Bölüm 9: Zembereği kurmak

Hayvanlar ve böcekler yaşamak için ya bitkileri yiyor ya da diğer hayvan ve böcekleri.

Bir iki istisna dışında bitkiler yaşamak için diğer bitkileri, hayvanları ya da böcekleri yemiyor. Fotosentez yoluyla güneşten topladığı enerjiyi, havadan aldığı karbondioksiti,  topraktan aldığı mineral ve suyla işlemden geçirip yaşamını sürdürüyor.

Bitkiler hücrelerden oluşuyor, canlı.

Mineraller cansız.

Su da cansız.

Karbondioksit de cansız.

Tohumun toprakla buluşmasından itibaren bünyesine aldığı bütün ama bütün materyaller cansız ancak bir tohumdan canlı dev gibi bir ağaç oluşabiliyor. İçinde sadece canlı bir varlık nasıl olur da cansız varlıklarla beslenebilir ? Ortamda besleneceği canlı hiç bir şey yok! Bir domates gidipte yanda duran maruldan bir ısırık almıyor. Tohum toprağa düştüğü, köklerinin tutunacak bir mesnet bulduğu andan itibaren bünyesine giren dört şey var. Mineraller, su, karbondioksit  ve güneş ışığı. Bunların hepsi cansız…

Mineral nedir? Kalsiyum, potasyum, tuz, demir, fosfat vs. Toprak, kaya…

Kalsiyum dediğimiz mineral tebeşir tozunun bir türü. Potasyum aşağıdaki sarı taş. Karbondioksit ise karbon ve oksijen . Karbon nedir? kömür …

Yani bitkiler bildiğimiz tebeşir tozunu, demir tozunu vb mineralleri, su, havadaki oksijenli kömür, güneşten aldığı enerji ile prosesten geçiriyor ve kendi varlığını yani çilek, muz, lale, pırasa, kakao, bal kabağı, karpuz, ayçiçeğini oluşturuyor. Başka hiç bir şey yok.

Yediğimiz çilek, pırasa ya da muz da tebeşir, kömür, demir ya da toprak varlığına dair en ufak bir emare var mı? Tebeşir, kömür, demir ya da toprak tadı alıyor musunuz mesela?

15 dakikada fizik profesörü olduğunuz bölümde canlı cansız bütün varlıkların özünün aynı yapı taşı olduğunu yazmıştım. Hücrenin de yapı taşı atom, kayanın da, masanın da,  yani elektron, nötron, proton ve sonrasında amcaoğulları atom altı parçacıkgillerden oluştuğunu söylemiştim. Yani organik dediğimiz şey de aslında inorganik. Bir bitki tohum olma durumundan koca bir ağaç olma durumuna gelene kadar içine sadece tebeşir tozu, demir, fosfor, topraktaki diğer mineraller + su + havadaki karbon + güneş enerjisi giriyorsa demek ki kendisi de aslında tebeşir tozu, demir, fosfor, topraktaki diğer mineraller + su + havadaki karbon + güneş enerjisinin prosesten geçmiş halinden başka bir şey olamaz değil mi? Yani çilek diye yediğimiz aslında su, toprağın içindeki mineraller ve kömür.

Bitkilerin içeriğinin büyük çoğunluğu su, yaklaşık %70-80. Geriye kalanın ise %95-98i karbon.  Geriye kalanlar ise mineraller. Dolayısı ile o devasa ağaçlar, çalılar ya da çilek havadan yakaladıkları ve güneş enerjisi sayesinde işledikleri karbon ve sudan başka bir şey değildir. Bir de az biraz mineral…

Hayvanlar ve böcekler ise öncelikle bitkileri sonrasında ise birbirlerini yiyorlar. Demek ki bizler de domates yediğimizde belli bir formatın içine hapsolmuş taş toprak ve suyu yiyoruz. Yediğimiz taş toprak aslında… Ancak bizi daha çok ilgilendiren bu formatın içinde barındırdığı karbon… Bitkiler enerji kullanıp su ve minerallerle karbonu prosesten geçirip oksijen salıyor. Biz ise tam tersi oksijen ile besini yakıp karbondioksit, su ve enerji üretiyoruz.

Koyun eti yediğimizde ise; koyunun yediği de sadece çimen, ot. Çimen, ot da özünde taş toprak ve su… Dolayısı ile bizim kuzu pirzolasında yediğimiz taş toprak ve suyun başka formata çevrilmiş hali.

Hayvanlar ve böcekler, yapıları gereği daha fazla enerjiye ihtiyaçları var. Topraktan besin alabilecekleri bir kökleri, fotosentez yapma kabiliyetleri,  sabit, yerleşik bir yaşamları yok. Enerji depolamak zorundalar. Sahildeki yaratıkların sahip oldukları gibi bir zembereğe ihtiyaçları var.

Bitki yiyen bir canlı aslında bitkinin bünyesinde tuttuğu potansiyel enerjiyi sömürüyor. Bitki, fotosentez ile güneş enerjisini, karbon, mineral ve su ile formatını değiştirip bünyesinde tutuyor. Ot yiyen koyun -ki sabahtan akşama kadar ot yiyor- bütün gün yediği otla anca kendi ihtiyacı olan enerjiyi sağlıyor. Fotosentez yeteneği  ve suları toplayabileceği kökleri olmadığından enerji depolamak için yani sahildeki yaratıklar gibi zembereği kurmak için yediği otlardan topladığı besini yağa çevirip depoluyor.

Hain kurt ya da insan, koyunu yediğimiz zaman

  • bitkinin su, karbon ve mineraller yardımı ile depoladığı güneş enerjisini
  • yağa çevirerek depolayan koyunun
  • biriktirdiği enerjiyi vücudumuza aktarıyoruz.

Biz de aynı şekilde fotosentez yapamadığımız ve su ve minerallere ulaşabileceğimiz köklerimiz olmadığı için, (olsa da elde edeceğimiz enerji bizim ihtiyacımıza yetmeyeceği için) biz de koyundan ya da bitkilerden aldığımız enerjiyi ihtiyacımız için kullandıktan sonra kalanı yağ olarak depoluyoruz.

Sonuç olarak popomuzda ve göbeğimizde biriktirdiğimiz sadece taş toprak, su ve potansiyel enerji…Göbeğimizdeki ve popomuzdaki yağ bizim zembereğimiz.

Bütün canlıların yapı taşı bu anlamda taş toprak ve su. Başka bir girdi yok.

Okumaya devam et..

Bölüm 6: 15 dakikada itina ile fizik profesörü diploması verilir.

Kendim de dahil olmak üzere sağda solda iki satır bilimsel bir şey okuyunca her şeyi biliyorum diye havaya giriyoruz. Umarım doğru anlayıp, doğru aktarabiliyorumdur. Korkmayın ilgi çekici şeyler. İyi okuyun bunları sınavda sorarım.

Maddenin en küçük yapı taşı nedir, atom değil mi? Aferin…

Sadece maddenin değil, canlıların da… Canlıların yapı taşı hücre desek de hücreler de atomlardan oluşuyor. Atomun da daha küçük parçaları var.

Proton, Nötron, Elektron biraderler…

Atom altı parçacıklar yani elektron, proton nötron biraderlerin de altına inince garip garip isimleri olan quark, lepton, hadron, falan filan parçacıklar var. Ve fakat, daha da küçük parça aramaya başlayınca artık madde değil enerji seviyesine geliniyor.

Einstein’ın meşhur formülü de bu prensibi açıklıyor. Her madde ya da canlı organizma aslında enerji. Atom ve atomu oluşturan atom altı parçacıklar aslında titreşen tek boyutlu iplikçik-string gibi düşünebilecek enerji birimleri. Enerji iplikçikleri bir arada titreşince atom altı parçacıklara, atomlara, cisimlere, canlılara, insana, beyine dönüşüyor.

İlginç olan, canlı ve cansız her varlığın özündeki temel parçacıklar aynı. Organik ya da inorganik, her varlığın yapı taşı aynı elektronlar, atomlar.

Domates, kaya, su, arı, insan, kaplan, elmas, patates…

Algıladığımız canlı ya da cansız her şeyin ama her şeyin yapı taşı enerji ve aslında algıladığımız anlamda sert, elle tutulabilir madde olarak var değiller. En sert cisim olan elmasın bile %99.99999999 u boşluk. Cisimlere sertliğini veren atomların bir arada bulunup etkileşime girerek birbirleri ile bağ kurmaları. Moleküller arası bağın kuvveti, maddenin sertliğini belirliyor, içindeki atom kalabalıklığı değil…  

Örneğin, sandalyeye oturunca kaba etimizin atomlarını saran elektronlar ve sandalye atomlarının dış yüzeyindeki elektronlar birbirini itiyor. Öyle ki derimizdeki atomlar ile sandalyenin atomları birbirine değmiyor bile! Kısacası biz sandalyeye değil de sandalyenin elektronlarının üzerine oturuyoruz. Dokunma hissi, sandalyenin sert olması gibi özellik ve duyular işte böyle ortaya çıkıyor. Dokunma ve sertlik üç boyutlu bir cisimle temas ettiğimiz algısı uyandırıyor.

Özet olarak, canlı cansız bütün varlıklar titreşen enerji iplikçiklerinin birbirleri ile belli bir düzende kurduğu bağlar sonucu madde olarak algıladığımız varlıkları oluşturuyor. Bizim onları sert, yumuşak, kırılgan, sıvı, gaz vs olarak algılamamız tamamen iplikçilerin kurduğu bağlantıların sağlamlığı ile alakalı. E=mc2 formülü de bu olguyu açıklamaya yarıyor.

Canlı ya da cansız her varlık misket gibi atomların birbirlerine yapışması ile değil enerji iplikçiklerinin bağ kurup birlikte hareket etmesi ile var oluyor. Bağ ne kadar güçlüyse o kadar sert… Canlı ya da cansız farketmiyor… her ama her şeyin yapı taşı aynı…

Yukarıda yazdıklarımı anladınız değil mi? Anladınız ise aşağıda diplomanız duruyor…

Okumaya devam et…

Bölüm 5a: Bütün canlılar sahilde yürüyen yaratıklar mı?

Soru: Milan Kundera, hamam böceği, Abuzeddin Kıllıbacak ve Jack’in fasülye sırığının ortak noktası ne olabilir?

Bizmut, doğada kömür gibi bir formda ancak gümüş renginde bir element. Bu metal parçasını mutfağınızdaki ocağın üzerinde eritirseniz sağdaki şekli alıyor. Yapmanız gereken sadece ve sadece bir kabın içinde eritmek.

Isı uygulamak bizmutun yapısını öyle bir dizilime sokuyor ki, biçimsiz bir metal parçası köşeli sipirale benzeyen fraktal bir desen oluşturuyor.

Piramit (Romanesco) Karnabaharı, kar tanesi, eğrelti otu, salyangoz, bizmut kristali, ayçiçeği, karalahana, kaplumbağa, kozalak, deniz minaresi…

Doğadaki canlı cansız her varlık, özündeki basit modelin, kendine has fraktal fonksiyonuna göre  trilyonlarca  kez tekrarından oluşuyor. Basit modeldeki yapı taşı kendini ana yapı üzerinde mekanizması gereği sonsuza kadar tekrarlamak istiyor. Çevresel faktörlerin yani yer çekimi, ortamdaki kimyasallar, gazlar, enerji miktarı, mineraller, dış basınç, ortam sıcaklığı, desenin karakteristiği, organik ya da inorganik yapı taşının karakteristiği vb. unsurlar belli bir doyuma ulaştığı zaman canlı ya da cansız varlık denge durumunda kalıyor, artık büyüyemiyor, çoğalamıyor, kendini tekrar edemiyor.

Bizmut metaline sadece ısı etkimesi ile yapısının nasıl değiştiğini hatırlayın. Aynı prensip bütün varlıklar için geçerli.

Nozawa domateslerle yaptığı deneyde yukarıda bahsettiğim çevresel faktörlerin limitleyici etkilerini ortadan kaldırınca domates fidesi 17000 domateslik devasa bir fideye dönüşüyor. Fraktal fonksiyon kendini yeni limitlere göre yani metal çerçeve, su ve mineral tedariğinin sağladığı olanakların limitine kadar tekrarlıyor ve büyüyor.

Ya Teo Jensen’in yaratıklarına ne demeli? Bu PVC boruların canlı bir yaratık olmadığını söyleyebilir misiniz? Mekanik olarak bir karınca ya da hamam böceğinden ne farkı var?

İlk defa Piramit (Romanesco) karnabaharını görünce gerçek bir bitki olduğunu anlayamamıştım. Detayları bitki olamayacak kadar kusursuz, plastik bir kalıptan çıkmış gibiydi. Karnabaharın kendisi konik bir yapıda ancak kendini oluşturan parçalar da konik. Parçaları oluşturan küçük konikler de yine bütün karnabahar olarak gördüğümüz şeklin minyatürü.

Neden insan ve diğer bütün kompleks canlılar aynı mekanik prensip ile şekil bulmuş olmasın? Doğa harikası ya da doğadaki tuhaflık olarak gördüğümüz bu mantık neden evrendeki yaşamın ana prensibi olmasın? Kastım şu; madem ayçiçeği, piramit karnabaharı, salyangoz ve kaplumbağanın kendini tekrardan ibaret bir fraktal deseni var acaba bizler yani homo sapiens dahil neden dünyamızdaki bütün yaratıklar belli bir fraktal fonksiyona ve kendini tekrarlama mekanizmasına sahip Teo Jensen’in sahildeki yaratıkları olmayalım?

İnsanoğlunun görüntüsü ve yapısı Romanesco karnabaharı ya da ayçiçeği gibi net kendini tekrarlayan bir formatta değil. Yani ayçiçeği daha basit ve hafif. Bu sebeple fraktal fonksiyonun sadece bu tip canlılarda var olduğunu düşünebiliriz. Yani insan ya da  bir kaplanın anatomisine baktığımızda ayçiçeğinin çekirdek diziliminde olduğu gibi bir düzenlilik, tekdüzelik görmüyoruz.  Sebep DNA yapımızla ilgili. DNAmız, yapı taşımız olduğuna ve her ama her hücremizde olduğuna göre temel bir tek hücremizin çoğalması ve kendini çoğaltması, kendi trilyonlarca kere tekrarlaması insanı oluşturuyor. DNAmızın yani fraktal desenimizin daha karmaşık olması görüntümüzü tekdüze, yalın bir formatta olmaktan çıkarıyor. Görüntümüzün belli bir düzende olmaması aynı temel prensipte var olmadığımızı göstermez.

Mandelbort desenindeki süreçle beraber değişen farklı şekilleri hatırlayın. İnsan DNAsı üçgen gibi basit bir şekilden çok çok daha karmaşık olduğuna göre çıkan desen de çok daha aykırı bir formatta olması gerekmez mi? Üçgen kar tanesi deseni çıkarıyor, insan DNAsı insanın formunu, kaplan DNAsı da kaplan formunun ana şekli oluyor.

Başlangıç yani kendini tekrarlayan şekil ne kadar basit ise kendini trilyonlarca kez tekrar etmesi, işlevi düşük, daha az gerekli yani hafif bir yaratık ortaya çıkarıyor. İnsan genomu gibi içinde 300bin kod olan bir şekil ise ona göre daha karmaşık, daha işlevsel ve çok daha ağır bir yaratık ortaya çıkıyor.

Varoluşu hafif ya da ağır olsun, ayçiçeği, kalorifer böceği ya da insan… Neden ortalıkta dolanan Theo Jansen’in yaratıkları olmayalım?

Soru: Milan Kundera, hamam böceği, Abuzeddin Kıllıbacak ve Jack’in fasülye sırığının ortak noktası ne olabilir?

Cevap: Hafiflik

Okumaya Devam et…



Bölüm 3: Sahildeki yaratıklar?

Gregor Samsa, bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulur. İlk başta gördüklerinin gerçek olduğunu inanmak istemez ancak yatağından kalkmak isteyince buna inanmak zorunda kalır. O artık dev bir böcektir. Her sabah işe gitmek için bindiği tren saat altıda hareket etmektedir; bu yüzden en geç saat beşte uyanmak zorundadır. Ancak saate baktığında saatin hemen hemen yedi olduğunu görür. Kalkmak istemektedir ama artık ona yardımcı olacak kuvvetli bacaklarının yerinde birbirinden bağımsız hareket ediyormuş gibi görünen onlarca bacakçık bulunmaktadır.

————————–

Hava karanlık. Mutfağa girdiniz. Işıkları yaktınız ve yerde birkaç hamam böceği… Işık yandığı anda çılgın bir hızda ancak anlamsız bir paternde, zigzaglar çizerek kaçışmaya başladılar.

Bir balığın, hamam böceğinin ya da kertenkelenin yaşam amacı ne olabilir?

  • Yemek bul, bulamadıysan aramaya devam et,
  • Manita bul, bulduysan üre,
  • Seni yemeye çalışan varsa kaç.

Peki, bir balığın, hamam böceğinin ya da kertenkelenin varoluşundaki ulvi amaç ne olabilir?

Theo Jansen, Hollandalı, fizik eğitimi almış bir sanatçı. Plastik borulardan rüzgarla hareket eden yaratıklar yapmış.  Yaptıklarına kumsal yaratıkları (beach beast) adını vermiş.

Resmi internet sitesi https://www.strandbeest.com/ Incelemenizi tavsiye ederim.

Theo Jansen’in PVC hafif borulardan ürettiği yaratıklar rüzgar gücü ile hareket etmeye başlayınca sanki hareket eden canlı yaratıklar izlenimini veriyor. Kendi tabiri ile yürüyebilen iskeletler yaratıyor. Ancak sadece mekanik, yürüyen bir yapıdan farkı var. Önüne çıkan engelleri fark ediyor ve bünyesindeki basit bir düzenekle yön değiştiriyor. Rüzgardan maksimum yararlanmak için yaratıklar kendince yön değiştirerek rüzgarı daha etkili kullanabileceği yönde ilerlemeye çalışıyorlar. “Çalışıyor” ifadem sizi yanıltmasın. Bilinçli bir devinim değil. Yapılandırılması bu şekilde…

En önemlisi sahildeki yaratıklar bahsettiğim bu hareketleri bünyelerinde  yönetici bir mekanizma bulunmadan yapıyorlar. Yani yaratığın beyni yok. Sadece hareket etme güdüsü (aslında mekanizması) var. Hareket ediyor, engel çıkınca mekanizma yaratığın yönünü değiştiriyor, rüzgara göre pozisyon alıyor ve bütün bunları bir beyni olmadan yapıyor. Aynı bir bitki gibi ama kökleri ile bir yere bağlı olmadan, hareket edebiliyor…

Ayrıca düzeneklerin yapısında eski saatlerin zembereklerindeki gibi bir yay sistemi var. Rüzgar estiği zaman zemberek kuruluyor. Rüzgar durunca yaratık zemberekte biriken enerjiyi kullanıyor. Aynı canlıların yağ depolaması gibi. Yani rüzgar olunca hareket ediyor ama rüzgar yoksa da zemberekteki enerji kadar, rüzgar olmadan hareket edebiliyor.

Yaratıklar mekanik bir düzenekle suyu da algılıyor. Suyu algılayınca geri dönüyor.

Yaratıkların hiç birinde elektrik/elektronik bir düzenek yok.

Theo Jansen kendi sitesinde yaratıkların küçük boyutta olanlarını (aşağıda resimlerini ekledim) kendi tabiri ile yapının DNA kodlarını paylaşıyor. Kodları satın alıp 3 boyutlu printerda kendiniz üretebiliyorsunuz.

Özet olarak Theo Jansen,

  • Rüzgar enerjisini kullanarak hareket eden,
  • Önüne çıkan engelleri tanıyan ve etrafından dolaşan,
  • Enerji kullanımını maksimize etmeye dayalı bir yapısı olan ancak bu işlemleri yöneten bir beyni olmayan, 
  • Enerji depolama yeteneğine sahip olan, su ya da kaya gibi önüne çıkan farklı engelleri tanıyan,
  • Fraktal bir desene ve fonksiyona sahip olan

bir yaratığın bilgi kodlarını (DNA gibi) size email ile gönderiyor, siz de bu bilgiyi 3D printere yolluyorsunuz ve bu yaratık printerden çıkıyor. Siz monte ettiğiniz yaratığı rüzgara bırakıyorsunuz ve kendi kendine, parçalanana kadar hareket ediyor.

Denizanaları’nın kalp, kıkırdak, kemik, beyin ve gözü yok. Bunun yerine içinde elastik ve jölemsi bir madde bulunan iki katman hücreleri var. Işığı ve kokuyu algılayabilen gelişmiş duyuları bulunuyor. Genelde küçük balıkları suda yarattıkları dalgalanma sayesinde kendilerine doğru çekiyor ve yutuyor. Diğer balıklar gibi çiftleşmiyor ya da yumurtlamıyorlar. Eşeysiz üreme denilen bir tomurcuklanma şekliyle ürüyor.

Üreme becerisi haricinde Theo Jansen’in sahildeki yaratıklarının denizanası, hamam böceği ya da kertenkeleden farkı var mı? Peki, denizanası, hamamböceği ya da kertenkelenin yaşam amacı var mı? Ya sizin varoluş amacınız nedir?

Okumaya Devam et…

Bölüm 15: Hayalet kovalayan bebekler…

Bebekler ilk 6 aya kadar göremedikleri nesnelerin var olabileceğini düşünemiyorlarmış. Anneleri odadan ayrılınca bu yüzden çok ağlıyorlar. Çünkü annelerinin yok olduğunu sanıyorlar.

Cee oyunundan bu kadar keyif almalarının sebebi de bu olsa gerek. Yok olduklarını düşündükleri kişi bir anda geri geliyor ve mutlu oluyorlar.

Ya bebekler haklıysa, bakmadığımız zaman her şey gerçekten yok oluyorsa?

Kuantum profesörü olduğunuz bölümü hatırladınız mı?

  1. Biz bakmayınca dalga/enerji formunda ancak bakınca tanecik/bilye gibi davranıyorlar. Sanki bu parçacıkların bilinci varmış gibi biz bakınca misket gibiler, bakmayınca dalga formundalar.
  2. Kuantum boyutta geçmiş değiştirilebiliniyor.
  3. Dışarı çıkılması imkansız bir kutunun dışına çıkabilirler. Buna kuantum tünelleme denir.
  4. Evrende olası her yerde aynı anda iki yerde birden olabiliyorlar.
  5. Birbirlerine dolanabiliyorlar. Dalga formundaki ikiz elektronlar birbirinden çok çok uzakta dahi olsalar birini gözlemleyince diğeri ters yönde hareket edecek şekilde gözlemleniyor ve bu bilgi akışı ışık hızından daha hızlı oluyor. Buna kuantum dolanıklık deniyor.

Atom altı parçacıklar biz bakmayınca dalga yani hayalet gibi ancak biz gözlemleyince tanecik formunda… Bu yorumdan yola çıkarak, ben, bakmadığımız sürece bütün bu parçacıklar dolayısı ile cisimler, canlılar vs dalga halinde titreşip, zaman mevhumunun olmadığı bir boyutta, sadece olasılıkların potansiyel olarak var olduğu bir ortamda, var olup olmayacakları ya da ne formatta belirecekleri konusunda beynimizin karar vermesini beklediğini düşünüyorum. Yani bebekler endişe etmekte haklılar. Gözlemlediğimiz, karar verdiğimiz anda materyalize oluyorlar. İlgilenmediğimiz anda her yerde olabilirler.  Aslında hiçbir yerde değiller. Çünkü bir şey değiller. Madde değiller.

Madde ya da canlı olarak algıladığımız her şeyin aslında enerji ve atom altı parçacıkların kurduğu bağlar sonucu madde olarak hissettiğimiz şeyler olduğunu hatırlatmak isterim. Madde dediğimiz varlıkları enerji topluluğu, madde olarak algılamamızın sebebi de atomların aralarında kurduğu bağların kuvveti ile  nitelendirirsek, baktığımız anda var olmaları bakmayınca yok olmaları sağlam bir mantığa oturmuş olacaktır. Çılgın ama mantıklı …

Bir benzetmeyle düşüncemi açıklamaya çalışayım. Bilgisayar ekranında araba yarışı oynadığınızı düşünün. Koltuğunuzda oturuyorsunuz ama ekranda her şey hareket ediyor ve çok hızlı hareket ettiğinizi sanıyorsunuz. Hâlbuki ekrandaki bazı noktalar sadece ve sadece yanıp sönüyorlar. Ya da oyunda bir evde olduğunuzu ve bir odadan öteki odaya girdiğinizi hayal edin. Gerçekte fiziksel bir hareket söz konusu mudur? Yine sadece ekrandaki ışıklar yanıp sönmektedir, ancak, oyunda dahi olsa duvarın içinden geçemezsiniz. Ben birileri tarafından yaratılmış bir bilgisayar oyununun parçası olduğumuza inanmıyorum. Sadece kolay anlaşılması için bu örneği veriyorum.

Şimdi de yaşadığımız/algıladığımız hayatı 3 boyutlu ve aynı zamanda kafanızı da içine sokabildiğiniz bir ekran olarak düşünün. İşte algıladığımız dünya bu. Kafamız ekranın içinde, saniyede onyüzbin milyon adet 3 boyutlu fotoğraf ÜRETEN ve çeken bir beynimiz var. Aslında her bir parçacıkta kâinatın bütün detaylarının kod olarak kayıtlı olduğu holografik bir ortam olduğu bir durum var ama bu detaya girmek istemiyorum. Konu karışacak…

Bir ormanda yürürken bir yol ayrımında olduğumuzu düşünelim. Sağdan gidersek karşımıza çıkacak seçenekler, yeni yol ayrımları, aslan-kaplan vs ve soldan gidersek karşımıza çıkacak olan bambaşka seçenekler (belki de kuantum masöz) olacaktır. Kuantum mekaniği bu seçimler ve sonrasındaki kırılımlar ile ilgili biz seçim yapana kadar potansiyel yani dalga formunda paralel evrenler oluştuğunu söylüyor. Yani sağ tarafa gidersek kedi canlı, sola gidersek kedi ölü gibi. Her iki paralel boyutun birbirinden bağımsız şekilde aynı anda devam ettiğini söylüyor.

Bu konu ile ilgili pek çok bilimsel yorum, felsefi görüş, film vs var ancak bir fikir birliği yok. Benim kafama yatan yorum ise biz seçene kadar bahsettiğimiz potansiyel paralel boyutlar sanal olarak var ve beynimiz bunlardan birini seçince bu boyutu tekilliyoruz, diğerleri yok oluyor.

Virtual Reality Gözlükleri ile oynanan oyunlar gibi… Bir odanın içindesiniz gözlüğün ekranında ışıklar yanıp sönüyor, karşınızda bir zombi var. Zombiyi öldürüyorsunuz ve sonraki odaya geçiyorsunuz. Odanın kapısını açtınız yeni odaya girdiniz. Eski odaya ne oldu? Oyunda eski odayla ilgili bilgi bilgisayarın bir kenarında saklandı, eski odanın oluşturduğu 3 boyutlu imaj yok oldu ve yeni odanın görsel durumu ile ilgili bilgiler doğrultusunda hayali yeni bir oda oluştu. Hayali olsa da üstüne yürüyünce duvara çarpıyorsunuz öyle değil mi? Yani duvarın içinden geçemiyorsunuz. Fiziki olarak sizi engelleyecek bir şey var mı? Yok… Ama yine de geçemiyorsunuz…

Ben gerçek hayatın da öyle olduğunu düşünüyorum. Bulunduğumuz odayı fiziki olarak hissediyoruz, yere basıyoruz, duvarın üstüne yürüyünce çarpıyoruz… Ancak zemini oluşturan yer karosu ve duvar ve masa ve masanın üstünde duran elma ve sehpa ve koltuk ve en önemlisi BEN hep aynı hammaddeden yani atom altı parçacıkgillerden oluşuyoruz ki özünde hepsi enerji. Biz bakınca misket, biz bakmayınca hayalet bir olasılık ihtimali. Kısaca odadan çıkınca oda dahil içindeki her şey yok oluyor. Aslında odadan da çıkmıyoruz. Araba yarışındaki gibi yeni bir oda bize geliyor.

Schrödinger’in kedisi ile ilgili kısmı hatırladınız mı? Hani kutunun içinde bir kedi vardı ve kutunun kapağı açılana kadar kedinin hem canlı hem de ölü olduğu iki paralel evren bizim kutuyu açmamızı bekliyordu… Kapak açılana kadar kedi hem ölü hem de canlı, açılınca ise kediyi ya ölü ya da canlı olarak görüyoruz. Seçtiğimiz boyut ile yaşamımıza devam ediyoruz ancak diğer boyut yok oluyor. Ya da ne olduğunu bilmiyoruz ancak bizim artık o hayalet olasılık boyutuyla ilişiğimiz kesiliyor. Benim bu blogu yazarken aradığım, kedinin ölü ya da diri olduğu durumu ‘seçen’ mekanik nasıl işliyor. Kalemi her yere bıraktığımda, kalem yere düşüyorsa ve bunu belirleyen bir doğa kanunu varsa, kedinin ölü ya da diri olarak devam etmesini sağlayan da bir doğa kanunu, prosedürü, algoritması olması gerekir. Mekaniğin nasıl çalıştığını anlarsak, bilinçli olarak bunu değiştirebilir miyiz?

Okumaya devam et…

Bölüm 14: Ahmaklar için sahanda yumurta pişirme rehberi.

Algoritma, Akış diyagramı, yani bir problemin çözülmesi için takip edilmesi gereken yol. Bir konunun nasıl çözülmesi gerektiği ile ilgili adımları bir kağıda adım adım döktüğünüz zaman bir algoritma yazmış olursunuz.

Mesela sahanda yumurta yapmak için yandaki Algoritma yazılabilir.

Afiyet olsun. Algoritma yazdınız. Bilgisayar programcılarının yaptıkları da budur. Bir olayı doğru sırayla adım adım detaylandırıp bir program yazarlar. Programın taslağı da algoritmadır. Ancak işleri o kadar basit değil. İlk adımı ele alalım.

Ocağı yak; yakma işlemini yapacak olan çakmak çaktı mı? Tüpten gaz geldi mi? Sıcaklık tanımı yapılmamış yani kısık mı yoksa çok mu açık olacak?  Tüpte yumurtanın pişmesine yetecek kadar gaz var mı? Tüp, gaz kaçırıyor mu, ortamda gaz kokusu var mı? Öyle ya yumurta yiyeceğiz diye mutfağı havaya uçurmamak lazım.

Yandaki detaylandırma sadece birinci adım içindi… Bir bilgisayar programcısının bu ve bunun gibi yüzlerce binlerce olasılığı önceden düşünerek detaylandırması, adım adım her olasılık için bir çözüm bulması gerekiyor. O yüzden bir süre sonra şirazeleri kayıyor. Hesaplanamayan bir olasılıkta program hata veriyor. Yani bilgisayar hatası dediğimiz şey aslında bilgisayar programcısnın dikkate almadığı bir detay. Bilgisayarlar hata yapmıyor, sadece algoritmalar yeterli değil…

Şimdi aynı algoritmayı biraz daha detaylandıralım. Altını çiziyorum, sadece biraz detaylandırılmış hali…

Acemi bir programcı yukarıdaki basit versiyonu yazıyor. Uygulamaya geçince her zaman bir problem çıkıyor. Programcı sıkıntıyı anlıyor, gerekli sorgulamaları ekliyor. Ne kadar çok deneyim yaşanırsa algoritma o kadar sorunsuz çalışıyor.

Bisiklet sürmenin, araba kullanmanın, burun karıştırmanın, kafayı kaşımanın ya da yazı yazmanın da bir algoritması var. Yaptığımız her hareket topluluğunun algoritması yazılabilir. Sırasıyla yapılacak her hareket adım adım sıralanabilinir. Kimisi çok karışık kimisi çok basit…

Bahsettiğim prensibin sadece bisiklete binmek, yazı yazmak, araba kullanmak gibi motor hareketlerde değil hayatımızdaki bütün unsurlarda geçerli.

Yaşadığımız bütün deneyimler bilgisayarımızda yani beynimizde katman katman üstüne eklenerek, sabitler netleşip, aynı şekilde tekrarlanmayanların silinmediği ancak silikleştiği bir düzenekte kayıt ediliyor. Her yaşanan aksaklıkta, hatayı düzeltebilecek akışı bulduğumuz anda algoritmamız kendini geliştiriyor. Ancak bulana kadar bazen defalarca deneme yapmak zorunda kalıyoruz.  Tekrar bisiklete binme ihtiyacı duyduğumuzda algoritmayı çağırıp kullanıyoruz. Kullandıkça sabitler daha da netleşiyor, tekrar olmayanlar birbiri içine girip silikleşiyor.

Bir programda ne kadar çok sabit varsa yani Polaris’e bakarken ağaçta görüntüde ancak oraya daha sonra bir vazo da koyarsak bu sefer vazo sabitlerden biri haline geliyor. Programın işlevselliğine ne kadar değer katıyorsa sabitliği o kadar pekişiyor.

”Gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir.” 

Milan Kundera

Basit bir detay “hafif” ya da Milan Kundera’nın tanımı ile değersiz olsa da detayın çok sayıda tekrar edilmesi onu ağırlaştırıyor. Ağırlaşan şey değerli, işlevsel ve gerekli hale geliyor. Varlığını algıladığımız değerli, ağır ve gerekli her şeyin özünde aslında dayanılmaz bir hafiflik var.

Bölüm 13: Tekrar, tekrar ve yine tekrar…

Aşağıdaki resim Long Exposure fotoğraf tekniği ile çekilmiş, resim değil gerçek bir fotoğraf. Çizgi helezon şeklinde görünen ise yıldızların ta kendisi.

Bu teknikte fotoğraf makinası hareketsiz bir objeye sabitleniyor ve saatlerce artarda çekilen fotoğraflar pozları üst üste bindiriliyor. Yukarıdaki fotoğrafta ağaç ve Polaris ( Kutup yıldızı) sabit iki obje. Yıldızlar, 6 saat boyunca kendi ekseni etrafında dönen dünyanın hareketi sebebi ile baktığımız noktaya göre yer değiştiriyor. Fotoğraf makinası hareketi üst üste bindirince resimdeki görüntü oluyor. Kutup Yıldızının konumu öyle bir pozisyonda ki Kuzey Yarı kürede nereden bakarsanız bakın aynı noktada gözüküyor. Bu yüzden girdabın merkezi gibi görünüyor.

Kutup yıldızı neden sabittir? Dünya’nın kendi etrafında dönerken gece yıldızlar da hareket ediyor olarak görünür. Halbuki dönen sadece Dünya’dır. Dünya kendi ekseni etrafında dönerken, yıldızlar da bu eksenin etrafında dönüyormuş gibi görünür. Kutup yıldızı/Polaris ise hemen hemen bu eksenle aynı doğrultuya denk düştüğünden gece boyunca sabitmiş gibi görünür.

Aşağıdaki resimde ise sadece 8sn lik bindirme var. Resimde hareket eden insanlar bulut gibi bir görüntü veriyor.

Bu resimde bindirme 12 sn…

Görüldüğü üzere süre uzadıkça hareket eden insanlar silikleşiyor, yok oluyor. Bu fotoğraf tekniği karanlık ortamda daha da başarılı çalışıyor.

Deniz Fenerinin 2 dakikalık fotoğrafı…

6 dakikalık pozlama…

Sadece ağaçlar sabit…

Gözümüz “Camera Obscura” yani fotoğraf makinasındaki karanlık oda mantığı ile çalışıyor. Nesneler gözümüzdeki mercekten geçerek gözün içindeki karanlık odada aynı yandaki resimdeki gibi ters olarak şekil alıyor. Daha sonra beynimiz bunu ters çevirip algıladığımız hale dönüştürüyor. Gözümüz özünde yukarıdaki fotoğrafları çeken kameradan farklı değil. Aynı fizik prensibini kullanıyor.

Beynimizin fotoğrafçılıktaki Long Exposure (LE) tekniği ile yaşamamızı kurguladığını düşünüyorum. Sadece görüntü değil bütün deneyimlerimiz dolayısı ile geleceğimiz de aynı tekniğe bağlı fizik kuralı üzerine kurulmuş olmalı. Yaşadığımız her şeyi LE olarak kayıt altına alıyor olabiliriz. Fraktal desen yaşadığımız olaylardaki çekilen resimlerin üst üste bindirilmesi ile oluşuyor. LE fotoğraflardaki gibi aynı unsur ne kadar sabit kalıyorsa o kadar çok netleşiyor. Bir şeyi ne kadar çok aynı şekilde yapıyorsak o kadar sabitleniyor. Diğer detaylar silikleşiyor.  O yüzden bisiklet ya da araba kullanmayı, geçtiğimiz yolları unutmuyoruz. Bisiklet kullanmanın fotoğrafı değil, bütün duyu organlarımızın yaşadığı şeyler üst üste bindirilerek kayıt ediliyor. Tekrar edilmeyen unsurlar silikleşiyor, bulutlanıyor. Çok tekrarlanan sabit kalıyor, derinleşiyor, diğer detaylar silikleşiyor. Böylece mesela bisiklet kullanma ile ilgili fraktal desen yani algortima oluşuyor. Bahsettiğim sadece gördüğümüz şeyler değil, tüm deneyimlerimiz, duygularımız.

Konuyu basit iki boyuta indirip prensibi açıklamak için ilk fotoğrafı tekrar inceleyelim.

Polaris ve ağaç iki ana sabit. Pozlama yüzlerce kere tekrarlandığı için net durumdalar. Bu fotoğraf iki boyutlu ancak içinde zaman süreci içindeki hareketi de kaydetmiş durumda. Resim iki boyutlu. 3 boyutlu olmadığı için derinlik kayıt altında değil.

Yaşadığımız bir olay sırasında yaşanan bütün deneyim beyne kaydediliyor. Bisiklet kullanmayı öğrenirken tekrar ettikçe kullanma sırasında yaşadığımız deneyimin sabitleri üst üste geldikçe iyi ya da kötü öğrendiğimiz bilgi pekişiyor değil mi? Benim kastım da tam bu. Tekrar ettikçe sabit unsurlar tekrar nedeni ile pekişiyor. Bisiklet kullanma algoritmasında bizi dengede tutan unsurlar sabitleniyor. Diğer deneyimler sabit olmadığı sürece üst üste binen hareket resimleri olduğu sürece silikleşiyor, yok oluyor ve unutuluyor. Sabitler ise perçinleniyor. Bisiklet kullanma programının ana unsurunu oluşturuyor.

Peki Algoritma nedir?

Okumaya Devam et…

Bölüm 12: Beynimizdeki kediler…

Kafatasımızın içindeki süngerimsi, buruşuk, löp löp duran o yağ/protein parçası aslında kocaman bir kuantum bilgisayarı. Bütün işlerini, kedilerin aynı anda hem canlı  hem de ölü olduğu bir ortamda yapıyor.

Beynimizdeki nöronlar kuantum bilgisayarının işlemcileri oluyor. Bunlardan yaklaşık 100 milyar tane var. Birbirlerine yukarıdaki resimdeki gibi bağlılar. Nöronların üzerinden televizyonu, tost makinasını ya da elektrik süpürgesini çalıştıran aynı elektrik yani elektronlar geçiyor. Cisimlerin, hücrelerin ve her şeyin yapı taşında bulunan ve elimizi prize sokarsak bizi eşekten düşmüş karpuza döndüren elektronlar beynimizi de çalıştırıyor. Bir bilgisayar gibi beynimizi çalıştırıyor, kararlar veriyor, uyguluyor ve yönetiyor.

Bu kadar karmaşık bir arap saçına benzemesinin evrim sürecindeki gelişimi sırasında DNA mızdaki bütün atalarımızdan gelen ve üst üste eklenen katmanlı yapısı. Aslında üç tane beynimiz var.

Sürüngen beyin, Limbik sistem ve en sonunda da Neocortex.

Üç katman olmasının sebebi, milyarlarca yıllık evrim boyunca atalarımızdan ki tek kasıt, maymunlar ile olan ortak atalarımız değil, çok çok daha geriye sürüngenlerin dünyamıza hakim olduğu dinozorlar döneminden bile eski zamanlardaki yaratıkların üzerimizde kalıtsal olarak izleri var. İlk yaratıklardan sahip oldukları beceriler ve başarılı deneyimler sonucunda hayata uyum sağlayabilmiş ve çoğalabilmiş olanları sahip oldukları özellikler 4 milyar yıl süresince nesilden nesile bize kadar ulaştırdılar. Bu sayede onların hayatta kalmalarını sağlayan deneyimler bize hani cep telefonu satın aldığınızda içinden çıkan ve her telefonda olan aplikasyonlar var ya, onun gibi ‘default’ olarak geliyor.

Reptilian yani Sürüngen beyin evrim sürecinde ilk oluşan beyin. Yemek, içmek, barınmak, üremek gibi konularla ilgilenir. İlk sürüngenlerden milyarlarca yıl boyunca üst üste miras kalarak  perçinleşen deneyimler ve yetenekler sayesinde her insan bu temel gereksinemlerini sürüngen beynin dürtülemesi sonucu arar ve giderir.

Limbik sistem, duygusal beyindir. Hayal kurar, korkar, acı, sevgi, aşk… kısaca mantık dışı olan her şey bu beyin katmanındandır. Bütün korkularımızın sebebi Limbik sistemdeki koruma mekanizmaları kaynaklıdır.

Neocortex ise mantık beyni… Beynin üstündeki buruşuk katman… Homo sapiens olarak diğer canlılardan farklı olmamızı sağlayan, problem çözen, mantık konularından sorumlu.

  • Üç katman olması yetmiyormuş gibi, aynı zamanda sağ ve sol lob olarak iki bağımsız ancak simetrik parçadan oluşuyorlar.
  • Loblar gerekirse tek parça olarak da çalışabiliyor. Mesela bir kaza sonrası sol lobu hasar görmüş bir beyinde sol beynin yaptığı işleri sağ beyin üstlenip yapabiliyor.
  • Her üç katman beyin ve onların sağ ve sol lobları bir olay karşısında kendi deneyimleri, hafızası ve görev tanımına göre bir yorum yapıyor. Bunların arasından baskın olan öne çıkıyor ve onun dediği uygulanıyor.
  • Lisede öğrendiğimiz id, ego ve süper egoyu hatırladınız mı? Bunların birbirleri ile çatışması tamamen bu çok katmanlı yapıdan kaynaklı.

Her iki lobumuzun birbirinden bağımsız ama iletişim içinde kendi hafızası var. Olayları kendi bakış açılarına göre kaydediyorlar. Ancak olaylar hakkında beraber çalışıp yorum yaparak  ortak kodlama yapıyorlar. Sağ beyin daha negatif. Korku merkezi çok aktif. Sol ise mantık çerçevesinde yorum yapıyor.

Mesela bir yol ayrımındayız ve sağdan mı gideceğiz yoksa soldan mı?

Bu olayla ilgili kararımızı iki ayrı karar merkezi sağ ve sol beyin aynı anda karar veriyor. Her birinin ayrı bakış açısı var. Hem sağ hem de sol lob içlerindeki 3 katmanın (sürüngen, limbik, neocortex) totalde onlarca değişik bakış açısı, algoritma ve deneyime dayalı yorumu üzerinden değerlendirme yapıyorlar. Sonuçta baskın olanın dediği oluyor ve sağa ya da sola sapıyoruz.

Beyindeki bütün işlemleri nöronlar yaptığına göre,

Nöronlar da elektronlarla iletişim kurduğuna göre,

Elektronlar da tamamen kuantum dünyasının varlıkları olduğuna göre,

Beyin diye adlandırdığımız tel yumağının içinde beynin bütün parçalarının olayları farklı yorumlamasından ayrı, Schrödinger’in kedisi gibi, kedilerin hem ölü hem de canlı olduğu, zamandan ari bir ortamda, sonsuz sayıdaki olasılıklar içinden birini seçip, o seçime göre hareket ediyoruz.

Okumaya devam et…

Bölüm 8: Madem fizik profesörü oldum neden kuantum profesörü de olmayayım?

Kuantum düşünce, kuantum nefes, kuantum dokunuştan sonra kuantum masajı da internette gördükten sonra masör/z lerin, benim ve herkesin kuantumu tam olarak anladığı ancak teorik fizik profesörlerinin anlamadığı ortaya çıkıyor. Bu yazıyı okuyunca siz de benim gibi ordinaryüs kuantum profesörü olacaksınız, merak etmeyin… Anlatmak istediğim konunun önemli bir parçası.

Varlıkları görüyoruz, hissediyoruz… Mesela sehpanın ayağına ayacığınızın serçe parmağını çarptığınızda sehpanın orda olduğunu ‘hissetiniz’ değil mi? Hiçbir varlık ‘varmış gibi’ yapmıyor. Orada… Biliyoruz… Sehpa ya vardır, ya yoktur… Aynı anda hem var olup hem de var olmama durumunda olamaz. Hatta aynı anda iki ayrı mekânda da bulunamaz, öyle değil mi? Siz öyle sanın…

Atom altı boyuttaki elektron, proton, nötron biraderlerden bahsetmiştim ya… onların dünyasında aşağıdaki kurallar geçerli.

  1. Biz bakmayınca dalga/enerji formunda ancak bakınca tanecik/bilye gibi davranıyorlar. Sanki bu parçacıkların bilinci varmış gibi biz bakınca misket gibiler, bakmayınca dalga formundalar.
  2. Kuantum boyutta geçmiş değiştirilebiliniyor.
  3. Dışarı çıkılması imkansız bir kutunun dışına çıkabilirler. Buna kuantum tünelleme denir.
  4. Evrende olası her yerde aynı anda iki yerde birden olabiliyorlar.
  5. Birbirlerine dolanabiliyorlar. Dalga formundaki ikiz elektronlar birbirinden çok çok uzakta dahi olsalar birini gözlemleyince diğeri ters yönde hareket edecek şekilde gözlemleniyor ve bu bilgi akışı ışık hızından daha hızlı oluyor. Buna kuantum dolanıklık deniyor.

PEKİ HER AMA HER ŞEYİN İÇİNDE ELEKTRON YOK MU? BİZ BAKMAYINCA MASA SANDALYE DOMATES PATATES YOK OLUP DALGA FORMUNA MI DÖNÜŞÜYOR?

CEVAP : EVET

Elektronların bilinci yok. Bizim baktığımızı nasıl anlıyorlar? Elektronları kandırmaya çalışıyorlar. O sırada ortamda gözlemci bulunmuyor ama onun yerine kamera koyup kayıt ediyorlar. Kayıtlar incelenince de aynı sonuç alınıyor.

İçinde bulunduğumuz ikilemi irdeleyelim. Foton, elektron gibi parçacıklar biz baktığımız zaman tanecik mesela bir bilye gibi hareket ediyor, bakmadığımız zaman ise dalga şeklinde kütlesi olmayan bir hayalet gibi hareket ediyor. Böyle bir durum söz konusu ise elinizde tuttuğunuz kitap ya da telefon siz baktığınız zaman madde oluyor, çünkü elektronlar parçacık halinde davranıyor ancak siz elinizden bırakıp bakmadığınız zaman ise maddeyi oluşturulan elektron familyası dalga formatına geçiyorsa kitabı oluşturan her bir elektron dalga formatına geçmesi gerekeceği için  kitabın tamamının da yok olması gerekmez mi?

Schrödinger yukarıdaki absürd hikayenin yanlışlığını kanıtlamak için bir düşünce deneyi tasarlıyor. Deney teoriyi yanlışlayacağına, olayın anormalliğini doğrulayıp, Schödinger’in olayı formülize etmesini sağlıyor.

Schrödinger, hayali deneyinde, bir kediyi hertarafı tamamen kapalı bir kutunun içine koyuyor. Kutunun içinde bir radyoaktif bir madde var. Belirsiz bir düzende elektron salıyor. Elektron salınınca, düzeneği çalıştırıyor, düzenek zehir şişesini kırıyor ve zavallı hayvan ölüyor.

Schrödinger der ki bu deney sırasında kutu kapalı olduğuna göre gözlemlenmediği sürece radyoaktif ışıma dalga formunda kalacaktır. Yani dedektörü çalıştıramayacaktır. Dedektörün çalışması için elektronun bilye gibi olması gerekir. Bilye olması için gözlemciye ihtiyaç vardır. Ancak zamanı gelince radyoaktif madde ışıma yapmıştır. Bundan da eminiz. Birisi kutuyu açana kadar elektron tanecik formuna dönüşemeyeceği için, kedinin hem canlı hem de ölü olduğu durumu yan yana, paralel olasılık boyutlarında eşit oranda bulunacaktır.

Kutu açılana kadar kedi hem canlı hem de ölüdür.

Kuantum Tünelleme: Yine bir kutunun içine kedi yerine bu sefer pinpon topu koyalım. Kutunun hertarafı kapalı olsun. Topun kutunun dışına çıkması mümkün değildir, öyle değil mi? Kuantum mekaniği, topun, dışarıya çıkması imkansız olan kutunun dışına çıkabildiğini söylüyor. Tabi pinpon topundan kasıt aslında atom altı parçacıklar.

Kuantum dolanıklığı anladınız mı? Anlamadınız değil mi? Daha basit bir anlatımla ikiz kardeşlerden biri Almanya’da diğeri Çin’de olsun. Almanya’daki kardeş sol elini kaldırdığı anda Çin’deki kardeş de sağ elini kaldırıyor. Çin’deki kardeş, Almanya’daki kardeşin ne yaptığını nereden biliyor ve bu bilgiyi nasıl ışık hızından daha çabuk elde ediyor?

Kuantum boyutta geçmiş değiştirilebiliyor. Uydurmuyorum… Gerçekten değiştirilebiliyor. Hiç o detaya girmeyelim. Zaten ben de pek anlayamadım. Kimsenin de anlayamdığını ancak matematiksel olarak mümkün olduğunu görüyorum. Siz böyle bilin yeter.

Eğer yukarıda yazılanlardan hiç bir şey anlamadıysanız, çok aferin, bu iyi bir şey. Anlamış olsaydınız zaten kuantum mekaniğini anlamamış olurdunuz.

Okumaya devam et…

Bölüm 7: Zaman

Aristo zamanın evrendeki değişim ya da hareketin bir ölçüsü olduğunu savunur. Yazmış oluğu ‘Fizik’ adlı kitabında cevabını vermediği bir tür bilmece gibi inceler zamanın tanımını.

Zamanı Geçmiş, Şimdi ve Gelecek olarak düşünürüz.

Şimdi’nin nasıl bir zaman aralığı olduğunu düşünmeye çalışın. Şimdi, Geçmiş ile Gelecek arasındaki geçiştir, geçmiş ile geleceği ayıran sınırdır, zamanın bölünemez bir noktasıdır. Yani Şimdi diye tanımlanabilecek bir olgu yoktur. Şimdi aslında bizim çok yakın geçmiş algımızdır.

Şimdi dediğimiz durumda Geçmiş dediğimiz şey yok olur. Daha önceden vardı ancak şu an yok.

Gelecek dediğimiz şey de Şimdi diye algıladığımız durumda yoktur. Bir süre sonra var olacaktır ama Gelecek de Şimdi durumunda yok.

Geçmiş, bir zamanlar vardı ama şimdi yok. Gelecek, ileride var olacak ancak O da Şimdi yok, Şimdi diye bir şey ise hiçbir zaman var olmamıştı.

Zaman, hiçbir şeyin, var olmayan bir şeyi, var olmayacak başka bir şeyden ayırdığı şeydir.

Aristo’ya göre, Zaman, olayların veya değişimlerin olduğu sürece var olur. Ancak olayların olmadığı bir durumda, zamanın anlamı veya varlığı da ortadan kalkacaktır.

Olayın karmaşıklığını açıklamaya çalışan Aristo’nun yine aynı Fizik kitabında bahsettiği hocası Parmenides ve onun öğrencisi Zenon’un kurguladığı paradokslar da zamanı ve sonsuzluğu irdelemeye çalışır ancak sonuç işin içinden çıkılamayan bir paradoksa dönüşür.

İkiye Bölme Paradoksu (Dikotomi Paradoksu) 

Spor yapmaya karar verdiniz. 1km – 1000m yürüyeceksiniz. İlk önce 500m, yolun yarısını, sonra kalan yarısının da yarısını, sonra kalan yarısının yarısının da yarısını, sonra kalan yarısının yarısının yarısının da yarısını, sonra kalan yarısının yarısının yarısının yarısının da yarısını gitmeniz gerekecek ancak hedefe ne kadar yaklaşsanız ve mesafe ne kadar az kalmış olsa dahi o kalan çok kısa mesafenin de ilk önce yarısını, daha sonra da kalan mesafenin ilk önce yarısını sonra da… istediğiniz kadar yarısını gitseniz de sonsuz küçük miktarda bir ‘yarı’ yol kalacağı için hiçbir zaman hedefe varamayacaksınız.

Bu paradoksun diğer bir çıkarımı da aslında hedefe ulaşmayı bırakın, ilk adımı dahi atamayacağınızdır. Bu örnekte ilk aralığı 500m olarak belirledim ancak ilk mesafeyi sonsuz küçüklükteki bir ölçü olarak belirlersek bu durumda ilk adımı dahi atamayacaksınız. Zaten Spor sağlığa zararlıdır. Tembellikten kimse ölmemiş.

Buradan uzay ve zamanın sonsuza kadar bölünemez olduğu varsayımı çıkar.

Persistence of Memory, belleğin azmi… Benim için ve muhtemelen sizler için de Salvador Dali’nin eriyen saatler resmi…

Sigmund Freud: “Uykudan henüz uyanmış birinin incelikli olmayan yargılaması, düşlerin başka bir dünyadan geldiğini değil de, kendisini başka bir dünyaya götürdüğünü varsayar.” 

Albert Einstein: “Elinizi bir dakikalığına sıcak bir fırının içine sokun, sanki bir saat geçmiş gibi gelir. Güzel bir kızla bir saat kadar zaman geçirin, bir dakikaymış gibi gelir. İzafiyet budur.” 

Salvador Dali: “Sıcak bir İspanya gecesinde ansızın yatağımdan uyandım ve yarı uykulu gözlerimle etrafıma bir bakındım, sıcaktan erimiş kötü kokulu camembert peyniri ve duvarda asılı duran saat gördüğüm ilk şeyler oldu.” 

Dali’nin resmi yaptığı zamanlarda Freud ve Einstein’ın teorilerinin popülerlik kazandığı dönemlerdi. Resmin arka planındaki liman, deniz ve dağlar gerçekliği, ön taraftaki ölü karga ve eriyen saat bilinçaltını vurguluyor. Resmin ön tarafı aklın derinliklerine, arka tarafı dünyaya dair bir görünüm içerir. Rüya ile gerçek arasında sürrealist bir şaheser.

Bilinçaltında zaman kavramı, anlamını daha doğrusu anlamsızlığını yitirir ve zaman göreceli olarak insanlara göre değişir.

Mekân ile zamanın ilişkisi de tabloda yer tutmaktadır. Eriyen Saatler zamanın protestosu, aynı zamanda mekânın protestosudur. Eserin çizildiği dönemde Einstein’ın görelilik kuramı gündemdedir ve kuram kütle çekiminin zaman ve mekân üzerinden tanımlanmasını sağlamaktadır. *

Zamanı nasıl tanımlayabiliriz? Şu an dediğimiz “an” nasıl bir şeydir? Öyle bir boyut ki sadece tek yöne gidiyor.  Bütün yanılgı zamanı algılama şeklimizden kaynaklanıyor. Zaman, mekanla bütünleşik. Şu an dediğimiz “an” aslında yaşamış olduğumuz geçmiş.

Film seyrettiğimiz zaman aslında arka arkaya 1saniyede çekilmiş 24 tane fotoğraf görüyoruz. 1sn de 24 fotoğraf karesi hızla ve arka arkaya gösterilince hareket etmiş bir görüntü algılıyoruz.

Ben yaşadığımız dünyayı da arka arkaya gösterilen 3 boyutlu fotoğraflar olarak hayal ediyorum. Yalnız buradaki fotoğraf sayısı saniyede 24 değil. Mesela saniyede katrilyon tane resmin art arda gösterildiği bir film izlediğinizi düşünün… Görüntü kalitesi çok yüksek ve her biri 3boyutlu ve algılayabildiğimiz diğer duyularımız koku, tat vs de içinde… Belki bazı eğlence merkezlerinde 5 boyutlu film diye denk gelmişsinizdir. Sinema salonuna girersiniz, 3 boyutlu gözlükle sizi şelale gibi bir sahnede şelalenin tepesinden düşürürmüş gibi gösterirken koltuğunuz da yerinden oynar, suratınıza bir iki damla su atarlar ve vantilatör rüzgar çıkmış gibi üstünüze üfler. Öyle bir fotoğraf düşünün ki hem 3 boyutlu, hem üstünüze yağmur yağmış gibi, hem toprağın kokusunu duyuyorsunuz, hem de ağzınızda güzel bir tat var. Yani beş duyu da aktif. Böyle bir fotoğraf hayal edin.

Beş duyunun aktif olduğu bu fotoğraflardan katrilyonlarcası bir saniye içinde oluşup yok oluyor, yerine yenisi geliyor…

Aşağıdaki GIF dosyasını ekranınızda seyrederken ekranınızda piksel piksel ışıklar yanıp sönüyor. Bir kare yok olurken diğeri oluşuyor ve siz de Natalie Dormer elma yiyor algısına varıyorsunuz.

Gerçek hayatta karşınızda biri elma yerse aynı yukarıdaki GIF gibi oluyor. 3 boyutlu elma ve elmayı yiyen kadın, kare kare (3 boyutlu olduğu için küp küp demek daha doğru olur) elmayı ağzına yaklaştırıyor ve ısırıyor. Yaklaştırmanın her karesinde, bir önceki kare yok oluyor. Gerçek anlamda kadın, elma, hamak, yerdeki yapraklar, elmanın kokusu her şey yok olup algımızın çok ötesindeki kısa bir zamanda yenisi oluşuyor.

Bir saniyedeki bin milyon trilyon kere trilyon tane fotoğrafın her birinin kainatın (dünyanın demiyorum) bütün detaylarını  üstünde barındırabileceğini düşünün. Bir hologram gibi… Her bir fotoğraf bir sonrakinden farklı. Fotoğraf çekildiği, yani “oldu bitti” olduğu  için geri dönülmez durumda. Yaşadığımızı hissettiğimiz “an” dediğimiz bir saniyelik sürede katrilyon adet hologram art arda oluşuyor ve yok oluyor ama biz bunu materyalleri hissettiğimiz, kokladığımız, kafamızı çarptığımız zaman şiştiği, kısaca yaşadığımız dünya olarak algılıyoruz.

Oluşuyor ve yok oluyor, yenisi geliyor hemen ardından.

Bu fotoğrafların hem içindeyiz hem de fotoğrafları çekiyoruz. Fotoğraf makinası ise beynimiz.

Okumaya devam et…

* Dr Gülşah Meral Özgür, Salvador Dali ile belleğin azmine bir bakış. https://gulsahmeralozgur.dr.tr/salvador-dali-ile-bellegin-azmine-bir-bakis/

,