını çarptığınızda sehpanın orda olduğunu ‘hissetiniz’ değil mi? Hiçbir varlık ‘varmış gibi’ yapmıyor. Orada… Biliyoruz… Sehpa ya vardır, ya yoktur… Aynı anda hem var olup hem de var olmama durumunda olamaz. Hatta aynı anda iki ayrı mekânda da bulunamaz, öyle değil mi? Siz öyle sanın…

Atom altı boyuttaki elektron, proton, nötron biraderlerden bahsetmiştim ya… onların dünyasında aşağıdaki kurallar geçerli.

  1. Biz bakmayınca dalga/enerji formunda ancak bakınca tanecik/bilye gibi davranıyorlar. Sanki bu parçacıkların bilinci varmış gibi biz bakınca misket gibiler, bakmayınca dalga formundalar.
  2. Kuantum boyutta geçmiş değiştirilebiliniyor.
  3. Dışarı çıkılması imkansız bir kutunun dışına çıkabilirler. Buna kuantum tünelleme denir.
  4. Evrende olası her yerde aynı anda iki yerde birden olabiliyorlar.
  5. Birbirlerine dolanabiliyorlar. Dalga formundaki ikiz elektronlar birbirinden çok çok uzakta dahi olsalar birini gözlemleyince diğeri ters yönde hareket edecek şekilde gözlemleniyor ve bu bilgi akışı ışık hızından daha hızlı oluyor. Buna kuantum dolanıklık deniyor.

PEKİ HER AMA HER ŞEYİN İÇİNDE ELEKTRON YOK MU? BİZ BAKMAYINCA MASA SANDALYE DOMATES PATATES YOK OLUP DALGA FORMUNA MI DÖNÜŞÜYOR?

CEVAP : EVET

Elektronların bilinci yok. Bizim baktığımızı nasıl anlıyorlar? Elektronları kandırmaya çalışıyorlar. O sırada ortamda gözlemci bulunmuyor ama onun yerine kamera koyup kayıt ediyorlar. Kayıtlar incelenince de aynı sonuç alınıyor.

İçinde bulunduğumuz ikilemi irdeleyelim. Foton, elektron gibi parçacıklar biz baktığımız zaman tanecik mesela bir bilye gibi hareket ediyor, bakmadığımız zaman ise dalga şeklinde kütlesi olmayan bir hayalet gibi hareket ediyor. Böyle bir durum söz konusu ise elinizde tuttuğunuz kitap ya da telefon siz baktığınız zaman madde oluyor, çünkü elektronlar parçacık halinde davranıyor ancak siz elinizden bırakıp bakmadığınız zaman ise maddeyi oluşturulan elektron familyası dalga formatına geçiyorsa kitabı oluşturan her bir elektron dalga formatına geçmesi gerekeceği için  kitabın tamamının da yok olması gerekmez mi?

Schrödinger yukarıdaki absürd hikayenin yanlışlığını kanıtlamak için bir düşünce deneyi tasarlıyor. Deney teoriyi yanlışlayacağına, olayın anormalliğini doğrulayıp, Schödinger’in olayı formülize etmesini sağlıyor.

Schrödinger, hayali deneyinde, bir kediyi hertarafı tamamen kapalı bir kutunun içine koyuyor. Kutunun içinde bir radyoaktif bir madde var. Belirsiz bir düzende elektron salıyor. Elektron salınınca, düzeneği çalıştırıyor, düzenek zehir şişesini kırıyor ve zavallı hayvan ölüyor.

Schrödinger der ki bu deney sırasında kutu kapalı olduğuna göre gözlemlenmediği sürece radyoaktif ışıma dalga formunda kalacaktır. Yani dedektörü çalıştıramayacaktır. Dedektörün çalışması için elektronun bilye gibi olması gerekir. Bilye olması için gözlemciye ihtiyaç vardır. Ancak zamanı gelince radyoaktif madde ışıma yapmıştır. Bundan da eminiz. Birisi kutuyu açana kadar elektron tanecik formuna dönüşemeyeceği için, kedinin hem canlı hem de ölü olduğu durumu yan yana, paralel olasılık boyutlarında eşit oranda bulunacaktır.

Kutu açılana kadar kedi hem canlı hem de ölüdür.

Kuantum Tünelleme: Yine bir kutunun içine kedi yerine bu sefer pinpon topu koyalım. Kutunun hertarafı kapalı olsun. Topun kutunun dışına çıkması mümkün değildir, öyle değil mi? Kuantum mekaniği, topun, dışarıya çıkması imkansız olan kutunun dışına çıkabildiğini söylüyor. Tabi pinpon topundan kasıt aslında atom altı parçacıklar.

Kuantum dolanıklığı anladınız mı? Anlamadınız değil mi? Daha basit bir anlatımla ikiz kardeşlerden biri Almanya’da diğeri Çin’de olsun. Almanya’daki kardeş sol elini kaldırdığı anda Çin’deki kardeş de sağ elini kaldırıyor. Çin’deki kardeş, Almanya’daki kardeşin ne yaptığını nereden biliyor ve bu bilgiyi nasıl ışık hızından daha çabuk elde ediyor?

Kuantum boyutta geçmiş değiştirilebiliyor. Uydurmuyorum… Gerçekten değiştirilebiliyor. Hiç o detaya girmeyelim. Zaten ben de pek anlayamadım. Kimsenin de anlayamdığını ancak matematiksel olarak mümkün olduğunu görüyorum. Siz böyle bilin yeter.

Eğer yukarıda yazılanlardan hiç bir şey anlamadıysanız, çok aferin, bu iyi bir şey. Anlamış olsaydınız zaten kuantum mekaniğini anlamamış olurdunuz.

Okumaya devam et…

Bölüm 7: Zaman

Aristo zamanın evrendeki değişim ya da hareketin bir ölçüsü olduğunu savunur. Yazmış oluğu ‘Fizik’ adlı kitabında cevabını vermediği bir tür bilmece gibi inceler zamanın tanımını.

Zamanı Geçmiş, Şimdi ve Gelecek olarak düşünürüz.

Şimdi’nin nasıl bir zaman aralığı olduğunu düşünmeye çalışın. Şimdi, Geçmiş ile Gelecek arasındaki geçiştir, geçmiş ile geleceği ayıran sınırdır, zamanın bölünemez bir noktasıdır. Yani Şimdi diye tanımlanabilecek bir olgu yoktur. Şimdi aslında bizim çok yakın geçmiş algımızdır.

Şimdi dediğimiz durumda Geçmiş dediğimiz şey yok olur. Daha önceden vardı ancak şu an yok.

Gelecek dediğimiz şey de Şimdi diye algıladığımız durumda yoktur. Bir süre sonra var olacaktır ama Gelecek de Şimdi durumunda yok.

Geçmiş, bir zamanlar vardı ama şimdi yok. Gelecek, ileride var olacak ancak O da Şimdi yok, Şimdi diye bir şey ise hiçbir zaman var olmamıştı.

Zaman, hiçbir şeyin, var olmayan bir şeyi, var olmayacak başka bir şeyden ayırdığı şeydir.

Aristo’ya göre, Zaman, olayların veya değişimlerin olduğu sürece var olur. Ancak olayların olmadığı bir durumda, zamanın anlamı veya varlığı da ortadan kalkacaktır.

Olayın karmaşıklığını açıklamaya çalışan Aristo’nun yine aynı Fizik kitabında bahsettiği hocası Parmenides ve onun öğrencisi Zenon’un kurguladığı paradokslar da zamanı ve sonsuzluğu irdelemeye çalışır ancak sonuç işin içinden çıkılamayan bir paradoksa dönüşür.

İkiye Bölme Paradoksu (Dikotomi Paradoksu) 

Spor yapmaya karar verdiniz. 1km – 1000m yürüyeceksiniz. İlk önce 500m, yolun yarısını, sonra kalan yarısının da yarısını, sonra kalan yarısının yarısının da yarısını, sonra kalan yarısının yarısının yarısının da yarısını, sonra kalan yarısının yarısının yarısının yarısının da yarısını gitmeniz gerekecek ancak hedefe ne kadar yaklaşsanız ve mesafe ne kadar az kalmış olsa dahi o kalan çok kısa mesafenin de ilk önce yarısını, daha sonra da kalan mesafenin ilk önce yarısını sonra da… istediğiniz kadar yarısını gitseniz de sonsuz küçük miktarda bir ‘yarı’ yol kalacağı için hiçbir zaman hedefe varamayacaksınız.

Bu paradoksun diğer bir çıkarımı da aslında hedefe ulaşmayı bırakın, ilk adımı dahi atamayacağınızdır. Bu örnekte ilk aralığı 500m olarak belirledim ancak ilk mesafeyi sonsuz küçüklükteki bir ölçü olarak belirlersek bu durumda ilk adımı dahi atamayacaksınız. Zaten Spor sağlığa zararlıdır. Tembellikten kimse ölmemiş.

Buradan uzay ve zamanın sonsuza kadar bölünemez olduğu varsayımı çıkar.

Persistence of Memory, belleğin azmi… Benim için ve muhtemelen sizler için de Salvador Dali’nin eriyen saatler resmi…

Sigmund Freud: “Uykudan henüz uyanmış birinin incelikli olmayan yargılaması, düşlerin başka bir dünyadan geldiğini değil de, kendisini başka bir dünyaya götürdüğünü varsayar.” 

Albert Einstein: “Elinizi bir dakikalığına sıcak bir fırının içine sokun, sanki bir saat geçmiş gibi gelir. Güzel bir kızla bir saat kadar zaman geçirin, bir dakikaymış gibi gelir. İzafiyet budur.” 

Salvador Dali: “Sıcak bir İspanya gecesinde ansızın yatağımdan uyandım ve yarı uykulu gözlerimle etrafıma bir bakındım, sıcaktan erimiş kötü kokulu camembert peyniri ve duvarda asılı duran saat gördüğüm ilk şeyler oldu.” 

Dali’nin resmi yaptığı zamanlarda Freud ve Einstein’ın teorilerinin popülerlik kazandığı dönemlerdi. Resmin arka planındaki liman, deniz ve dağlar gerçekliği, ön taraftaki ölü karga ve eriyen saat bilinçaltını vurguluyor. Resmin ön tarafı aklın derinliklerine, arka tarafı dünyaya dair bir görünüm içerir. Rüya ile gerçek arasında sürrealist bir şaheser.

Bilinçaltında zaman kavramı, anlamını daha doğrusu anlamsızlığını yitirir ve zaman göreceli olarak insanlara göre değişir.

Mekân ile zamanın ilişkisi de tabloda yer tutmaktadır. Eriyen Saatler zamanın protestosu, aynı zamanda mekânın protestosudur. Eserin çizildiği dönemde Einstein’ın görelilik kuramı gündemdedir ve kuram kütle çekiminin zaman ve mekân üzerinden tanımlanmasını sağlamaktadır. *

Zamanı nasıl tanımlayabiliriz? Şu an dediğimiz “an” nasıl bir şeydir? Öyle bir boyut ki sadece tek yöne gidiyor.  Bütün yanılgı zamanı algılama şeklimizden kaynaklanıyor. Zaman, mekanla bütünleşik. Şu an dediğimiz “an” aslında yaşamış olduğumuz geçmiş.

Film seyrettiğimiz zaman aslında arka arkaya 1saniyede çekilmiş 24 tane fotoğraf görüyoruz. 1sn de 24 fotoğraf karesi hızla ve arka arkaya gösterilince hareket etmiş bir görüntü algılıyoruz.

Ben yaşadığımız dünyayı da arka arkaya gösterilen 3 boyutlu fotoğraflar olarak hayal ediyorum. Yalnız buradaki fotoğraf sayısı saniyede 24 değil. Mesela saniyede katrilyon tane resmin art arda gösterildiği bir film izlediğinizi düşünün… Görüntü kalitesi çok yüksek ve her biri 3boyutlu ve algılayabildiğimiz diğer duyularımız koku, tat vs de içinde… Belki bazı eğlence merkezlerinde 5 boyutlu film diye denk gelmişsinizdir. Sinema salonuna girersiniz, 3 boyutlu gözlükle sizi şelale gibi bir sahnede şelalenin tepesinden düşürürmüş gibi gösterirken koltuğunuz da yerinden oynar, suratınıza bir iki damla su atarlar ve vantilatör rüzgar çıkmış gibi üstünüze üfler. Öyle bir fotoğraf düşünün ki hem 3 boyutlu, hem üstünüze yağmur yağmış gibi, hem toprağın kokusunu duyuyorsunuz, hem de ağzınızda güzel bir tat var. Yani beş duyu da aktif. Böyle bir fotoğraf hayal edin.

Beş duyunun aktif olduğu bu fotoğraflardan katrilyonlarcası bir saniye içinde oluşup yok oluyor, yerine yenisi geliyor…

Aşağıdaki GIF dosyasını ekranınızda seyrederken ekranınızda piksel piksel ışıklar yanıp sönüyor. Bir kare yok olurken diğeri oluşuyor ve siz de Natalie Dormer elma yiyor algısına varıyorsunuz.

Gerçek hayatta karşınızda biri elma yerse aynı yukarıdaki GIF gibi oluyor. 3 boyutlu elma ve elmayı yiyen kadın, kare kare (3 boyutlu olduğu için küp küp demek daha doğru olur) elmayı ağzına yaklaştırıyor ve ısırıyor. Yaklaştırmanın her karesinde, bir önceki kare yok oluyor. Gerçek anlamda kadın, elma, hamak, yerdeki yapraklar, elmanın kokusu her şey yok olup algımızın çok ötesindeki kısa bir zamanda yenisi oluşuyor.

Bir saniyedeki bin milyon trilyon kere trilyon tane fotoğrafın her birinin kainatın (dünyanın demiyorum) bütün detaylarını  üstünde barındırabileceğini düşünün. Bir hologram gibi… Her bir fotoğraf bir sonrakinden farklı. Fotoğraf çekildiği, yani “oldu bitti” olduğu  için geri dönülmez durumda. Yaşadığımızı hissettiğimiz “an” dediğimiz bir saniyelik sürede katrilyon adet hologram art arda oluşuyor ve yok oluyor ama biz bunu materyalleri hissettiğimiz, kokladığımız, kafamızı çarptığımız zaman şiştiği, kısaca yaşadığımız dünya olarak algılıyoruz.

Oluşuyor ve yok oluyor, yenisi geliyor hemen ardından.

Bu fotoğrafların hem içindeyiz hem de fotoğrafları çekiyoruz. Fotoğraf makinası ise beynimiz.

Okumaya devam et…

* Dr Gülşah Meral Özgür, Salvador Dali ile belleğin azmine bir bakış. https://gulsahmeralozgur.dr.tr/salvador-dali-ile-bellegin-azmine-bir-bakis/

,

Bölüm 5c: Bütün canlılar sahilde yürüyen yaratıklar mı?

Anlatmak istediğim şeyi biraz daha detaylandırmak istiyorum. İnsanların iyi ve doğal şartlar altında 100 yaşına kadar yaşadığını varsayalım.  Embriyonun oluşmasından, yani DNA deseninin oluşmasından itibaren embriyo kendini çoğaltıyor. Bir insanın embriyo, doğum öncesi, doğum sonrası, bebeklik, çocukluk, ergen, gençlik, orta yaş ve yaşlılık. Bütün evrelerini gözünüzün önüne getirin.

Şimdi de üstteki basit üçgenden yapılmış fraktal deseni hatırlayın. Üçgenin tekrar edilmesi kar tanesinin muhteşem desenini oluşturabiliyorsa, DNA gibi 300,000 genden oluşan karmaşık bir desenin yapabileceklerini hayal etmeye çalışın. Embriyodan ölüme fraktal bir fonksiyonu yaşıyoruz. Yeni doğmuş bebek homo sapiens ile yaşlanmış aynı homo sapiensi fiziksel olarak karşılaştırın. Ya da herhangi bir canlıyı…

Embriyonun bünyesinde tek bir komut var ve bu komut ölene kadar kendini tekrar etmeye devam edecek. Fonksiyona göre çoğal… Kendini tekrarla, deseni büyüt. Organlar yeni doğmuş olanda agresif, üretken enerjik. Önünde limit yok. Yerçekimi, rahimdeki sıvılar, ortamdaki kimyasallar, havadaki oksijen… Tam gaz desen oluşturulmaya devam ediliyor. Desen ortam faktörleri değiştikçe ve çoğaldıkça yeni organlar ve fizyolojik formatımız oluşuyor. Ta ki doğal limitlere kadar… 5 yaşındaki çocuğun anatomisi, organların boyutu şekli, o boyuta ulaşmış iskeletin taşıyabileceği ölçüde karaciğeri, kalbi ve diğer organlara sahip. Daha fazla büyüyemiyor, zaten vücudun içinde yer yok. Organların kapasitesi de o boyuttaki insan vücuduna yeterli oluyor. Boy uzamaya devam edince desene bağlı organların büyümesi de devam ediyor. Vücudun içinde boşluk oluşunca organlar da büyümeye devam ediyor-edebiliyor. Artık yer çekimi vücudun uzamasına izin vermeyince desen uzama yani çoğalma için gerekli çoğalmayı sağlayamıyor. Organlar da büyüyemiyor. Yenilenmeyen hücreler yani büyümeyen vücut yaşlanıyor, sonunda da ölüyor.

Kışın son dönemlerinde ağaçların budandığını görürüz. Ana gövde dışında neredeyse bütün dallar kesilir. Bu işlem ağacın ömrünü uzattığı gibi dalların kuvvetlenmesini de sağlar. Yeni dallar daha güçlü çıkar. Ağaçların DNA deseni insan ya da memeli canlıların DNA desenine göre daha yalın ve kendini tekrar etmesi daha kolay olduğundan hücreler deseni tekrar ederek yeniden büyür, dalları çiçekleri oluşturur. Yeni dallardaki hücreler de kendini yenilediği için gövdenin ömrü uzar. Ağaç budanmadığı zaman kendini yenileme ihtiyacı hissetmez çünkü zaten doğal limitlere ulaşmıştır. Yenilenmeyen dallar birkaç sene sonunda ömrünü tamamladığı zaman kurur, ölür.  Budanma sonucunda ağacın büyümesini limitleyen çevresel unsurlar ortadan kalktığı için stand by dönemine girdiği kıştan sonra baharın gelmesi, güneş ışığının daha bol ve etkili olması, ortam sıcaklığının daha elverişli hale gelmesi gibi sebeplerle yeniden hücre üretip büyüyebileceği bir ortam oluşmuş olur. Bu sayede kökler ve ana gövde harici her unsurunu yenilemiş olur. Ömrü doğal olarak kökleri ve ana gövdesinin kaldırabildiği kadar olacaktır. Kökler ile ilgili yapılan fazla bir şey olmadığı için köklerinin yayılabildiği ve besleyebildiği kadar bitki hayatta kalıyor, dalları gürleşiyor.

Nozawa domates fidesinin köklerini toprak yerine suyun içine koyunca köklerin de limitleyicisini ortadan kaldırmış oluyor. İkinci unsur olan yerçekimine karşı ise dalları budamak yerine bütün bitkiyi askıya alıyor, yerçekiminin kısıtlayıcı yükünü ortadan kaldırıyor. Fotosentez için gerekli olan mineralleri de doğru oranda ve her anda sağlayınca domates fidesinin büyümesini engelleyen herhangi bir unsur kalmıyor. DNA fraktal deseni, yeni sınırlarına kadar kendini tekrar ediyor, büyümesine devam ediyor. 

Nozawa’nın domatesleri çevresel faktörlerin canlıların gelişmesi için ne kadar önemli olduğunu göstermek adına çok iyi bir örnek. Bitkinin tek yaptığı, fraktal desenini yeni limitleyiciler ortaya çıkana kadar tekrarlamak.

Ne yazık ki homo sapiens DNA deseni bu kadar basit bir yapıda olmadığı için insanın kolunu, bacağını kesip budamak gibi yöntemlerle ömrünü uzatmak mümkün değil ancak doğru beslenme, yukarıdaki örneğe benzetirsek domatesin doğru mineralleri alması, gibi  faktörlerle insan boyunun uzadığını ya da daha sağlıklı bir yaşam sürdüğünü biliyoruz.

Aslına bakarsanız kol kesilince yenisi çıkmıyor ama saç, kıl ve tırnaklarımız sürekli uzuyor. Saç, kıl ve tırnaklarımız kol gibi kompleks bir yapıda değil. Dolayısı ile çoğalmaya devam ediyor. Ta ki doğal bir limitleyicinin sınırına kadar. Yaşlandıkça kulakların büyüdüğünün farkında mısınız?

Bahsettiğim şeyin hayal etmesi güç olduğunun farkındayım. Tekrar söylüyorum, basit bir artı işaretinin bile 40milyon kere tekrarından oluşan karmaşık şekle bakın.

ve insan DNA’sı gibi 300.000 genden oluşan bir modelin 3 boyutlu bir ortamda oluşturabileceği varyasyonu düşünün…

Kafanızı biraz karıştırabilir ancak bu mekanizma ayçiçeğindeki gibi basit bir fonksiyon olabileceği gibi insanın hayal gücünün oldukça ötesinde kelebeğin fonksiyonu gibi çok kırılımlı da olabilir. Larvadan kurtçuğa , kozadan kelebeğe formattan formata giren bir fraktal desen.

Ya da kalbi ve beyni olmadan yaşayan, avlanan ve üreyen denizanasına dönüşebilir.

Benzer kırılım  deri ya da kabuk değiştiren yılan, kertenkele ya da istakoz için de geçerli .

İstisnasız her canlı, fraktal fonksiyonuna yani DNA dizilimine göre yorulmadan, dinlenmeden kendini çoğaltmaktan ibaret bir mekanizma…

Okumaya devam et…

Bölüm 5b: Bütün canlılar sahilde yürüyen yaratıklar mı?

Aristoteles : Hayat bir animasyondur.

Descartes : Hayat bir mekanizmadır.

Kant : Hayat bir organizasyondur.

Hücrelerimiz nasıl oluyor da mesela beyin, kemik ya da karaciğer hücresi olmayı seçiyor? Daha sadece hücre boyutunda olan bir organizma, beyni bile yokken hangi hücrenin beyni, karaciğeri ya da kalbi oluşturacağını organize ediyor?  Nasıl oluyor da belli bir oranda büyüklüğe ulaşınca durmayı seçiyor ve yeni formda bambaşka fonksiyonu olan bambaşka hücreler oluşmaya başlıyor? Bu soruyu fraktal geometri cevaplayabilir.

Nasıl ürediğimiz herkesçe malum… yumurta ve sperm bir araya gelip bir başlangıç hücresi, zigotu oluşturuyor. Zigot, erkek ve kadından gelen DNA bilgisinin birleşmesinden oluşan yeni DNA kodunu taşıyor. Bu temel hücre yani kök hücre bölünerek kendini çoğaltmaya başlıyor. Katrilyonlarca kere bölünerek çoğala çoğala fetüsü oluşturuyor.

DNA nın içindeki fraktal desen her şeyi organize ediyor. Zigot rahimin içinde duruyor. Barındırdığı DNA nın oluşturduğu fraktal desen rahimdeki sıvı, hormonlar, kimyasallar, yerçekimi, ısı, basınç gibi faktörlerin etkisi altındaki bir ortamda kök hücreler bölünerek kendi kendini tekrarlıyor. Her kök hücreyi içinde DNA kodu/deseni olan bağımsız bir canlı olarak düşünün. Mekanizması kendi kendine bölünerek çoğalarak yeni oluşan DNA kodunu yaymak üzere şekillenmiş. Hücreler ortamdan beslenerek çoğalmaya başlıyor. Ortam şartlarına ve DNA nın verdiği koda göre belli bir şekli var. Burada önemli olan bir konu DNA nın tek faktör olmaması.  Ayrıca DNA’yı çok parçalı bir kalıp olarak düşünmelisiniz. Rahimdeki fiziksel şartlara göre hücre DNA kodunun içindeki bilginin doğrultusunda, yani kalıbın o anki fiziksel şartlara denk gelen kısmın oluşturduğu forma göre yeni bir hücre oluşturuyor.

 Neden bir hücre yeni bir hücre oluşturuyor sorusu da burada önemli. Yeni hücre oluşturmayı tetikleyen ne? Sorunun cevabı sahildeki yaratıkları hareket ettiren sebep ile aynı. Hücreler bir seçim yapmıyor. Nasıl ki rüzgar estiği zaman sahildeki yaratığı hareket ettiriyorsa ve yaratık seçim yapmıyor sadece hareket ediyorsa, ortamdaki kimyasallar, kısaca fiziki şartlar uygun olduğu için hücre bölünüyor ve çoğalıyor. Bizmutu ısıtınca metal parçasının fraktal desen alması gibi… Daha basit bir şekilde ifade etmek gerekirse her hücrenin içindeki DNAyı kalıp kabul edersek, içinde olduğu kimyasallara göre ilk oluşanlar mesela böbrek hücreleri olsun. Böbrek hücrelerinin mekanizması her hangi bir sınırlayıcı olmadığı sürece Nozawa’nın domatesleri gibi sonsuz sayıda kendini tekrarlayarak çoğaltmak üzere şekillenmiş. Ancak hücre sayısının artması ve anneden gelen besin, hormonlar kısaca kimyasal ortamın değişmesi sonucu yeni bölünmek isteyen hücreler bölünme sonucu DNA koduna göre artık böbrek değil karaciğer hücresi oluyor. Tekrardan Mandelbort fonksiyonunu hatırlatmak istiyorum. Tekrar sayısı belli bir seviyeye gelince sebep olmaksızın formül gereği Mandelbort şekli bambaşka bir hal alıyordu hatırlarsanız.

Yeni bölünme geçiren karaciğer hücreleri de aynı DNA kalıptan ve değişen ortam kimyasallarından bu sefer beyin hücreleri olarak oluşuyor. Birbirinden tamamen alakasız üç ayrı özellikte hücre haline geliyorlar. İşlem aynı. hücre kendini DNA daki formüle göre tekrarlıyor. Ortam şartları değiştikçe çıkan şekil farklılaşıyor.

İnsanın her bir hücresinde; 0,0001 santimlik bir alanın içinde, yaklaşık 2 metre uzunluğunda 300bin koddan oluşan DNA sıkıştırılmış vaziyette bulunur. İçinde 300bin kod olan bir fonksiyon… Mandelbaurt formülüne bakın alt tarafı iki tane harf var. İki değişkenli fonksiyonun yaptıklarına bakın ve 300bin kodun olduğu fonksiyonun neler yapabileceğini hayal etmeye çalışın lütfen.

Hücreler çoğalırken belli bir organizasyon içinde, ya da bilinçli bir organizatörün kontrolünde ortaya çıkmıyorlar. Fraktal desen yani DNA kalıbı ortam kimyasallarına göre üst üste eklenerek organları ve totalde yeni canlıyı oluşturuyor. Organizma ne kadar basit/yalın DNAya sahip ise tekrar eden hücre tipi çeşitliliği o kadar azalıyor. Bahsettiğim döngü bebek doğana kadar sürekli bir devinim içinde kendini hücre hücre tekrarlıyor. Ancak doğumdan sonra da işlem bu sefer yeni ortamdaki parametrelere göre devam ediyor. Artık kordon bağından beslenmiyor ve rahim sıvısının içinde değil. Ortamda oksijen, nitrojen ve diğer gazlar var, ışık, diğer canlılar, bakteriler, virüsler… Unutmayın ki vücudumuzdaki hücre sayısının 10 katı kadar bakteriyi bünyemizde barındırıyoruz.  Artık ağızdan besleniyor. Çevremizdeki diğer etmenlerle de iletişime geçen yeni faktörlerin oluşturduğu parametreler ile DNA ortam faktörlerine göre farklı hücreler, organlar, yetiler oluşturuyor. Öyle ki beynin ana düşünce/muhakeme merkezi olan korteks bile ancak  2,5 – 3 yaşına kadar tamamlanmış oluyor.

Karaciğerimizin şekli hep ilgimi çekmiştir. Karaciğer bulunduğu bölgenin şeklini almış, bir boşluğu doldurmuş gibi duruyor. Yani karaciğer hücreleri çoğalacak genişleyecek yer bulduğu sürece çoğalmış, ta ki yanındaki organ çoğalması için fiziksel olarak karaciğere yer bırakmayana kadar…

Evrim biyologları hangi organın ne oranda ve nasıl evrim geçirdiğini muhakkak ki daha iyi söyleyebilirler. Ancak karaciğer fonksiyonel olarak çok kritik olsa da yapı ve homojenlik anlamında diğer organlara göre çok daha yalın bir yapıya sahip. Bu haliyle evrim sürecinde diğer organlardan daha önce evrim geçirmiş olabilir? Bulduğu boşluk kadar kendini çoğaltmış ve bugünkü şeklini almış olmalı.

Bahsettiğim devinim biz ölene kadar devam ediyor. Çevresel faktörlerin etkilerinin ve DNA kodunun belirlediği limite kadar büyüyoruz, yenilenip değişiyoruz. Ta ki DNA deseni çevresel faktörlerin baskısı ile limite ulaşana kadar. Sonrasında çöküş başlıyor. DNA deseni yeni bir şey üretemiyor. Sonuçta sistem tıkanıyor ve  ölüyoruz.

Ben en çok Descartes’in düşüncesine yakınım. Hayat bir mekanizmadır… Ancak ileriki bölümlerde hem Aristoteles’in hem Kant’ın hem de Descartes’in haklı olduğunu göreceğiz. Her biri doğa’nın başka bir yansımasını görmüş.

Okumaya devam et..

Bölüm 4: Jack ve Sihirli Domates Fidanı

Eski zaman masallarını hiç anlamıyorum. Hikayelerin yazıldığı zamana göre ilgi çekici olduğu söylenebilir belki ancak çocuklara anlatılması?

Grim kardeşlerin belki de en ünlü masalı olan Hansel ve Gretel’in konusuna bakalım. Bir anne baba fakirlikten doyuramadıkları çocuklarını ormanda terk ediyor. Çocuklar geri dönüş yolunu buluyor ancak tekrardan ormana terk ediliyorlar. Ormanda açlıktan ölmememek için yiyecek ararken yaşlı bir cadının şekerden yapılmış evi karşılarına çıkıyor. Kötü cadı onları yakalayıp çocuklardan birini kafese kapatıp besliyor – ki pişirip yiyecek-, diğerini de ev işlerinde çalıştırıyor. Bu iki kardeş birlik olup cadıyı fırına itip canlı canlı yakarak öldürüyorlar. Sonra da altınlarını çalıp hani kendi öz çocuklarını bir değil iki kere ormanda açlığa terk eden anne baba var ya, onlara geri dönüp canlı canlı yakarak öldürdükleri cadıdan çaldıkları altınlarla mutlu bir şekilde yaşıyorlar.

İnsanın kanını donduran bir hikaye. Freddy’nin kabusları bile bu hikayenin yanında çocuk masalı gibi kalıyor diyesim var ama bir dakika… zaten bu bir çocuk masalı…?

Bu perspektifte kırmızı başlıklı kız, pamuk prenses ve sindirella masallarını yeniden değerlendirin. Aklınız çıktı değil mi?

Yine aynı jenerasyon ‘Jack ve sihirli fasulye’ masalını hatırlayın? Jack ve annesi çok fakirdir. Tek varlıkları olan ineği satmak için Jack pazara gider ancak yolda biri Jack’i ineğine karşılık sihirli fasulye vereceğini söyler. Jack fasulye karşılığında ineği verir. Eve gelip annesine avucundaki fasülyeleri gösterince anasından fırçayı yer ve annesi fasülyeleri pencereden dışarı bahçeye atar. Ancak fasulyeler gerçekten sihirlidir. Toprağa atılır atılmaz bulutlara kadar yükselen bir ağaç/sırık olur. Ağacın tepesine tırmanan Jack tepede yaşayan karı koca bir çift dev görür. Jack fakir ya, devin altınlarını çalar. Ağaçtan aşağı inerken dev peşinden gelir ancak Jack çoktan aşağı inmiştir. Ağacı keser, devrilen ağaçtan düşen dev ölür.

Ne kadar güzel değil mi? Altınları çal, devi öldür. Hep çocuklarımıza öğretmek istediğimiz mukaddes değerler…

Shiego Nozawa’nın sihirli fasulyeleri yok ama sihirli domatesleri var. Japonya’nın en saygıdeğer bilim adamlarından biri. Bir tek domates fidanında tam tamına 17000 domates yetiştirmeyi başarmış.

Bir fidanda 17,000 domates...

Topraksız tarım yapılabildiğini hiç duymuş muydunuz? Shigeo Nozawa, bir tek domates çekirdeğinden, denediği özel bir metotla, bitkinin genetiği ile oynamadan ve kimyasal gübre, hormon kullanmadan, bir fideden 17,000 domates (yanlış okumadınız on yedi bin) elde etmiş.

Solda sıradan bir domates fidesi görüyorsunuz. Bu fideden alınabilecek domates sayısı en fazla 15-20 adet. Sağdaki resim ise Nozawa’nın fidesi…

Nozawa geliştirdiği metoda Hyponica ismini vermiş.  Çok basit bir mantıkla hareket ediyor. Geleneksel tarım çevrenin bitkiyi kontrol etmesi prensibi üzerine kurulu. Nozawa ise çevreyi bitkinin ihtiyaçlarına göre değiştirmeyi seçmiş. Hepimiz topraksız tarım olmayacağını düşünürüz ancak Nozawa bitkilerin temel olarak karbondioksit ve güneş enerjisinin yanında su, mineraller ve tutunacak bir yere ihtiyacı olduğunu anlamış. Bu üç unsurun kendi içinde büyümeyi limitleyen şartlarını ortadan kaldırınca domates fidesi dev bir boyuta ulaşmış. Kökleri toprağa değil bir su tankına yerleştirmiş. Toprağın fiziksel limitleyici özelliği ortadan kalkınca alttaki resimde görüldüğü gibi bakın kökler nasıl büyümüş. İnanılır gibi değil ama sadece bir domates fidesinin kökü…

Bir fidenin 17000 domates yükünü taşıyamayacağı aşikar. Dalları desteklemek için resimdeki metal platformu kurmuş. Domates fidesi, bir ağaç gövdesi gib kalınlaşmış. 

Son olarak, Nozawa, suyu domatesin ihtiyacı olan minerallerle zenginleştirip sirküle ederek sürekli kontrol altında tutmuş. Minerallerin bu kadar önemli olması gerçekten inanılmaz. Aşağıdaki resimlerde domateslerde kalsiyum eksikliğinin sonuçlarını görüyorsunuz. Pazarda bu domatesi görsek ya hastalıklı ya da çürümüş diye düşünürüz. Aslında yenmesinde hiç bir sakınca yok. Sadece gelişim sürecinde kalsiyumu eksik kalmış.

Aşağıdaki fotoğraflar ise domates topraktan yeterince potasyum ememediği zamanki görüntü. Ben bu araştırmayı yapana kadar resimdeki domatesin cinsinin böyle alacalı olduğunu sanırdım. Çatlayan domatesi ise bereketle bağdaştırırdım, yani o kadar iyi bir domates ki büyümekten çatlamış diye düşünürdüm. Halbuki topraktan potasyum çekememiş.

Bitkiler için toprak, tutunacak bir yer, ayrıca mineral ve suya erişim kaynağı. Nozawa, domates fidesinin köklerini toprak gibi bir limitleyiciden kurtarmış, ihtiyacı olan mineralleri ve suyu sağlamış. İnanılmaz büyüyen domatesin dallarını metal çerçevelerle destekleyince 17000 domatesin ve devasa dallarının oluşturduğu fidan yerçekimine karşı koyabilmiş.

Bitkinin hayatı ihtiyacı olan üç unsurun limitleyicileri ortadan kalkıp ihtiyacı olanlar sınırsız miktarda ortamda olunca sıradan bir domates fidesinin gövdesinde 17,000 domates büyümüş.

Nozawa, domates fidesi devasa boyutlara ulaşınca en tepesine çıkmış. Yukarıda 7 başlı bir ejder görmüş. Ejderin gözleri elmasmış ve horlayarak uyuyormuş. (Ejderin gözleri kapalı ama Nozawa gözlerin zümrüt olduğunu anlamış). Adam Japon, hemen samuray kılıcını çıkarmış, ejder uyanmadan gözleri oyup zümrütleri almış. Ejderin gözleri zümrüt ise karnında neler vardır diye merak etmiş. Karnını boydan boya yarmış. İçinden kırmızı başlıklı kız ile büyük annesi çıkmış. Ejder uyanmadan karnının içini acı biber ve taşla doldurmuşlar ve dikmişler. Uykudan uyanan ejder biberlerin acısından alev püskürtmeye başlamış ve büyük anneyi kızartmış. Nozawa çok sinirlenip ejderin kafalarını teker teker koparmış. Kırmızı başlıklı kıza aşık olmuş, evlenip, zümrütler sayesinde zengin ve çok mutlu bir hayat yaşamışlar.

Gökten 3 domates düşmüş. Üçü de kesinlikle bu saçma masalı uyduran benim başıma…

Kabul edin ki denedim. Ancak psikopatlıkta Hansel ve Gretel’in hikayesine yaklaşamadım bile…

Okumaya devam et…

Bölüm 2: Fraktal varoluşun dayanılmaz hafifliği.

Kadının yaşadığı dram, ağırlığın değil hafifliğin dramıydı. Ona düşen şey yük değil, varlığın dayanılmaz hafifliğiydi.”

Milan Kundera

”Gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir.” 

O kadar karmaşık bir doğada yaşıyoruz ki varoluşun basit bir prensip üzerine kurulmuş olmasına ihtimal bile vermiyoruz. Basitlik bize değersiz geliyor. Karmaşıklık seviyoruz.

Fraktal geometrinin hayatımızdaki vazgeçilmez, “hafif ama değerli”, akıllara durgunluk verici yapısı….

Aşağıdaki şekillere benzer, birbirini sonsuz tekrar eden şekillere denk gelmişsinizdir.

Fractals | Brilliant Math & Science Wiki

Yukarıdaki eşkenar üçgen gibi ama farklı, basit bir şekil seçin. Bu şekli belli bir kurala bağlı olarak sürekli olarak tekrar edin. Tekrar sayısı artıp belli sayıya ulaşınca , ortaya çıkan yeni şekil ilk başta seçilen şekile benzeyecek. Büyük şekil, küçük şekil ile aynı ve büyük şeklin detayında sadece ana şeklin kendisi olacak.

Sadece basit bir eşkenar üçgen, daire ya da kırık bir çizginin tekrarlanması bile yukarıdaki şekilleri yaratabiliyorsa, daha karmaşık şekillerin yaratabileceği varyasyon, sonsuz sayıda değişik, inanılmaz güzel ya da inanılmaz çirkin örnekler oluşturabiliyor. Fraktal geometrinin yapabilecekleri basit şekillerle sınırlı değil. Canlı cansız doğadaki her varlığın ana yapısında görmek mümkün. Biraz doğadan örnek verelim.

Mineraller

Bitkiler

Bitkiler için o kadar çok ve göz alıcı örnek var ki inanın seçmekte çok zorlandım.

Mantarlar

Hayvanlar

Doğadaki canlı cansız, bitki, hayvan, kar tanesi, buz kristali, her şey yaradılışının özü olan şeklin atom atom, hücre hücre kendi kendini milyarlarca kere tekrarlaması ile meydana geliyor. Şeklin bütünündeki desen özündeki desenin aynısı ya da çok benzeri.

Bir Şey değişir Her Şey Değişir…

Bir şekil seçiliyor daha sonrasında tekrar yapısı ile ilgili bir kural – fonksiyon – kuruluyor, dönme açısı ve tekrar sayısı belirleniyor. Bu sayede kendi kendini tekrar eden ana şekil yeni desenler çıkarıyor.

Aşağıda aynı fonksiyona ve başlangıç şekline sahip üç fraktal göreceksiniz. Başlangıç şeklinin ne kadar sıradan ve şekilsiz olduğuna dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu üç örnek arasındaki tek fark, dönüş açısını belirleyen değerin üçünde de farklı olması. Yani aynı şekil, aynı fonksiyon ancak açı farklı… Dönüş açısının sadece bir derece değişmesi bile inanılmaz değişiklikler yaratıyor.

30 derece. Bu kadar biçimsiz ve asimetrik bir şekilden düzenli çiçek benzeri bir şeklin çıkması mucize gibi…

29 derece. Sadece bir derece değişti ama çiçek yerine sanki çiçekten bir kolye oluştu. Sadece bir derece değişikliğin sebep olduğu değişiklik inanılmaz boyutta…

3 derece…

Benoit Mandelbrot, fraktal geometriyi gerçek anlamda bilgisayar ortamına ilk taşıyan matematikçi. Yukarıdaki formülü denemiş. Aslında fonksiyon bu kadar basit olsa da çok kapsamlı matematiksel alt kümeleri var, negatif ve kompleks sayıları da içeriyor ancak prensip olarak yukarıdakilerle aynı. Kendini tekrardan ibaret.

Reference:

Dikkat ettiyseniz aynı formül tekrar etmesine rağmen tekrar ettikçe şekil değişiyor, alt unsurlar denizatı, spiral gibi şekiller alıyor ancak dönüp dolaşıp yine başlangıçtaki şekle ulaşılıyor.

Fraktal geometri canlı cansız bütün varlıkların yapı taşında var. Doğadaki her şey bir fraktal fonksiyon. Başlangıçtaki şekil, tekrar sayısına göre sonsuz sayıdaki varyasyonda sonsuz farklı kendine özgü şekle bürünebiliyor.

“Gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir.” 

Kundera kitabına Nietzsche’nin ‘ebedi yinelenme’ doktrini ile başlıyor. Doğada var olan her şey zaman içinde dönüşerek kendi kendini tekrar eder. Her tekrar kendisinde bir öncekinden bir şeyler barındırır. Yaşadığımız hayat daha önceki dönüşümlerin birikimlerini de içinde barındırır. Kundera birikimden kaynaklı varlığımızın ağırlığından kurtulmak adına bağlarımızdan, tabulardan ve ilişkilerden kurtulmanın varlığı hafifleteceğini öngörür.

Basit bir geometrik şekil “hafif” ya da Milan Kundera’nın tanımı ile değersiz olsa da şeklin çok sayıda tekrar edilmesi onu ağırlaştırıyor. Ağırlaşan şey değerli, işlevsel ve gerekli hale geliyor. Varlığını algıladığımız değerli, ağır ve gerekli her şeyin özünde aslında dayanılmaz bir hafiflik var.

Okumaya Devam et…

Bölüm 1: Yan yana duran iki atın poposunun genişliği, uzay mekiğinin ebatlarını belirliyorsa, Gutenberg şarap yapmak için üzüm ezerken matbaayı nasıl icat etti…?

“François, seni pinti domuz !…”. Güzel Esmeralda eteklerini biçimli kalçalarına kadar toplamış bir yandan bacaklarını yıkarken bir yandan da kocasına söyleniyordu. Öfkeden yanakları kızarmıştı. Kömür karası saçlarını başına sardığı bir bez parçasının altında toplamıştı ancak yine de birkaç iri dalgalı lüle kulaklarının hemen yanından dışarı taşmıştı. Birazdan içi pinot noir tipi kırmızı üzümle dolu leğenin içine girecekti. Ailesi bölgenin en iyi şarabını yüzyıllardır aynı yöntemle yapıyordu. Özenle yıkadığı ayaklarını temiz bir havluyla kuruladıktan sonra nihayet leğenin içine girmişti ve günlerce sürecek olan üzüm ezme işlemine başlamıştı. Üzümlerin çekirdekleri ve salkımların dalları narin ayaklarını çiziyordu. Çok yorucu ve zahmetli bu işlem günler sürüyor, her gece bacaklarının ağrısından uyuyamıyordu. Çevredeki şarap imalatçılarının neredeyse tamamı bu yöntemi bırakmış, şarap presi kullanıyordu. Kendi ailesinden başka bu işlemi ayaklarla yapan kalmamıştı. Kocası olacak olan o pinti mendebura defalarca yalvarmış ama şarap presi almaya ikna edememişti.

Şarap endüstrisi her zaman beni hayrete düşürmüştür. Ben peynir seviyorum ve peynirin bir kilosuna mesela $10 ödeyebilirim. Çok güzel bir peynir bulursam bunun için $20 dolar ödeyebilirim ancak istediği kadar zengin olsun mükemmel bir peynir için mesela $10bin ödeyen birini biliyor musunuz? Neden o zaman çok özel bir şişe şarap için $10bin ya da daha fazlası ödenebiliyor? Mükemmel bir pazarlama modeli… “Siz fakirler içemezsiniz ama ben zenginim içerim. Siz anca köpek öldüren için…”. Ya kullanılan jargona ne demeli. “Toscana vadisinin, güneşin 42 derece açıyla üzümleri olgunlaştırdığı, buruk ve fakat kekremsi, dolgun bir sepaja sahip, kırmızı dağ meyvelerinin notalarının şarabın aromasında hissedildiği, stabilize ancak bir miktar tanenli…” En nihayetinde fermante yani bozulmuş, çürümüş üzüm suyu değil midir? Şarapta olan ve peynirde olmayan muhakkak ki bir alkol unsurunu yadsımıyorum. Hiç bir erkeğin romantik bir akşam yemeğinde $10bin verip ayak kokan bir rokfor peyniri ile sevgilisini etkileyebileceğini düşünmüyorum ya da böyle bir trend yaratılabileceği iddiasında değilim. Ancak insanların çok para verdiği şarapların saçları kömür karası, kalçaları biçimli, narin ayaklı Esmeraldaların üzümleri ezdiği hayali içinde olduğunu tahmin ediyorum. Bu kadar para verdik. Üzümleri Abuzeddin Kıllıbacak ezecek değil ya?

Yukarıdaki tasvirden belki 10 belki de 100 yıl önce Esmeralda ile aynı kaderi paylaşan başka bir kadının baskıları ve muhtemel dırdırından bezen bir adamın çabaları sonucunda şarap presinin icat edildiğini tahmin ediyorum. Bu tamamen benim varsayımım.

Şarap presini bulan adamın ise yine muhtemelen zeytinyağı presine bakarken “acaba bu preste üzüm ezsek daha kolay olur mu?” diye düşünüp ilk denemeleri yaptığını yine tahmin ediyorum. Her icat için tetikleyici bir unsur yok mu? Ya benim uydurduğum gibi bir baskı unsuru ya da tembel bir insanın angaryadan kurtulmak için bedeni yerine beynini çalıştırması sonucu bir şeyler icat edilmiyor mu?

Esmeralda ve biçimli kalçalarının ya da sayın Abuzeddin Kıllıbacak’ın anlatmak istediklerimle direkt ilgisi olmasa da Esmeralda’yı üzüm ezmekten kurtaracak olan şarap presi uygarlığımızın seyrini değiştiren matbaanın önemli bir unsuru. Gutenberg şarap presinin ucuna kitap basmak için yazı kalıbı yerleştirip ilk matbaayı icat etmiş. Matbaa bulunana kadar katiplerin kitapları kelime kelime, sayfa sayfa yeniden yazmasından başka bir kopyalama yöntemi yoktu. Bu yöntem hem verimsiz hem de çok zahmetliydi. Dolayısı ile çok da pahalıydı.

‘Dıdısının dıdısı’ formatında ifade edersek; Gutenberg, muhtemelen kitap kopyalamaktan bezmiş bir katibin kendini kazıklamasına kızarak yine muhtemelen şarap ezen karısının dırdırından bıkmış bir adamın tahminimce şarap presinden bir kaç bin yıl önce yunanlıların keşfettiği zeytinyağı presinden esinlenerek icat ettiği şarap presinin ucuna yazı kalıbını ekleyerek bütün katiplerin işsiz kalmasına sebep olan matbaayı icat etmişti.

ABD’nin uzaya gönderdiği uzay mekiklerinin yakıt tanklarının genişliği bir tren vagonunun genişliği kadardır. Aslında NASA mühendisleri tankları çok daha geniş yapmak istemişler, ancak mümkün olamamış. Çünkü yakıt tanklarını fırlatma rampasına trenle göndermenin dışında bir yol uygun değil. Tren tünellerden geçmektedir. Tünellerin genişliği ise vagonların geçebileceği kadardır. Vagonlar 1,5 metre genişliğindeki tren rayları üzerinde gitmektedir.

Tren ilk olarak İngiltere’de kullanılmıştır. ABD’deki demiryolları ise İngiliz göçmenler tarafından inşa edilmiştir. İngiliz göçmenler, alışık oldukları demir yolu genişliğini yani 1,5metreyi seçmişler, vagonlar da ona göre İngiltere’dekilerle aynı ölçüde imal edilmiş.

Tren öncesi tramvay kullanılmaktaydı ve tramvay katarları atlar ile çekilmekteydi. İlk tren raylarını yapanlar tramvay yolu yapımcılarıdır ve tramvay yolunun genişliği de 1.5 metredir. Tren raylarının aralığı tramvay ile aynı ölçüde seçilmiştir.

Tramvay rayları arasındaki aralık belirlenirken ise at arabalarını iki tekeri arasındaki mesafe olan 1.5 metre esas alınmıştır.

At arabalarının iki tekerlek arasının 1.5 metre olarak tercih edilmesinin sebebi ise yüzyıllardır İngiliz topraklarından gelip geçen araçların tekerlek izlerinin bu ölçüyü ortaya çıkarmasıdır.

İngiltere’deki ilk yollar Roma İmparatorluğu tarafından kendi savaş arabalarının geçmesi için açılmıştır. Roma İmparatorluğu’nun ilk savaş arabaları yan yana getirilmiş iki atın çektiği araçlardır ve iki atın poposunun genişliği 1.5 metredir.

Sonuç olarak, uzay mekiğinin yakıt tanklarının ölçüsü yan yana getirilmiş iki atın poposunun genişliğine göre belirlenmiştir.

Kullandığımız her türlü aletin muhtemelen benzer bir ‘dıdısının dıdısı’ vardır. Biri bir şey yapmıştır, bir sonraki, olanın üstüne bir şeyler eklemiştir. Katman üstüne katman eklenerek ilk yapılan buluşun ana prensibi yararlı olsun olmasın son yapılanın hikayesinde belki de ana prensibinde bir yerlerde o ilk kullanılan dıdı bulunmaktadır. Kullandığımız her aletten evrim kuramına, kişiliğimizden salyangozun kabuğuna kadar her oluşumda bu prensip geçerlidir.

Nasıl ki kibirli insanoğlunun yarattığı teknolojinin en üst sınırlarını ‘bir anlamda’ temsil eden uzay mekiğinin yakıt tankları, taa Roma döneminden kalma önemsiz bir ayrıntının kıstasları üzerine yapılanmışsa, ya da şarap presinin çalışma prensibi uygarlığımızın gidişatını değiştiren matbaanın icadının ana unsuru olmuşsa, var oluşumuzun da tamamen aynı dinamiğe bağlı katman katman ama son derece yalın ve basit prensipler üzerine kurulu olduğunu görüyoruz.

Okumaya Devam et…