Bölüm 17 : Reenkarnasyon…

Reenkarnasyon deyince herkesin aklına kendinin bir önceki hayatta Kleopatra ya da Rus çarı olduğu, kimsenin kanalizasyon işçisi olmadığı spiritüel bir mekanizma geliyor. Var olduysak, yok olmamalıyız. Hayat bu kadar kısa ve anlamsız olmamalı. Ruhumuzun olgunlaşması için tekrar tekrar hayata geri gelmeliyiz, desek de, aslında derdimiz, içinde bulunduğumuz hayat çok zor, bu hayatta fakiriz, bir sonrakinde muhakkak acayip zengin geleceğiz. Umut…

Özellikle Hint kültüründe çok baskın olan ve kast sisteminin ayrılmaz bir parçası olan reenkarnasyon, en alt kastta/sınıfta, en sefil hayatı sürenlere, bu hayatlarında iyilik yolundan ayrılmazlar yani en üst kasttakilerin paralarını çalmaz ya da onları öldürmezlerse, bir sonraki hayatlarında kesin raja ya da mihrace olacaklarını vaad eder. Bu konu karşıma her çıktığında hep Yuval Noah Harari’nin aşağıdaki sözü aklıma geliyor.

Bir maymunu ölümden sonra gideceği maymun cennetindeki sınırsız muzla kandırarak elindeki muzu vermeye asla ikna edemezsiniz.

Yuval Noah Harari

Öte yandan hayatımızın çeşitli dönemlerinde yaşadığımız olayların sanki kendi hayatmıza ait olmadığı düşüncesine kapılırız. Belki de reenkarnasyon fikrinin ortaya çıkış noktası bu duygudur?

Beynin algoritmaları nasıl kurduğuna dair Long Exposure (LE) tekniğini açıklamıştım. Yaşanılan bütün deneyimler katman katman yaşamımızı kurgulayan algoritmaları oluşturuyor. Ancak bu programlar sadece doğduktan sonra oluşmuyor. Milyarlarca yıllık evrim sonucunda atalarımızın bütün birikimleri ve deneyimleri de üredikleri tarihe kadar yaşadıkları bütün birikim de bize miras kalıyor. Tabii ki yine aynı mantıkta. Atalarımızın yaşadıkları deneyimlerde ne kadar çok sabit varsa sabitler o kadar net olarak sonraki nesillere aktarılıyor. Biz bunu içgüdü olarak tanımlıyoruz. Bir bebeğin yılanı algılaması ve ondan korkması ancak köpekten korkmaması atalarından gelen default bilgi ile alakalı. Atalarımız milyonlarca yıl ve yüzbinlerce nesil boyunca yılandan kaçmış ve bu sayede hayatta kalmış. Bizim yılandan kaçmamızı sağlayan ise kendi deneyimimiz değil, zaten beynimizdeki LE ile kazınmış hazır bilgiden kaynaklanıyor.

Yukarıda atalarımız diye kastettiğim sadece homo sapiens atalarımız değil. Evrim sürecinde homo sapiense ulaşana kadar tek hücrelilerden deniz canlılarına, sürüngenlerden memelilere, DNA kodumuz içinde etkisi olan bütün atalarımızın etkileşimlerini ve sabitlerini beynimizde taşıyoruz. Yani yarım milyar yıl önce yaşamış bir kertenkelenin kendinden daha büyük bir dinozordan kaçarken nasıl kurtulduğu ile ilgili deneyim eğer defalarca kullanılıp sabitleşmişse bir sonraki kendi kertenkele nesillerine aktarılır. Eğer yeni nesil için bu deneyim yararlı ise algoritma kullanılır ve kuvvetlenerek daha da sabitlenir ve bir sonraki nesle ve eğer bizim de işimize yarayacak bir deneyim ise milyar yıllık evrim süreçleri içerisinde bize kadar ulaşmış olabilir. Blogumun ilk bölümündeki uzay mekiklerinin fırlatma tankları genişliğinin iki atın poposunun genişliğine göre belirlendiğini anlatan hikayeyi hatırladınız mı?

DNA dan bağımsız, deneyimlerin davranışlarımıza etkisi ve aktarımını inceleyen bilim dalına Epigenetik deniyor. Epigenetik, DNA dizisindeki değişikliklerden kaynaklanmayan, ama aynı zamanda irsî olan, gen ifadesi değişikliklerini inceleyen bilim dalı. Yaşam stili, sigara içmek, beslenme alışkanlığı, spor yapmak ( ya da yapmamak) gibi çevresel faktörlerin genlerin aktivitesini düşürmesi veya yükseltmesi ile ortaya çıkan yeni durumları inceler. Başka bir ifadeyle DNA dizisinde hiçbir değişiklik gerçekleşmeden genlerin fazla ya da yeterli çalışmamasından kaynaklanan durumlardır.

Milyarlarca yıl geriye gitmeden de büyük anne babalarımızdan yaşadıkları iyi ya da kötü deneyimleri epigenetik olarak bize aktardıklarını görebiliyoruz. Tek şart deneyimin bizler doğmadan önce yaşanmış olması. Yani büyükbabamızın yaşadığı uzun süreli ve onu derinden etkileyen bir kıtlık ya da travma, bizlerin bilinç altına geçebiliyor. Annemizin hamileyken yaşadığı bir travma bile fetüsün çevre şartları sebebi ile rahmin içindeki kimyasalların değişmesinden etkilenip DNA yapımızda ufak bir harekete, en azından DNA ile planlanandan farklı bir şekilde hücrelerin çoğalmasına sebep olabiliyor. Bu olgu tamamen travmanın büyüklüğü ile alakalı…

Özet olarak;

  1. DNA mızdan gelen atalarımızın deneyimleri/algoritmaları.
  2. Ebeveynlerimizin biz daha döllenmeden evvel yaşadıklarından bize aktarılanlar.
  3. Kendi deneyimlerimiz.

Düşündüğümüz şeyler yukarıdaki birikimlerden oluşan algoritmaların karşılaştığımız olaylar karşısında beyinlerimizin arasında gerçekleşen bir üstünlük kurma kavgası süreci sonrasında, kazananın algoritmasının uygulanması…

Bu varsayımla, reenkarnasyon diye düşündüğümüz fenomen aslında ruhumuzun başka bir bedende daha önceden yaşadığı bir deneyimden ziyade aslında atalarımızın kendi bedenlerinde yaşadığı deneyimlerin bize aktarılan kalıntıları olabilir mi?

Okumaya devam et…

Bölüm 16: Djokovic Nadal’a karşı…

Elimi havaya kaldırdım… Meğerse beynim ‘elini havaya kaldır’ emrini benim elimi kaldırmamdan yaklaşık 5 ila10sn öncesinde zaten vermiş. Beynim olayı yaşamış, bitirmiş, ben sadece çekilen filmi izliyormuşum. Zaten geçmişte yaşıyormuşum. Kastım gözümün olayı görüp, beyne iletip, beynin algımasına kadar geçen milisaniye seviyesindeki zaman aralığı değil. Ciddi ciddi 5 ila 10 saniye…

Beyin üzerinde yapılan çalışmalarda beynin olaylar yaşanmadan 5 ila 10sn önceye kadar bütün olayı kendi içinde yaşayıp bitirdiğini saptamışlar. İlk araştırmalar Benjamin Libet tarafından başlatılmış. Sonrasında Alman Max Planck Enstitüsünde detaylı, ciddi araştırmalar yapılmış… Aşağıdaki linkten araştırma hakkında daha detaylı bilgi alabilirsiniz.

https://www.mpg.de/research/unconscious-decisions-in-the-brain

Aynı konuda Nature.com da çıkan makale 15sn olduğunu iddia ediyor.

https://www.nature.com/articles/news.2008.751

John Dylan Haynes’in yorumu

Morgan Freeman’ın sunduğu ‘Through The Wormhole’ dizisinde ‘Do we have free will?’ bölümünün 38. dakikasından itibaren aynı konudan bahsediliyor.

En basit anlatımla, deneklere MRI cihazı içindeyken çeşitli fotoğraflar gösteriliyor. Fotoğrafların uyandırdığı duygular, fotoğraf deneklerin ekranlarında belirmeden 5 ile 10sn öncesinde MRI cihazında görüntüleniyor. Fotoğrafın uyandırdığı duyguyu, fotoğraf gösterilmeden 5 ila 10 sn öncesinde denek hissetmiş oluyor. Takdir edersiniz ki bu çok büyük bir iddia. Dolayısı ile deneyler de çok ciddi yapılmış.

Ben bu çalışmadan, her şeyin ortalama 7 saniye önce beynimizin içinde zaten yaşandığını, biz olayları yaşadığımız sırada beynin olayları çok önceden yaşayıp bitirmiş olduğu ve sonraki olaya geçmiş olduğunu anlıyorum. Bu arada sadece problemlerin çözümü için odaklanan bir adet beyinden bahsetmiyoruz. (Beynimizdeki kediler bölümünde bahsettiğim sürüngen, limbik ve neocortex beyinler) Her bir beynin kendi perspektif, deneyim ve bünyesinde bulunan algoritmasına göre, olayları değerlendiren, algılayan ve  kayıt eden ancak birbiriyle inanılmaz bir dinamik içinde iletişimde bulunan, bir yandan da vücudun yaşamsal ihtiyaçlarını gidermeye devam eden, koordine eden, karşılaşılan duruma göre vücudu mikro ve makro ölçekte savunan bir sistemden bahsediyoruz.

Peki beyin karşısına çıkacak olan şeyi 5-10sn öncesinden nasıl biliyor? Konu kuantumla ilgili. Hem ölü hem canlı kediler yetmezmiş gibi şimdi de bu çıktı karşımıza.

Djokovic Nadal’a karşı… Maç ile ilgili gördüğünüz ilk karedeki vuruştan sonra aslında Djokovic ile Nadal arasındaki maç kuantum ortamında zaten bitmişti. Djokovic’in kazanmıştı bile. Djokovic ile Nadal kunatum ortamında algoritmalarını yarıştırdılar ve sonuç bizim gözlemlediğimiz andan 5-10 sn öncesinde zaten belliydi.

Bahsettiğim olayı televizyon yayınlarındaki olası bir uygunsuzluğa müdahale etmek için yapılan bir kaç saniyelik gecikme gibi düşünebiliriz. Mesela spiker istemeden uygunsuz bir şey söylemiş ise yayın yönetmeni yayını durdurabiliyor, ya da araya reklam alabiliyor… Her ne kadar biz olayları canlı olarak düşünsek de gerçekte olay yaşanmış bitmiş oluyor.

İddiam şu;

  • Biz baktığımız anda var olan şeyler biz bakmayınca yok oluyorlar, aynı bilgisayar ekranındaki yanıp sönen ışıklar gibi.
  • Hareketlerimizi atalarımızın milyar yıla yayılı Long Exposure yaparak deneyimleyip doğruladığı, bu sayede hayatta kalıp sonraki nesillere liettiği, bundan ayrı olarak da, kendi deneyimlerimize dayalı oluşturduğumuz algoritmaların sayesinde gerçekleştiriyoruz.
  • Sadece anlık hareketlerimizi değil, geleceğimizi de bu algoritmalar sayesinde oluşturuyoruz.
  • Beynimizdeki algoritmaları çalıştıran, nöronlarımızın içinde akan elektronlar. Elektronlar ise ışık hızında hareket ediyor. Einstein’ın izafiyet teorisindeki meşhur E=mc2 formülüne göre ışık hızı seviyesinde zaman kavramı/boyutu/büyüklüğü ortadan kalkıyor.
  • Beynimizdeki algoritmalar biz olayı yaşamadan 7-10sn öncesinde ne yaşanacağını zaten yaşamış oluyor. Maddeleri ve canlıları oluşturan atom altı parçacıklar ışık hızında hareket ederken zamanın var olmadığı bir düzlemde zaten sürekli bir iletişim içinde. Birbirine dolanık parçacıklar zaman kavramının olmadığı bir ortamda iletişimde oluyorlar.

Bu bilgilerin ışığında, beynimiz yani nöron ağlarımız aslında birer kuantum bilgisayar. Diğer bilgisayarlarla yani kainattaki canlı cansız her varlıkla bir tür internet gibi bir ağ ortamında iletişim içinde. Yaşanacak olaydan 7-10 sn önce nöron ağı içinde oluşan algoritmaların iletişimde olunan diğer algoritmalarla ortak hareket ederek, baskın algoritmanın galip geldiği, sonsuz sayıdaki dalga formundaki potansiyel gelecekler içinden birini seçtiği ve onu tekillediği yani o anı yaşadığımız bir platformdayız.

Özgür irade diye bir şey yok. Var olan algoritmalarımızın seçtiği hayatı yaşıyoruz.

Bölüm 9: Zembereği kurmak

Hayvanlar ve böcekler yaşamak için ya bitkileri yiyor ya da diğer hayvan ve böcekleri.

Bir iki istisna dışında bitkiler yaşamak için diğer bitkileri, hayvanları ya da böcekleri yemiyor. Fotosentez yoluyla güneşten topladığı enerjiyi, havadan aldığı karbondioksiti,  topraktan aldığı mineral ve suyla işlemden geçirip yaşamını sürdürüyor.

Bitkiler hücrelerden oluşuyor, canlı.

Mineraller cansız.

Su da cansız.

Karbondioksit de cansız.

Tohumun toprakla buluşmasından itibaren bünyesine aldığı bütün ama bütün materyaller cansız ancak bir tohumdan canlı dev gibi bir ağaç oluşabiliyor. İçinde sadece canlı bir varlık nasıl olur da cansız varlıklarla beslenebilir ? Ortamda besleneceği canlı hiç bir şey yok! Bir domates gidipte yanda duran maruldan bir ısırık almıyor. Tohum toprağa düştüğü, köklerinin tutunacak bir mesnet bulduğu andan itibaren bünyesine giren dört şey var. Mineraller, su, karbondioksit  ve güneş ışığı. Bunların hepsi cansız…

Mineral nedir? Kalsiyum, potasyum, tuz, demir, fosfat vs. Toprak, kaya…

Kalsiyum dediğimiz mineral tebeşir tozunun bir türü. Potasyum aşağıdaki sarı taş. Karbondioksit ise karbon ve oksijen . Karbon nedir? kömür …

Yani bitkiler bildiğimiz tebeşir tozunu, demir tozunu vb mineralleri, su, havadaki oksijenli kömür, güneşten aldığı enerji ile prosesten geçiriyor ve kendi varlığını yani çilek, muz, lale, pırasa, kakao, bal kabağı, karpuz, ayçiçeğini oluşturuyor. Başka hiç bir şey yok.

Yediğimiz çilek, pırasa ya da muz da tebeşir, kömür, demir ya da toprak varlığına dair en ufak bir emare var mı? Tebeşir, kömür, demir ya da toprak tadı alıyor musunuz mesela?

15 dakikada fizik profesörü olduğunuz bölümde canlı cansız bütün varlıkların özünün aynı yapı taşı olduğunu yazmıştım. Hücrenin de yapı taşı atom, kayanın da, masanın da,  yani elektron, nötron, proton ve sonrasında amcaoğulları atom altı parçacıkgillerden oluştuğunu söylemiştim. Yani organik dediğimiz şey de aslında inorganik. Bir bitki tohum olma durumundan koca bir ağaç olma durumuna gelene kadar içine sadece tebeşir tozu, demir, fosfor, topraktaki diğer mineraller + su + havadaki karbon + güneş enerjisi giriyorsa demek ki kendisi de aslında tebeşir tozu, demir, fosfor, topraktaki diğer mineraller + su + havadaki karbon + güneş enerjisinin prosesten geçmiş halinden başka bir şey olamaz değil mi? Yani çilek diye yediğimiz aslında su, toprağın içindeki mineraller ve kömür.

Bitkilerin içeriğinin büyük çoğunluğu su, yaklaşık %70-80. Geriye kalanın ise %95-98i karbon.  Geriye kalanlar ise mineraller. Dolayısı ile o devasa ağaçlar, çalılar ya da çilek havadan yakaladıkları ve güneş enerjisi sayesinde işledikleri karbon ve sudan başka bir şey değildir. Bir de az biraz mineral…

Hayvanlar ve böcekler ise öncelikle bitkileri sonrasında ise birbirlerini yiyorlar. Demek ki bizler de domates yediğimizde belli bir formatın içine hapsolmuş taş toprak ve suyu yiyoruz. Yediğimiz taş toprak aslında… Ancak bizi daha çok ilgilendiren bu formatın içinde barındırdığı karbon… Bitkiler enerji kullanıp su ve minerallerle karbonu prosesten geçirip oksijen salıyor. Biz ise tam tersi oksijen ile besini yakıp karbondioksit, su ve enerji üretiyoruz.

Koyun eti yediğimizde ise; koyunun yediği de sadece çimen, ot. Çimen, ot da özünde taş toprak ve su… Dolayısı ile bizim kuzu pirzolasında yediğimiz taş toprak ve suyun başka formata çevrilmiş hali.

Hayvanlar ve böcekler, yapıları gereği daha fazla enerjiye ihtiyaçları var. Topraktan besin alabilecekleri bir kökleri, fotosentez yapma kabiliyetleri,  sabit, yerleşik bir yaşamları yok. Enerji depolamak zorundalar. Sahildeki yaratıkların sahip oldukları gibi bir zembereğe ihtiyaçları var.

Bitki yiyen bir canlı aslında bitkinin bünyesinde tuttuğu potansiyel enerjiyi sömürüyor. Bitki, fotosentez ile güneş enerjisini, karbon, mineral ve su ile formatını değiştirip bünyesinde tutuyor. Ot yiyen koyun -ki sabahtan akşama kadar ot yiyor- bütün gün yediği otla anca kendi ihtiyacı olan enerjiyi sağlıyor. Fotosentez yeteneği  ve suları toplayabileceği kökleri olmadığından enerji depolamak için yani sahildeki yaratıklar gibi zembereği kurmak için yediği otlardan topladığı besini yağa çevirip depoluyor.

Hain kurt ya da insan, koyunu yediğimiz zaman

  • bitkinin su, karbon ve mineraller yardımı ile depoladığı güneş enerjisini
  • yağa çevirerek depolayan koyunun
  • biriktirdiği enerjiyi vücudumuza aktarıyoruz.

Biz de aynı şekilde fotosentez yapamadığımız ve su ve minerallere ulaşabileceğimiz köklerimiz olmadığı için, (olsa da elde edeceğimiz enerji bizim ihtiyacımıza yetmeyeceği için) biz de koyundan ya da bitkilerden aldığımız enerjiyi ihtiyacımız için kullandıktan sonra kalanı yağ olarak depoluyoruz.

Sonuç olarak popomuzda ve göbeğimizde biriktirdiğimiz sadece taş toprak, su ve potansiyel enerji…Göbeğimizdeki ve popomuzdaki yağ bizim zembereğimiz.

Bütün canlıların yapı taşı bu anlamda taş toprak ve su. Başka bir girdi yok.

Okumaya devam et..

Bölüm 3: Sahildeki yaratıklar?

Gregor Samsa, bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulur. İlk başta gördüklerinin gerçek olduğunu inanmak istemez ancak yatağından kalkmak isteyince buna inanmak zorunda kalır. O artık dev bir böcektir. Her sabah işe gitmek için bindiği tren saat altıda hareket etmektedir; bu yüzden en geç saat beşte uyanmak zorundadır. Ancak saate baktığında saatin hemen hemen yedi olduğunu görür. Kalkmak istemektedir ama artık ona yardımcı olacak kuvvetli bacaklarının yerinde birbirinden bağımsız hareket ediyormuş gibi görünen onlarca bacakçık bulunmaktadır.

————————–

Hava karanlık. Mutfağa girdiniz. Işıkları yaktınız ve yerde birkaç hamam böceği… Işık yandığı anda çılgın bir hızda ancak anlamsız bir paternde, zigzaglar çizerek kaçışmaya başladılar.

Bir balığın, hamam böceğinin ya da kertenkelenin yaşam amacı ne olabilir?

  • Yemek bul, bulamadıysan aramaya devam et,
  • Manita bul, bulduysan üre,
  • Seni yemeye çalışan varsa kaç.

Peki, bir balığın, hamam böceğinin ya da kertenkelenin varoluşundaki ulvi amaç ne olabilir?

Theo Jansen, Hollandalı, fizik eğitimi almış bir sanatçı. Plastik borulardan rüzgarla hareket eden yaratıklar yapmış.  Yaptıklarına kumsal yaratıkları (beach beast) adını vermiş.

Resmi internet sitesi https://www.strandbeest.com/ Incelemenizi tavsiye ederim.

Theo Jansen’in PVC hafif borulardan ürettiği yaratıklar rüzgar gücü ile hareket etmeye başlayınca sanki hareket eden canlı yaratıklar izlenimini veriyor. Kendi tabiri ile yürüyebilen iskeletler yaratıyor. Ancak sadece mekanik, yürüyen bir yapıdan farkı var. Önüne çıkan engelleri fark ediyor ve bünyesindeki basit bir düzenekle yön değiştiriyor. Rüzgardan maksimum yararlanmak için yaratıklar kendince yön değiştirerek rüzgarı daha etkili kullanabileceği yönde ilerlemeye çalışıyorlar. “Çalışıyor” ifadem sizi yanıltmasın. Bilinçli bir devinim değil. Yapılandırılması bu şekilde…

En önemlisi sahildeki yaratıklar bahsettiğim bu hareketleri bünyelerinde  yönetici bir mekanizma bulunmadan yapıyorlar. Yani yaratığın beyni yok. Sadece hareket etme güdüsü (aslında mekanizması) var. Hareket ediyor, engel çıkınca mekanizma yaratığın yönünü değiştiriyor, rüzgara göre pozisyon alıyor ve bütün bunları bir beyni olmadan yapıyor. Aynı bir bitki gibi ama kökleri ile bir yere bağlı olmadan, hareket edebiliyor…

Ayrıca düzeneklerin yapısında eski saatlerin zembereklerindeki gibi bir yay sistemi var. Rüzgar estiği zaman zemberek kuruluyor. Rüzgar durunca yaratık zemberekte biriken enerjiyi kullanıyor. Aynı canlıların yağ depolaması gibi. Yani rüzgar olunca hareket ediyor ama rüzgar yoksa da zemberekteki enerji kadar, rüzgar olmadan hareket edebiliyor.

Yaratıklar mekanik bir düzenekle suyu da algılıyor. Suyu algılayınca geri dönüyor.

Yaratıkların hiç birinde elektrik/elektronik bir düzenek yok.

Theo Jansen kendi sitesinde yaratıkların küçük boyutta olanlarını (aşağıda resimlerini ekledim) kendi tabiri ile yapının DNA kodlarını paylaşıyor. Kodları satın alıp 3 boyutlu printerda kendiniz üretebiliyorsunuz.

Özet olarak Theo Jansen,

  • Rüzgar enerjisini kullanarak hareket eden,
  • Önüne çıkan engelleri tanıyan ve etrafından dolaşan,
  • Enerji kullanımını maksimize etmeye dayalı bir yapısı olan ancak bu işlemleri yöneten bir beyni olmayan, 
  • Enerji depolama yeteneğine sahip olan, su ya da kaya gibi önüne çıkan farklı engelleri tanıyan,
  • Fraktal bir desene ve fonksiyona sahip olan

bir yaratığın bilgi kodlarını (DNA gibi) size email ile gönderiyor, siz de bu bilgiyi 3D printere yolluyorsunuz ve bu yaratık printerden çıkıyor. Siz monte ettiğiniz yaratığı rüzgara bırakıyorsunuz ve kendi kendine, parçalanana kadar hareket ediyor.

Denizanaları’nın kalp, kıkırdak, kemik, beyin ve gözü yok. Bunun yerine içinde elastik ve jölemsi bir madde bulunan iki katman hücreleri var. Işığı ve kokuyu algılayabilen gelişmiş duyuları bulunuyor. Genelde küçük balıkları suda yarattıkları dalgalanma sayesinde kendilerine doğru çekiyor ve yutuyor. Diğer balıklar gibi çiftleşmiyor ya da yumurtlamıyorlar. Eşeysiz üreme denilen bir tomurcuklanma şekliyle ürüyor.

Üreme becerisi haricinde Theo Jansen’in sahildeki yaratıklarının denizanası, hamam böceği ya da kertenkeleden farkı var mı? Peki, denizanası, hamamböceği ya da kertenkelenin yaşam amacı var mı? Ya sizin varoluş amacınız nedir?

Okumaya Devam et…

Bölüm 14: Ahmaklar için sahanda yumurta pişirme rehberi.

Algoritma, Akış diyagramı, yani bir problemin çözülmesi için takip edilmesi gereken yol. Bir konunun nasıl çözülmesi gerektiği ile ilgili adımları bir kağıda adım adım döktüğünüz zaman bir algoritma yazmış olursunuz.

Mesela sahanda yumurta yapmak için yandaki Algoritma yazılabilir.

Afiyet olsun. Algoritma yazdınız. Bilgisayar programcılarının yaptıkları da budur. Bir olayı doğru sırayla adım adım detaylandırıp bir program yazarlar. Programın taslağı da algoritmadır. Ancak işleri o kadar basit değil. İlk adımı ele alalım.

Ocağı yak; yakma işlemini yapacak olan çakmak çaktı mı? Tüpten gaz geldi mi? Sıcaklık tanımı yapılmamış yani kısık mı yoksa çok mu açık olacak?  Tüpte yumurtanın pişmesine yetecek kadar gaz var mı? Tüp, gaz kaçırıyor mu, ortamda gaz kokusu var mı? Öyle ya yumurta yiyeceğiz diye mutfağı havaya uçurmamak lazım.

Yandaki detaylandırma sadece birinci adım içindi… Bir bilgisayar programcısının bu ve bunun gibi yüzlerce binlerce olasılığı önceden düşünerek detaylandırması, adım adım her olasılık için bir çözüm bulması gerekiyor. O yüzden bir süre sonra şirazeleri kayıyor. Hesaplanamayan bir olasılıkta program hata veriyor. Yani bilgisayar hatası dediğimiz şey aslında bilgisayar programcısnın dikkate almadığı bir detay. Bilgisayarlar hata yapmıyor, sadece algoritmalar yeterli değil…

Şimdi aynı algoritmayı biraz daha detaylandıralım. Altını çiziyorum, sadece biraz detaylandırılmış hali…

Acemi bir programcı yukarıdaki basit versiyonu yazıyor. Uygulamaya geçince her zaman bir problem çıkıyor. Programcı sıkıntıyı anlıyor, gerekli sorgulamaları ekliyor. Ne kadar çok deneyim yaşanırsa algoritma o kadar sorunsuz çalışıyor.

Bisiklet sürmenin, araba kullanmanın, burun karıştırmanın, kafayı kaşımanın ya da yazı yazmanın da bir algoritması var. Yaptığımız her hareket topluluğunun algoritması yazılabilir. Sırasıyla yapılacak her hareket adım adım sıralanabilinir. Kimisi çok karışık kimisi çok basit…

Bahsettiğim prensibin sadece bisiklete binmek, yazı yazmak, araba kullanmak gibi motor hareketlerde değil hayatımızdaki bütün unsurlarda geçerli.

Yaşadığımız bütün deneyimler bilgisayarımızda yani beynimizde katman katman üstüne eklenerek, sabitler netleşip, aynı şekilde tekrarlanmayanların silinmediği ancak silikleştiği bir düzenekte kayıt ediliyor. Her yaşanan aksaklıkta, hatayı düzeltebilecek akışı bulduğumuz anda algoritmamız kendini geliştiriyor. Ancak bulana kadar bazen defalarca deneme yapmak zorunda kalıyoruz.  Tekrar bisiklete binme ihtiyacı duyduğumuzda algoritmayı çağırıp kullanıyoruz. Kullandıkça sabitler daha da netleşiyor, tekrar olmayanlar birbiri içine girip silikleşiyor.

Bir programda ne kadar çok sabit varsa yani Polaris’e bakarken ağaçta görüntüde ancak oraya daha sonra bir vazo da koyarsak bu sefer vazo sabitlerden biri haline geliyor. Programın işlevselliğine ne kadar değer katıyorsa sabitliği o kadar pekişiyor.

”Gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir.” 

Milan Kundera

Basit bir detay “hafif” ya da Milan Kundera’nın tanımı ile değersiz olsa da detayın çok sayıda tekrar edilmesi onu ağırlaştırıyor. Ağırlaşan şey değerli, işlevsel ve gerekli hale geliyor. Varlığını algıladığımız değerli, ağır ve gerekli her şeyin özünde aslında dayanılmaz bir hafiflik var.

Bölüm 8: Madem fizik profesörü oldum neden kuantum profesörü de olmayayım?

Kuantum düşünce, kuantum nefes, kuantum dokunuştan sonra kuantum masajı da internette gördükten sonra masör/z lerin, benim ve herkesin kuantumu tam olarak anladığı ancak teorik fizik profesörlerinin anlamadığı ortaya çıkıyor. Bu yazıyı okuyunca siz de benim gibi ordinaryüs kuantum profesörü olacaksınız, merak etmeyin… Anlatmak istediğim konunun önemli bir parçası.

Varlıkları görüyoruz, hissediyoruz… Mesela sehpanın ayağına ayacığınızın serçe parmağını çarptığınızda sehpanın orda olduğunu ‘hissetiniz’ değil mi? Hiçbir varlık ‘varmış gibi’ yapmıyor. Orada… Biliyoruz… Sehpa ya vardır, ya yoktur… Aynı anda hem var olup hem de var olmama durumunda olamaz. Hatta aynı anda iki ayrı mekânda da bulunamaz, öyle değil mi? Siz öyle sanın…

Atom altı boyuttaki elektron, proton, nötron biraderlerden bahsetmiştim ya… onların dünyasında aşağıdaki kurallar geçerli.

  1. Biz bakmayınca dalga/enerji formunda ancak bakınca tanecik/bilye gibi davranıyorlar. Sanki bu parçacıkların bilinci varmış gibi biz bakınca misket gibiler, bakmayınca dalga formundalar.
  2. Kuantum boyutta geçmiş değiştirilebiliniyor.
  3. Dışarı çıkılması imkansız bir kutunun dışına çıkabilirler. Buna kuantum tünelleme denir.
  4. Evrende olası her yerde aynı anda iki yerde birden olabiliyorlar.
  5. Birbirlerine dolanabiliyorlar. Dalga formundaki ikiz elektronlar birbirinden çok çok uzakta dahi olsalar birini gözlemleyince diğeri ters yönde hareket edecek şekilde gözlemleniyor ve bu bilgi akışı ışık hızından daha hızlı oluyor. Buna kuantum dolanıklık deniyor.

PEKİ HER AMA HER ŞEYİN İÇİNDE ELEKTRON YOK MU? BİZ BAKMAYINCA MASA SANDALYE DOMATES PATATES YOK OLUP DALGA FORMUNA MI DÖNÜŞÜYOR?

CEVAP : EVET

Elektronların bilinci yok. Bizim baktığımızı nasıl anlıyorlar? Elektronları kandırmaya çalışıyorlar. O sırada ortamda gözlemci bulunmuyor ama onun yerine kamera koyup kayıt ediyorlar. Kayıtlar incelenince de aynı sonuç alınıyor.

İçinde bulunduğumuz ikilemi irdeleyelim. Foton, elektron gibi parçacıklar biz baktığımız zaman tanecik mesela bir bilye gibi hareket ediyor, bakmadığımız zaman ise dalga şeklinde kütlesi olmayan bir hayalet gibi hareket ediyor. Böyle bir durum söz konusu ise elinizde tuttuğunuz kitap ya da telefon siz baktığınız zaman madde oluyor, çünkü elektronlar parçacık halinde davranıyor ancak siz elinizden bırakıp bakmadığınız zaman ise maddeyi oluşturulan elektron familyası dalga formatına geçiyorsa kitabı oluşturan her bir elektron dalga formatına geçmesi gerekeceği için  kitabın tamamının da yok olması gerekmez mi?

Schrödinger yukarıdaki absürd hikayenin yanlışlığını kanıtlamak için bir düşünce deneyi tasarlıyor. Deney teoriyi yanlışlayacağına, olayın anormalliğini doğrulayıp, Schödinger’in olayı formülize etmesini sağlıyor.

Schrödinger, hayali deneyinde, bir kediyi hertarafı tamamen kapalı bir kutunun içine koyuyor. Kutunun içinde bir radyoaktif bir madde var. Belirsiz bir düzende elektron salıyor. Elektron salınınca, düzeneği çalıştırıyor, düzenek zehir şişesini kırıyor ve zavallı hayvan ölüyor.

Schrödinger der ki bu deney sırasında kutu kapalı olduğuna göre gözlemlenmediği sürece radyoaktif ışıma dalga formunda kalacaktır. Yani dedektörü çalıştıramayacaktır. Dedektörün çalışması için elektronun bilye gibi olması gerekir. Bilye olması için gözlemciye ihtiyaç vardır. Ancak zamanı gelince radyoaktif madde ışıma yapmıştır. Bundan da eminiz. Birisi kutuyu açana kadar elektron tanecik formuna dönüşemeyeceği için, kedinin hem canlı hem de ölü olduğu durumu yan yana, paralel olasılık boyutlarında eşit oranda bulunacaktır.

Kutu açılana kadar kedi hem canlı hem de ölüdür.

Kuantum Tünelleme: Yine bir kutunun içine kedi yerine bu sefer pinpon topu koyalım. Kutunun hertarafı kapalı olsun. Topun kutunun dışına çıkması mümkün değildir, öyle değil mi? Kuantum mekaniği, topun, dışarıya çıkması imkansız olan kutunun dışına çıkabildiğini söylüyor. Tabi pinpon topundan kasıt aslında atom altı parçacıklar.

Kuantum dolanıklığı anladınız mı? Anlamadınız değil mi? Daha basit bir anlatımla ikiz kardeşlerden biri Almanya’da diğeri Çin’de olsun. Almanya’daki kardeş sol elini kaldırdığı anda Çin’deki kardeş de sağ elini kaldırıyor. Çin’deki kardeş, Almanya’daki kardeşin ne yaptığını nereden biliyor ve bu bilgiyi nasıl ışık hızından daha çabuk elde ediyor?

Kuantum boyutta geçmiş değiştirilebiliyor. Uydurmuyorum… Gerçekten değiştirilebiliyor. Hiç o detaya girmeyelim. Zaten ben de pek anlayamadım. Kimsenin de anlayamdığını ancak matematiksel olarak mümkün olduğunu görüyorum. Siz böyle bilin yeter.

Eğer yukarıda yazılanlardan hiç bir şey anlamadıysanız, çok aferin, bu iyi bir şey. Anlamış olsaydınız zaten kuantum mekaniğini anlamamış olurdunuz.

Okumaya devam et…

Bölüm 4: Jack ve Sihirli Domates Fidanı

Eski zaman masallarını hiç anlamıyorum. Hikayelerin yazıldığı zamana göre ilgi çekici olduğu söylenebilir belki ancak çocuklara anlatılması?

Grim kardeşlerin belki de en ünlü masalı olan Hansel ve Gretel’in konusuna bakalım. Bir anne baba fakirlikten doyuramadıkları çocuklarını ormanda terk ediyor. Çocuklar geri dönüş yolunu buluyor ancak tekrardan ormana terk ediliyorlar. Ormanda açlıktan ölmememek için yiyecek ararken yaşlı bir cadının şekerden yapılmış evi karşılarına çıkıyor. Kötü cadı onları yakalayıp çocuklardan birini kafese kapatıp besliyor – ki pişirip yiyecek-, diğerini de ev işlerinde çalıştırıyor. Bu iki kardeş birlik olup cadıyı fırına itip canlı canlı yakarak öldürüyorlar. Sonra da altınlarını çalıp hani kendi öz çocuklarını bir değil iki kere ormanda açlığa terk eden anne baba var ya, onlara geri dönüp canlı canlı yakarak öldürdükleri cadıdan çaldıkları altınlarla mutlu bir şekilde yaşıyorlar.

İnsanın kanını donduran bir hikaye. Freddy’nin kabusları bile bu hikayenin yanında çocuk masalı gibi kalıyor diyesim var ama bir dakika… zaten bu bir çocuk masalı…?

Bu perspektifte kırmızı başlıklı kız, pamuk prenses ve sindirella masallarını yeniden değerlendirin. Aklınız çıktı değil mi?

Yine aynı jenerasyon ‘Jack ve sihirli fasulye’ masalını hatırlayın? Jack ve annesi çok fakirdir. Tek varlıkları olan ineği satmak için Jack pazara gider ancak yolda biri Jack’i ineğine karşılık sihirli fasulye vereceğini söyler. Jack fasulye karşılığında ineği verir. Eve gelip annesine avucundaki fasülyeleri gösterince anasından fırçayı yer ve annesi fasülyeleri pencereden dışarı bahçeye atar. Ancak fasulyeler gerçekten sihirlidir. Toprağa atılır atılmaz bulutlara kadar yükselen bir ağaç/sırık olur. Ağacın tepesine tırmanan Jack tepede yaşayan karı koca bir çift dev görür. Jack fakir ya, devin altınlarını çalar. Ağaçtan aşağı inerken dev peşinden gelir ancak Jack çoktan aşağı inmiştir. Ağacı keser, devrilen ağaçtan düşen dev ölür.

Ne kadar güzel değil mi? Altınları çal, devi öldür. Hep çocuklarımıza öğretmek istediğimiz mukaddes değerler…

Shiego Nozawa’nın sihirli fasulyeleri yok ama sihirli domatesleri var. Japonya’nın en saygıdeğer bilim adamlarından biri. Bir tek domates fidanında tam tamına 17000 domates yetiştirmeyi başarmış.

Bir fidanda 17,000 domates...

Topraksız tarım yapılabildiğini hiç duymuş muydunuz? Shigeo Nozawa, bir tek domates çekirdeğinden, denediği özel bir metotla, bitkinin genetiği ile oynamadan ve kimyasal gübre, hormon kullanmadan, bir fideden 17,000 domates (yanlış okumadınız on yedi bin) elde etmiş.

Solda sıradan bir domates fidesi görüyorsunuz. Bu fideden alınabilecek domates sayısı en fazla 15-20 adet. Sağdaki resim ise Nozawa’nın fidesi…

Nozawa geliştirdiği metoda Hyponica ismini vermiş.  Çok basit bir mantıkla hareket ediyor. Geleneksel tarım çevrenin bitkiyi kontrol etmesi prensibi üzerine kurulu. Nozawa ise çevreyi bitkinin ihtiyaçlarına göre değiştirmeyi seçmiş. Hepimiz topraksız tarım olmayacağını düşünürüz ancak Nozawa bitkilerin temel olarak karbondioksit ve güneş enerjisinin yanında su, mineraller ve tutunacak bir yere ihtiyacı olduğunu anlamış. Bu üç unsurun kendi içinde büyümeyi limitleyen şartlarını ortadan kaldırınca domates fidesi dev bir boyuta ulaşmış. Kökleri toprağa değil bir su tankına yerleştirmiş. Toprağın fiziksel limitleyici özelliği ortadan kalkınca alttaki resimde görüldüğü gibi bakın kökler nasıl büyümüş. İnanılır gibi değil ama sadece bir domates fidesinin kökü…

Bir fidenin 17000 domates yükünü taşıyamayacağı aşikar. Dalları desteklemek için resimdeki metal platformu kurmuş. Domates fidesi, bir ağaç gövdesi gib kalınlaşmış. 

Son olarak, Nozawa, suyu domatesin ihtiyacı olan minerallerle zenginleştirip sirküle ederek sürekli kontrol altında tutmuş. Minerallerin bu kadar önemli olması gerçekten inanılmaz. Aşağıdaki resimlerde domateslerde kalsiyum eksikliğinin sonuçlarını görüyorsunuz. Pazarda bu domatesi görsek ya hastalıklı ya da çürümüş diye düşünürüz. Aslında yenmesinde hiç bir sakınca yok. Sadece gelişim sürecinde kalsiyumu eksik kalmış.

Aşağıdaki fotoğraflar ise domates topraktan yeterince potasyum ememediği zamanki görüntü. Ben bu araştırmayı yapana kadar resimdeki domatesin cinsinin böyle alacalı olduğunu sanırdım. Çatlayan domatesi ise bereketle bağdaştırırdım, yani o kadar iyi bir domates ki büyümekten çatlamış diye düşünürdüm. Halbuki topraktan potasyum çekememiş.

Bitkiler için toprak, tutunacak bir yer, ayrıca mineral ve suya erişim kaynağı. Nozawa, domates fidesinin köklerini toprak gibi bir limitleyiciden kurtarmış, ihtiyacı olan mineralleri ve suyu sağlamış. İnanılmaz büyüyen domatesin dallarını metal çerçevelerle destekleyince 17000 domatesin ve devasa dallarının oluşturduğu fidan yerçekimine karşı koyabilmiş.

Bitkinin hayatı ihtiyacı olan üç unsurun limitleyicileri ortadan kalkıp ihtiyacı olanlar sınırsız miktarda ortamda olunca sıradan bir domates fidesinin gövdesinde 17,000 domates büyümüş.

Nozawa, domates fidesi devasa boyutlara ulaşınca en tepesine çıkmış. Yukarıda 7 başlı bir ejder görmüş. Ejderin gözleri elmasmış ve horlayarak uyuyormuş. (Ejderin gözleri kapalı ama Nozawa gözlerin zümrüt olduğunu anlamış). Adam Japon, hemen samuray kılıcını çıkarmış, ejder uyanmadan gözleri oyup zümrütleri almış. Ejderin gözleri zümrüt ise karnında neler vardır diye merak etmiş. Karnını boydan boya yarmış. İçinden kırmızı başlıklı kız ile büyük annesi çıkmış. Ejder uyanmadan karnının içini acı biber ve taşla doldurmuşlar ve dikmişler. Uykudan uyanan ejder biberlerin acısından alev püskürtmeye başlamış ve büyük anneyi kızartmış. Nozawa çok sinirlenip ejderin kafalarını teker teker koparmış. Kırmızı başlıklı kıza aşık olmuş, evlenip, zümrütler sayesinde zengin ve çok mutlu bir hayat yaşamışlar.

Gökten 3 domates düşmüş. Üçü de kesinlikle bu saçma masalı uyduran benim başıma…

Kabul edin ki denedim. Ancak psikopatlıkta Hansel ve Gretel’in hikayesine yaklaşamadım bile…

Okumaya devam et…

Bölüm 2: Fraktal varoluşun dayanılmaz hafifliği.

Kadının yaşadığı dram, ağırlığın değil hafifliğin dramıydı. Ona düşen şey yük değil, varlığın dayanılmaz hafifliğiydi.”

Milan Kundera

”Gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir.” 

O kadar karmaşık bir doğada yaşıyoruz ki varoluşun basit bir prensip üzerine kurulmuş olmasına ihtimal bile vermiyoruz. Basitlik bize değersiz geliyor. Karmaşıklık seviyoruz.

Fraktal geometrinin hayatımızdaki vazgeçilmez, “hafif ama değerli”, akıllara durgunluk verici yapısı….

Aşağıdaki şekillere benzer, birbirini sonsuz tekrar eden şekillere denk gelmişsinizdir.

Fractals | Brilliant Math & Science Wiki

Yukarıdaki eşkenar üçgen gibi ama farklı, basit bir şekil seçin. Bu şekli belli bir kurala bağlı olarak sürekli olarak tekrar edin. Tekrar sayısı artıp belli sayıya ulaşınca , ortaya çıkan yeni şekil ilk başta seçilen şekile benzeyecek. Büyük şekil, küçük şekil ile aynı ve büyük şeklin detayında sadece ana şeklin kendisi olacak.

Sadece basit bir eşkenar üçgen, daire ya da kırık bir çizginin tekrarlanması bile yukarıdaki şekilleri yaratabiliyorsa, daha karmaşık şekillerin yaratabileceği varyasyon, sonsuz sayıda değişik, inanılmaz güzel ya da inanılmaz çirkin örnekler oluşturabiliyor. Fraktal geometrinin yapabilecekleri basit şekillerle sınırlı değil. Canlı cansız doğadaki her varlığın ana yapısında görmek mümkün. Biraz doğadan örnek verelim.

Mineraller

Bitkiler

Bitkiler için o kadar çok ve göz alıcı örnek var ki inanın seçmekte çok zorlandım.

Mantarlar

Hayvanlar

Doğadaki canlı cansız, bitki, hayvan, kar tanesi, buz kristali, her şey yaradılışının özü olan şeklin atom atom, hücre hücre kendi kendini milyarlarca kere tekrarlaması ile meydana geliyor. Şeklin bütünündeki desen özündeki desenin aynısı ya da çok benzeri.

Bir Şey değişir Her Şey Değişir…

Bir şekil seçiliyor daha sonrasında tekrar yapısı ile ilgili bir kural – fonksiyon – kuruluyor, dönme açısı ve tekrar sayısı belirleniyor. Bu sayede kendi kendini tekrar eden ana şekil yeni desenler çıkarıyor.

Aşağıda aynı fonksiyona ve başlangıç şekline sahip üç fraktal göreceksiniz. Başlangıç şeklinin ne kadar sıradan ve şekilsiz olduğuna dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu üç örnek arasındaki tek fark, dönüş açısını belirleyen değerin üçünde de farklı olması. Yani aynı şekil, aynı fonksiyon ancak açı farklı… Dönüş açısının sadece bir derece değişmesi bile inanılmaz değişiklikler yaratıyor.

30 derece. Bu kadar biçimsiz ve asimetrik bir şekilden düzenli çiçek benzeri bir şeklin çıkması mucize gibi…

29 derece. Sadece bir derece değişti ama çiçek yerine sanki çiçekten bir kolye oluştu. Sadece bir derece değişikliğin sebep olduğu değişiklik inanılmaz boyutta…

3 derece…

Benoit Mandelbrot, fraktal geometriyi gerçek anlamda bilgisayar ortamına ilk taşıyan matematikçi. Yukarıdaki formülü denemiş. Aslında fonksiyon bu kadar basit olsa da çok kapsamlı matematiksel alt kümeleri var, negatif ve kompleks sayıları da içeriyor ancak prensip olarak yukarıdakilerle aynı. Kendini tekrardan ibaret.

Reference:

Dikkat ettiyseniz aynı formül tekrar etmesine rağmen tekrar ettikçe şekil değişiyor, alt unsurlar denizatı, spiral gibi şekiller alıyor ancak dönüp dolaşıp yine başlangıçtaki şekle ulaşılıyor.

Fraktal geometri canlı cansız bütün varlıkların yapı taşında var. Doğadaki her şey bir fraktal fonksiyon. Başlangıçtaki şekil, tekrar sayısına göre sonsuz sayıdaki varyasyonda sonsuz farklı kendine özgü şekle bürünebiliyor.

“Gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir.” 

Kundera kitabına Nietzsche’nin ‘ebedi yinelenme’ doktrini ile başlıyor. Doğada var olan her şey zaman içinde dönüşerek kendi kendini tekrar eder. Her tekrar kendisinde bir öncekinden bir şeyler barındırır. Yaşadığımız hayat daha önceki dönüşümlerin birikimlerini de içinde barındırır. Kundera birikimden kaynaklı varlığımızın ağırlığından kurtulmak adına bağlarımızdan, tabulardan ve ilişkilerden kurtulmanın varlığı hafifleteceğini öngörür.

Basit bir geometrik şekil “hafif” ya da Milan Kundera’nın tanımı ile değersiz olsa da şeklin çok sayıda tekrar edilmesi onu ağırlaştırıyor. Ağırlaşan şey değerli, işlevsel ve gerekli hale geliyor. Varlığını algıladığımız değerli, ağır ve gerekli her şeyin özünde aslında dayanılmaz bir hafiflik var.

Okumaya Devam et…

Bölüm 1: Yan yana duran iki atın poposunun genişliği, uzay mekiğinin ebatlarını belirliyorsa, Gutenberg şarap yapmak için üzüm ezerken matbaayı nasıl icat etti…?

“François, seni pinti domuz !…”. Güzel Esmeralda eteklerini biçimli kalçalarına kadar toplamış bir yandan bacaklarını yıkarken bir yandan da kocasına söyleniyordu. Öfkeden yanakları kızarmıştı. Kömür karası saçlarını başına sardığı bir bez parçasının altında toplamıştı ancak yine de birkaç iri dalgalı lüle kulaklarının hemen yanından dışarı taşmıştı. Birazdan içi pinot noir tipi kırmızı üzümle dolu leğenin içine girecekti. Ailesi bölgenin en iyi şarabını yüzyıllardır aynı yöntemle yapıyordu. Özenle yıkadığı ayaklarını temiz bir havluyla kuruladıktan sonra nihayet leğenin içine girmişti ve günlerce sürecek olan üzüm ezme işlemine başlamıştı. Üzümlerin çekirdekleri ve salkımların dalları narin ayaklarını çiziyordu. Çok yorucu ve zahmetli bu işlem günler sürüyor, her gece bacaklarının ağrısından uyuyamıyordu. Çevredeki şarap imalatçılarının neredeyse tamamı bu yöntemi bırakmış, şarap presi kullanıyordu. Kendi ailesinden başka bu işlemi ayaklarla yapan kalmamıştı. Kocası olacak olan o pinti mendebura defalarca yalvarmış ama şarap presi almaya ikna edememişti.

Şarap endüstrisi her zaman beni hayrete düşürmüştür. Ben peynir seviyorum ve peynirin bir kilosuna mesela $10 ödeyebilirim. Çok güzel bir peynir bulursam bunun için $20 dolar ödeyebilirim ancak istediği kadar zengin olsun mükemmel bir peynir için mesela $10bin ödeyen birini biliyor musunuz? Neden o zaman çok özel bir şişe şarap için $10bin ya da daha fazlası ödenebiliyor? Mükemmel bir pazarlama modeli… “Siz fakirler içemezsiniz ama ben zenginim içerim. Siz anca köpek öldüren için…”. Ya kullanılan jargona ne demeli. “Toscana vadisinin, güneşin 42 derece açıyla üzümleri olgunlaştırdığı, buruk ve fakat kekremsi, dolgun bir sepaja sahip, kırmızı dağ meyvelerinin notalarının şarabın aromasında hissedildiği, stabilize ancak bir miktar tanenli…” En nihayetinde fermante yani bozulmuş, çürümüş üzüm suyu değil midir? Şarapta olan ve peynirde olmayan muhakkak ki bir alkol unsurunu yadsımıyorum. Hiç bir erkeğin romantik bir akşam yemeğinde $10bin verip ayak kokan bir rokfor peyniri ile sevgilisini etkileyebileceğini düşünmüyorum ya da böyle bir trend yaratılabileceği iddiasında değilim. Ancak insanların çok para verdiği şarapların saçları kömür karası, kalçaları biçimli, narin ayaklı Esmeraldaların üzümleri ezdiği hayali içinde olduğunu tahmin ediyorum. Bu kadar para verdik. Üzümleri Abuzeddin Kıllıbacak ezecek değil ya?

Yukarıdaki tasvirden belki 10 belki de 100 yıl önce Esmeralda ile aynı kaderi paylaşan başka bir kadının baskıları ve muhtemel dırdırından bezen bir adamın çabaları sonucunda şarap presinin icat edildiğini tahmin ediyorum. Bu tamamen benim varsayımım.

Şarap presini bulan adamın ise yine muhtemelen zeytinyağı presine bakarken “acaba bu preste üzüm ezsek daha kolay olur mu?” diye düşünüp ilk denemeleri yaptığını yine tahmin ediyorum. Her icat için tetikleyici bir unsur yok mu? Ya benim uydurduğum gibi bir baskı unsuru ya da tembel bir insanın angaryadan kurtulmak için bedeni yerine beynini çalıştırması sonucu bir şeyler icat edilmiyor mu?

Esmeralda ve biçimli kalçalarının ya da sayın Abuzeddin Kıllıbacak’ın anlatmak istediklerimle direkt ilgisi olmasa da Esmeralda’yı üzüm ezmekten kurtaracak olan şarap presi uygarlığımızın seyrini değiştiren matbaanın önemli bir unsuru. Gutenberg şarap presinin ucuna kitap basmak için yazı kalıbı yerleştirip ilk matbaayı icat etmiş. Matbaa bulunana kadar katiplerin kitapları kelime kelime, sayfa sayfa yeniden yazmasından başka bir kopyalama yöntemi yoktu. Bu yöntem hem verimsiz hem de çok zahmetliydi. Dolayısı ile çok da pahalıydı.

‘Dıdısının dıdısı’ formatında ifade edersek; Gutenberg, muhtemelen kitap kopyalamaktan bezmiş bir katibin kendini kazıklamasına kızarak yine muhtemelen şarap ezen karısının dırdırından bıkmış bir adamın tahminimce şarap presinden bir kaç bin yıl önce yunanlıların keşfettiği zeytinyağı presinden esinlenerek icat ettiği şarap presinin ucuna yazı kalıbını ekleyerek bütün katiplerin işsiz kalmasına sebep olan matbaayı icat etmişti.

ABD’nin uzaya gönderdiği uzay mekiklerinin yakıt tanklarının genişliği bir tren vagonunun genişliği kadardır. Aslında NASA mühendisleri tankları çok daha geniş yapmak istemişler, ancak mümkün olamamış. Çünkü yakıt tanklarını fırlatma rampasına trenle göndermenin dışında bir yol uygun değil. Tren tünellerden geçmektedir. Tünellerin genişliği ise vagonların geçebileceği kadardır. Vagonlar 1,5 metre genişliğindeki tren rayları üzerinde gitmektedir.

Tren ilk olarak İngiltere’de kullanılmıştır. ABD’deki demiryolları ise İngiliz göçmenler tarafından inşa edilmiştir. İngiliz göçmenler, alışık oldukları demir yolu genişliğini yani 1,5metreyi seçmişler, vagonlar da ona göre İngiltere’dekilerle aynı ölçüde imal edilmiş.

Tren öncesi tramvay kullanılmaktaydı ve tramvay katarları atlar ile çekilmekteydi. İlk tren raylarını yapanlar tramvay yolu yapımcılarıdır ve tramvay yolunun genişliği de 1.5 metredir. Tren raylarının aralığı tramvay ile aynı ölçüde seçilmiştir.

Tramvay rayları arasındaki aralık belirlenirken ise at arabalarını iki tekeri arasındaki mesafe olan 1.5 metre esas alınmıştır.

At arabalarının iki tekerlek arasının 1.5 metre olarak tercih edilmesinin sebebi ise yüzyıllardır İngiliz topraklarından gelip geçen araçların tekerlek izlerinin bu ölçüyü ortaya çıkarmasıdır.

İngiltere’deki ilk yollar Roma İmparatorluğu tarafından kendi savaş arabalarının geçmesi için açılmıştır. Roma İmparatorluğu’nun ilk savaş arabaları yan yana getirilmiş iki atın çektiği araçlardır ve iki atın poposunun genişliği 1.5 metredir.

Sonuç olarak, uzay mekiğinin yakıt tanklarının ölçüsü yan yana getirilmiş iki atın poposunun genişliğine göre belirlenmiştir.

Kullandığımız her türlü aletin muhtemelen benzer bir ‘dıdısının dıdısı’ vardır. Biri bir şey yapmıştır, bir sonraki, olanın üstüne bir şeyler eklemiştir. Katman üstüne katman eklenerek ilk yapılan buluşun ana prensibi yararlı olsun olmasın son yapılanın hikayesinde belki de ana prensibinde bir yerlerde o ilk kullanılan dıdı bulunmaktadır. Kullandığımız her aletten evrim kuramına, kişiliğimizden salyangozun kabuğuna kadar her oluşumda bu prensip geçerlidir.

Nasıl ki kibirli insanoğlunun yarattığı teknolojinin en üst sınırlarını ‘bir anlamda’ temsil eden uzay mekiğinin yakıt tankları, taa Roma döneminden kalma önemsiz bir ayrıntının kıstasları üzerine yapılanmışsa, ya da şarap presinin çalışma prensibi uygarlığımızın gidişatını değiştiren matbaanın icadının ana unsuru olmuşsa, var oluşumuzun da tamamen aynı dinamiğe bağlı katman katman ama son derece yalın ve basit prensipler üzerine kurulu olduğunu görüyoruz.

Okumaya Devam et…