Bölüm 27: Beyazlar… daha beyaz… daha da beyaz…

Hinduizm ve Budizm öğretilerinin ikisi de insanın neden var olduğu, neden yaratıldığı sorusuna cevap ararken tabiatın varoluş mekaniğini Karma öğretisine dayandırır, iyi niyetle yapılan işlerin ya da düşüncelerin, en nihayetinde insana iyi yönde geri dönüşü olacağına, aynı zamanda kötü niyetle yapılan girişimlerin de insana kötülük getireceğine inanılır. Bu argümanı sadece inanış ile sınırlandırmak bence doğru değil. Yüzyıllara dayanan deneyimin sonucu oluşmuş bir bulgu. Kültürümüzdeki ‘ne ekersen onu biçersin’ atasözü de aynı şeyi ifade etmiyor mu?

Karma her ne kadar bu tip bir saptama yapsa da fizik kanunları doğanın bu tip bir prensip ile çalışmadığını gösteriyor. Newton’un hareket yasasından –Her etkiye karşılık eşit büyüklükte ve zıt bir tepki vardır. – Marx ve Engels’in diyalektik materyalizmine kadar diğer öğretilerin prensipleri yaşanan ya da yaşanacak olan olaylarla ilgili “iyi / kötü” niyet olmasının sonuca etkimesini anlamlı kılmıyor.

Hatta diyalektik materyalizm, karşıtlıkların yeni olguların oluşmasının sebebi olduğu, sonrasında ise doğanın oluşan yeni olgunun karşısına da yeni olguya karşıt dördüncü bir olgu oluşturduğu dinamiği ile doğanın çalıştığını söyler. Evrende maddeden başka birşey yoktur,madde karşıtlıklar içinde gelişir…

Tez, antitez, sentez…

Budizm ‘yin yang’ ile işi bir adım daha ileri götürerek, çok kötü gözüken bir olgunun bile aslına ufacık da olsa içinde bir iyilik barındırdığını, mükemmel iyi gözüken bir şeyin içinde de aynı şekilde ufacık bir kötülüğün barındığını söyler.

Asıl soru şu olmalı bence. İyi nedir? Kötü nedir? Kime göre iyi ya da kötü referans alınmalıdır? Bu durumda Karma prensibinin mekanik bir saat gibi çalışması mümkün değildir, öyle değil mi?

Sıcak, Soğuğun zıttı mıdır? Soğuk Sıcağın yani ısı enerjisinin olmayışı değil midir?

Siyah, Beyazın karşıtı mıdır? Siyah, Beyazın yani ışığın olmayışıdır.

Beyaz dediğimiz şey aslında ortamda ışığın nicelik olarak ne kadar olduğu ile ilgili bir durumdur. Beyazın beyazlığı Gri ile ilgili bir tanım olmalıdır. Beyazın içinde ne kadar Siyahın yani yokluğun içinde ışığın ne kadar eksik olduğu, aynı zamanda Siyahın içinde de nicelik olarak ne kadar ışığın olduğu bir durumu tanımlamaya çalışıyoruz.

Nicelik olarak az ya da çok, ışığın varlığı ise bir olgu haline geliyor ve burada diyalektik materyalizm (aslında alt tanımı olan mekanik materyalizm) devreye giriyor.

Mesela gözümüze çarpan ışık (foton) sayesinde nöronlarımız arasında bir elektron akıyor, aynı anda sadece içinden aktığı nöronun bağlı olduğu algoritma değil, beyindeki bütün algoritmalar sığırcık kuşları gibi senkronize, zamanın olmadığı bir ortamda hep beraber akıp , sadece kendi varlığındaki algoritmaların değil, etkileşimde olduğu diğer varlıkların da algoritmaları ile etki – tepki prensibine bağlı yani diyalektik bir mekaniğe göre, sanal olasılık boyutlarından birini tekilleyerek maddeye/materyale dönüşüp geleceği oluşturuyor.

Bir yol ayrımında soldan mı yoksa sağdan mı gideceğimizi sanki biz kendi özgür irademizle seçtiğimizi zannetsek de aslında iyi ya da kötü olgularına bağlı olmadan, siyah ya da beyaz değil sonsuz olasılık boyutlarının –Grilerin- arasından iletişimde olduğumuz varlıklarla beraber dengede/uzlaşıda olduğumuz bir tekilliği gerçek olarak algılıyoruz ve yaşıyoruz.

Bu yapıda doğal olarak iyi ya da kötü gibi göreceli kavramlar yok. Sadece güçlü bağlantılar var. Güçlü bağlantılar ise deneyimlerin sıklığına bağlı bir pekişmenin sonucu. Deneyim ne kadar çoksa algoritma o kadar güçlü, detaylı. Sahanda yumurta pişirme algoritmasını hatırlayın. Algoritma ne kadar çok detayı kontrol ediyorsa o kadar mükemmel yumurta pişiriyoruz.

Detay adımları daha çok olan algoritma bağlantıda olunan diğer varlıkların algoritmalarına üstün geliyor. Karşıtlıklardan yeni bir gerçeklik oluşuyor. Detaylı, bağlantı sayısı yüksek algoritma yeni durumda yönlendirici oluyor. Yeni durumun kaderini çiziyor ve dialektik olarak bir sonraki karşıtını bekliyor.

EGO… BEN…

Genellikle Egoist kelimesinin tanımı olan bencil, yalnız kendini düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün tutan, anlamındaki algı ile karıştırılan EGO aslında BENi, kişinin var olmasını temsil ediyor. Sadece var olmak istiyor. Elindeki algoritmalara göre yeni deneyimler kazanmak istiyor.

Ego bir şey istiyor. Kendisi için iyi bir şey, aksi düşünülemez zaten? öyle mi? Ego için de iyi kötü kavramı yok aslında. Belki kısa ya da uzun vadede fayda, çıkar olabilir ama uzun vadede Karma öğretisine baz olabilecek bir ‘iyi’ kavramı algoritmada yok. 2+2 nin toplamını bulmak onun iyiliği için mi sorusunun cevabı Egoyu ilgilendirmiyor. Bünyedeki algoritmalar istiyor sadece. Algoritmalar 2+2 yi toplamak üzerine kurulu olduğu için ‘istiyor’. İstenilen şey başka bir varlık için kötü olabilir. Ego için bunun da pek önemi yok. Toplum ile ilgili ahlak kuralları ile zaten başka bir organizasyon, beynin başka bir yapısı ‘Süper Ego’ ilgileniyor.

Amigdala ise savunma bakanlığı… egonun istediği şey ile ilgili onu korumak adına alarma geçiyor. Elindeki algoritmalarla egoyu yani varlığı geçmiş deneyimlere dayalı kendi savunma düzeneği içinde potansiyel tehlikeli seçeneklerden korumaya çalışıyor.

Ego, Süper Ego ve Amigdala… Egonun istediği şey geçmiş kötü deneyimlerden ne kadar bağımsız bir talepse amigdala ortalığı o kadar az karıştırıyor. Ahlak kuralları ilişkisi yoksa Süper Ego da ortalığı bulandırmıyor. Ego ile çatışmıyor. Egonun talep ettiği seçenek de o kadar kolay gerçekleşiyor. Bölüm 20: Deus ex Machina – Mucizevi kurtarıcı… bölümünde anlattığım ‘waka waka’ anısında olduğu gibi mucizevi şekilde ortaya çıkyor.

Kişinin kişisel çıkarını düşünmeden karşılıksız yaptığı işler toplum tarafından beğenilip takdir edildikçe, Ego bundan keyif alıyor. Bu yönde algoritmaları çalıştırıyor. Gelecekte karşısına bu algoritmalarla ilgili potansiyel kainatları tekilliyor. Algoritmalar geliştikçe pekişiyor, bağlantıları artıyor. Amigdala için zaten sıkıntı yok. Konu onunla alakalı değil. Karşılık beklemediği için kaybedecek bir şey, korkması gereken bir olay yok, savunmaya gerek yok.

Ego, çevresinden takdir gördükçe daha çok istiyor. Daha çok iyilik yapıyor. Algoritma gelişiyor. Yapısı geliştikçe kendi başlattığı tez, negatif anlamda olmayan karşılığını antitezini buluyor. Sentez ise onun karşısına iyilik olarak çıkıyor. Yin Yang, Karma anlamını buluyor. İyilik yaparsan iyilik, kötülük yaparsan da kötülük bulursun… Kime göre iyi? Kime göre kötü?

‘İyi olduğun için herkesin sana adil davranmasını beklemek; vejetaryen olduğun için, boğanın sana saldırmayacağını düşünmeye benzer.’

Friedrich Nietzsche

Okumaya devam et…

Bölüm 24: Bu da mı gol değil Hakim Bey?

Benim yaptığımdan ne olucak Hakim Bey,
bizim adımız üstümüzde,
garip bi Ofsaydım ben .

Ofsayt yani hiç, gol olmamış adam!
Öylesine ofsayt.İşte o benim!
Adaletine kurban olduğum Allah’ım
bi gün bile güldürmedi yüzümü.
Ne yaptımsa neye el attımsa ters çıktı…

Ben , ben Osman.. Ofsayt Osman .
Söyleyin be, Allah rızası için
söyleyin be gene mi atamadım golü hahh?
Bu da mı gol değil be? Gol mü?

Bu da mı gol değil be?
Bu da mı gol değil ? . .

Adaletine insanlığına kurban olayım
Hakim Bey.
Bu da mı gol değil be?
Bu da mı gol değil ?…

Abuk sabuk isteklerim ya da kafamdan geçen lüzumsuz şeyler gerçekleşiyor da neden benim için önemli olan konularda, içine düştüğüm kısır döngülerden çıkamıyorum ve kendimi Ofsayt Osman gibi hissediyorum?

Çocukken hep bir kara sineğin ayağına ip bağlayıp, onu uçurtma gibi yanımda gezdirmek isterdim. Sineği yakalamak hiç de kolay değil. Yakalayınca asıl büyük zorluk ipi bacağına bağlamakta. Düğümü o incecik bacağa atmayı becersem bille illa ki bacak kopuyordu. Zavallılar… En az elli leşim var…

Kara sineği yakalamanın en kolay yolu pencere önünde pusuya yatmaktır. Ana geniş pencerenin yanındaki pencereyi açarsın. Genelde lambanın etrafında tavaf etmeyi seven sinek gürühunu gazete yardımı ile pencereye yönlendirirsin. Açık pencereye denk gelen kaçar kurtulur. Diğerleri ise pencerenin yanındaki büyük cama toslar. Geri sekenlerin çoğu başka yöne kaçsa da bir tanesi illa ki camı delerek geçebileceği takınıtısında olur. Zavallı sinek cama çarpar ve geri seker. Tekrar dener yine seker. Tekrar dener yine seker. Halbuki çarptığı camın yanında pencere açıktır. Rüzgarın geldiğini hisseder, tekrar rüzgarın yönüne doğru uçar ancak nafile yine çarpıp seker. Sekmelerden biri onu değişik bir açı ile savurmuşsa ve bu açı tesadüfen açık olan pencerenin önü ise dışarıya çıkmayı tekrar denediğinde bu sefer başarır. Başaramazsa en sonunda köşeye sıkıştırırsın.

Lakin kahpe felek kadersiz sinek için acımasız ağlarını örmüştür bile.

Kara sineğin dışarı kaçamamasının tek bir nedeni var. Algoritması yeterince gelişkin değil. Milyonlarca yıllık evriminin sadece son iki-üç bin yılında ‘cam’ diye şeffaf bir bariyerle karşılaşmış. Algoritmada, “cama tosladıysan geri sekince açını değiştir tekrar dene” diye bir komut yok.

Beynimizdeki algortimalar rüzgarda dönen yel değirmeni gibi, nasıl ki yel değirmeni dönmesinin sonucu olarak un öğütmesinin ya da bunun öneminin, yüzlerce canlının beslenmesini sağladığının farkında değil ise algoritmalarımız da neyin önemli neyin önemsiz olduğunun bilincine sahip değil. Çünkü evrende “önemli” diye bir kavram yok. Bir bilgisayar 2 ile 2 yi topladığı zaman sonucun önemli olup olmadığının bilincinde değil. Sadece algoritmayı takip ediyor. Beynimiz de aynı bilgisayar gibi algoritamaları takip ediyor. Ne önemli, ne değil bilmiyor. Aynı kara sinek gibi… Camın önünde geri sekince karşıdaki ağacı, mavi gökyüzünü, kısacası özgürlüğü görüyor ancak camın şeffaf bir engel olduğunu göremiyor. Bilmiyor. Deneyimlememiş. Algoritma tekrar tekrar dene diyor. Sineğin korku merkezi korku karşısında elindeki tek algoritmayı kullanıyor. Özgürlüğe doğru dümdüz uç.

Kendinizi cama çarpan kara sinek gibi hissetmediniz mi?

Cama çarpan Kara sinek ile ortak noktamız şu… “Bi saniye bi şey deniycem..”

  • Daha önce denediğinin şimdi deneyeceğinden farklı olmadığını anlayamamak!
  • Camı görememek.
  • Daha öne yaşadığının ve beceremediğinin aynı senaryo, farklı aktörler olduğunu görememek.

Sinek aynı rotada giderse her ama her zaman cama çarpacak. Algoritma değiştirmesi lazım. Bizim de algoritma değiştirmemiz lazım ve fakat elimizde bir algoritma listesi yok. Neyi nasıl değiştireceğimizi bilmiyoruz, öyle değil mi?

Mutluluk eşittir tamamlamak…

Tamamlanmadığı sürece, beyin arayış içinde. Beynimiz sürekli olarak başlattığı algoritmaları tamamlamaya çalışıyor. Tamamlayamadığı yani çözemediği bilmeceyi yeniden başka argüman ve oyuncularla paralel evrenler arasından seçtiği yeni senaryolarla yeniden kurguluyor. Kurguyu çözemediğimiz sürece döngü devam ediyor ve bu ‘bi şey’ değişmezse döngüden çıkamayacağız. Yöntem yanlışsa aynı yöntemi tekrar etmemiz sonucu değiştirmeyeceği gibi var olan bozuk, sinir bozucu sonucu daha da pekiştirecektir. Bir şeyler değişmezse cama bodoslama toslayacağız…

Sadece net ve yalın olarak neye çözüm aradığınızı kendinize söylemeniz beyniniz için yeterli. Süslemeden, dallandırmadan, detaylandırmadan, aradığınız çözüm ile ilgili ‘VE’ eklemeden. Beyniniz kendi algoritmasını kendi bulup en uygun senaryoyu hayatınıza katacaktır.

Çözüm bu kadar yalın, hafif ve basit. Benim deneyimlediğim ‘hayatın mekaniği’ bu…

Net ve yalın taleplerle ilgili biraz detaylandırma yapalım. Mesela Japonca bilmeyen biri ben yarın Japonca konuşmak istiyorum derse bünyesinde Japonca konuşma algoritması olmadığına göre bu seçenek ihtimal denizinde sıfıra yakın bir yerlerde. Yarın Japonca konuşamazsınız. Ancak bu talebiniz, karşınıza Japonca kursunun indirim kampanyasını çıkarabilir. Daha spesifik olmak gerekirse talebiniz Japonca öğrenmek olmalı, ucuza Japonca kursu bulmak değil… belki hayat karşınıza Japon bir sevgili çıkaracak ve kursa gitmeden öğreneceksiniz Japoncayı… Belki bu ihtimal bünyenizdeki ‘eş bul’ algoritmasına bağlı ve bu algoritma baskın olduğu için ihtimal olarak kursa gitmenizden daha olası bir seçenek, algoritmaların girişimi bu seçeneği tekilliyor…

Basit bir yöntem “hafif” ya da Milen Kundera’nın tanımı ile değersiz olsa da çok sayıda tekrar edilmesi onu ağırlaştırıyor. Ağırlaşan şey değerli, işlevsel ve gerekli hale geliyor. Varlığını algıladığımız değerli, ağır ve gerekli her şeyin özünde aslında dayanılmaz bir hafiflik var.

Söyleyin be, Allah rızası için söyleyin be gene mi atamadım golü hahh? Bu da mı gol değil be? Gol mü?

Dinleyiciler : Gol !

Ofsayt Osman : Bu da mı gol değil be? Bu da mı gol değil ? . .

Dinleyiciler : Gol .

Ofsayt Osman : Adaletine insanlığına kurban olayım hakim bey. Bu da mı gol değil?

Hakim : Gol ! . . .

Ofsayt Osman – 1965 | Sadri Alışık

Okumaya Devam et..

Bölüm 23: Kafamdaki gürültü…

Kendinizi daha doğrusu beyninizi akıllı cep telefonu olarak hayal edin. Hayal dünyasında kıyaslama yaparken eminim kendinizi iphone’un en yeni modeli, gıcık olduğunuz tanıdıklarınızı ise ilk nesil, hani araba yokuşta kaymasın diye tekerleğin altına takoz diye koyabileceğiniz, tuğla boyutundaki telefon olarak sınıflandıracaksınız ama konumuz bu değil… Merak ettiğiniz bir şey olunca cep telefonunda Google’a yazıp öğreniyorsunuz değil mi? Daha spesifik konularda ise konuya uygun bir aplikasyon kullanıyorsunuz.

Benim hipotezimde, beynimizdeki algoritmalar telefondaki aplikasyonlar gibi. Mesela telefonunuzda yüklü hava durumu, hesap makinası, fotoğraf albümü, oyun, kamera, banka aplikasyonları gibi onlarca aplikasyon yüklü. Aynı telefonda olduğu gibi beynimizde de her işimizi gören aplikasyonlar var. Bunlara algoritma diyorum. Beynimizde araba kullanma, yazı yazma, hesap yapma, bulaşık yıkama, çamaşır asma, burun karıştırma gibi binlerce aplikasyon var.

Şu ana kadar seçtiğim algoritmalar hep somut olaylarla ilgili. Bunlara soyut olanları da ekleyelim. Her insanın kızma, sevme, ağlama, gülme, aşık olma şekli, özünde benzerlik gösterse de birbirinden farklı. Herkesin algoritması kendine has…

Bir kademe daha da ileri gidelim, olaylar karşında yaklaşımımız da farklı değil mi? Mesela ilgi alanlarımız, hobilerimiz de farklı. Hepimiz aynı filmi ya da şarkıyı sevmiyoruz. Bu tercihleri bir birikimin sonucu oluşmuş bir algoritmanın aktive olup çalıştırılmasına dayalı bir seçim olarak düşünün. Nasıl ki hesap makinası 2+2 nin toplamını 4 çıkarıyor, Ankara’nın Bağları çalınca müzik ile ilgili aplikasyon/algoritma çalışıyor ve size hoş geliyor, hemen kollar havalanmaya başlıyor. Müzik ile ilgili algoritma, hesap makinasının 2+2 rakkamları yazılınca hesap yapıp mekanik olarak 4 sonucunu çıkarması gibi müzik + Ankara’nın bağları toplamasını yapıp kolları havaya kaldırıyor.

Evrimsel süreçte nesilden nesle geçen algoritmalarımız da hesaba katılmalı. Hepimiz seksten ya da güzel bir yemekten hoşlanıyoruz değil mi? Bu sayede atalarımızın soyu bizlere kadar ulaşmış. Sokakta aslan ya da yılan görünce arkasına bakmadan kaçmayacak olanınız var mı? Bunlar da birer algoritma. Zamanında aslandan kaçmış olan atalarımız kurtulmuş, kurtulanların soyu devam etmiş, aslandan kaç algoritması bir sonraki nesle ulaşmış. Bir sonraki nesil aslandan kaç algoritmasını kullanmış, aslandan korunmuş, üreyip soyunu devam ettirmiş, algoritma bir sonraki nesele geçmiş.

Bir kademe daha da ileri gidelim. Hepimiz milli takımı tutuyoruz değil mi? Bu da toplumsal algoritmadır. Sosyal ilişki kurup, iş bölümü yapıp ortak çalışabilmiş ve varolmuşuz. Toplumsal düzenimizi bu şekilde çalışabilme algoritmamıza borçluyuz.

Cep telefonuna (akıllı olana, takoz olan değil) geri dönelim. İhtiyacınız olan aplikasyonu indiriyorsunuz ve aplikasyon, yazılımına/gelişmişliğine göre işimizi görüyor öyle değil mi? Ancak telefonu aldığınızda üstünde birçok aplikasyon hazır geliyor. Beynimizde de atalarımızdan gelen deneyimler hazır aplikasyon/algoritma olarak genlerimizle beynimize yüklü olarak geliyor. Beynimizin farkı, edinilen deneyimlerle aplikasyonlar kendi kendini güncelliyor. Sizin uygulamayı güncellemenize gerek yok. Her deneyim aplikasyonunuzu güncelliyor, yaşanan deneyimi olan deneyimlerin üstüne katıyor, daha detaylı gelişkin bir algoritmanız oluyor. Benzer ne kadar çok olay yaşarsanız, deneyim yani algortimanızın içeriği o kadar pekişiyor, gelişiyor.

Genlerimizle gelmeyen yani aplikasyonu mevcut olmayan konularda kendi edindiğimiz deneyimler ile yeni aplikasyonlar oluşturuyoruz. Yeni aplikasyonlar da edindiğimiz deneyimlerle kendi kendine güncelleniyor ve gelişiyor.

Bütün aplikasyonlar, hem internetten bilgi alıyor hem de internetteki bazı yerlere geri bildirim yapıyor. Mesela WhatsApp, Google, Facebook, Instagram… telefonu kullandığınız her konu ile ilgili kişisel tercihlerinizi kaydedip sizden edindiği bilgilerle algoritmalar kullanarak sizin seçimlerinize en uygun olan reklamları karşınıza çıkarıyor. Beynimiz de kainat dediğimiz internet ortamına kuantum boyutunda bilgi aktarıyor. Kainattaki bütün varlıklar, aynı internete bağlanan bütün elektronik cihazlar gibi kuantum boyutunda birbiri ile bağlı.

Şimdi gelelim asıl meseleye. Beynimizdeki aplikasyonlar birbirlerine bazen anlamlı bazen anlamsız bazen de tehlikeli bir şekilde bağlı. Öyle düşünün ki banka aplikasyonuna girince yanında hesap makinası açılıyor. Bunda sıkıntı yok. Aplikasyon kullanım alanları birbirleri ile örtüşüyor.

Mesela hava durumu aplikasyonunu açtınız. Tek derdiniz yarın hava nasıl olacak, bunu öğrenmek, ve fakat, bir anda hava durumunun yanında porno aplikasyonu açıldı. Ya da aynı anda alakasız 12 tane daha aplikasyon açıldı. Bir şekilde beyninizde yeni yarattığınız aplikasyon zararlı zararsız diğer aplikasyonları da aktive ediyor ve hava durumunu araştıran aplikasyon aynı zamanda porno, banka cari hesap, pizza firmasının promosyonu, gidilebilecek en iyi 10 Japon restoranı, sudoku, candy crash gibi alakasız ve bağlantısız onlarca şeyi aynı anda arayıp bunların kesişim kümesi olan şeyi karşınıza çıkarmaya çalışıyor. Halbuki tek merak ettiğiniz şey yarın hava nasıl olacak.
Beynimizde olan bu. İşin içinden çıkamıyor beyin. Yaşam sürenizce oluşan algoritmalarınızdan birisi, oluşum sırasında başka bir aplikasyon/algoritma da aktif ise, yeni algoritma eskisi ile bağlantılı dolayısı ile eski algoritma yenisinin parçası. Aynı blogun başında verdiğim uzay mekiği ve yanyana duran iki atın poposunun ölçüsü örneğindeki gibi… Nasıl ki uzay mekiğinin tanklarının ölçüsünün belirlenmesinin temelinde iki atın poposunun genişliği temel unsur ise sizin yeni algoritmanızın temelinde de eski algoritmaların bir unsuru ve hatta tamamı barınıyor. Biri diğerini tetikliyor.

Cep telefonunuzda aynı anda birçok uygulama çalıştırırsanız ne olur? Telefon yavaşlar, kilitlenir ve telefonun pili daha çabuk biter… Açıkta kalan aplikasyonları kapatıyoruz. Tek, basit ve net bir talimat veren aplikasyonu açacağız.

Nasıl mı yapacağız? Size hangi yöntem uygunsa. Dua edin, meditasyon yapın, heavy metal müzik dinleyin, nefes terapisi yapın… Amaç bir anlığına beyni susturmak, aynı cep telefonunuzdaki bütün aplikasyonları tek harekette kapatır gibi beyninizdeki bütün algoritmaları devre dışı bırakmak VE o anda yalın olarak talebinizi kafanızdan geçirmek. Hayal kurmadan! Gözünüzde bir sahne canlandırmadan. Sadece en yalın şekilde talebinizi beyninize yani kendi Google arama motorunuza söylemek. İstediğiniz karşınıza çıkacaktır. Daha sonrasında aynı yöntemi tekrar etmek. Tekrar ettikçe yeni algoritma pekişecek, güçlenecek, öne geçecek, daha önceki bağlantılarından, prangalarından kurtulacak.

Okumaya devam et…

Bölüm 22: Popülarite…

Aramak istediğiniz sözcüğü Google’ın arama çubuğuna yazdığınızda arama motorunun onbinlerce, yüzbinlerce site içerisinden hangi siteyi ilk sırada çıkaracağına nasıl karar verdiğini biliyor musunuz?

Cevap: parayı bastıran ilk sırada çıkıyor.

Para veren siteler, en üstte reklam olarak çıkıyor. Sorduğum, mesela aradığımız kelime reklam verilmeyen bir konu olsun. Bu durumda hangi site ilk sırada çıkacak?

Google’ı Google yapan ana prensip, kurucuları olan Larry Page ve Sergey Brin’in 1996 yılında Stanford üniversitesinde yaptıkları PageRank isimli çalışma. Ana prensip popülarite ve muteberlik. Bu iki kritere göre Google’ın algoritmaları siteleri derecelendiriyor. Puanı yüksek olan ilk sırada çıkıyor. Hem popülarite hem de muteberlik göreceli kavramlar. Bir bilgisayar algoritması bu tip göreceli kavramları nasıl ölçebilir? Google bunu becerebildiği için bugünki devasa boyutuna ulaştı.

 

Google’daki popülerliği lisede popüler olan bir gencin popülerliğine benzetebilirsiniz. Herkes popüler olana yakın olmak ister ancak popüler olan sıradan biri ile arkadaşlık kurarsa ve ortalıkta görülürse bir anda sıradan olan çocuk hiç arkadaşı olmasa da popüler olur.

Yukarıdaki balonlar siteleri, oklar da birbirleri ile olan bağlantıları yani linkleri temsil ediyor. Büyük balonlar çok, küçükler ise az popüler olan siteler. Yeşiller de internette bir şeyler arayanlar. E sitesinin bir çok ziyaretçisi var. En popüler olan B sitesi. Neredeyse örnekteki bütün siteler B’ye link vermiş. Ancak B sitesi, C’ye link vermiş. C sitesi neredeyse hiç ziyaretçisi olmasa da neredeyse B sitesi kadar popüler olmuş. Çünkü çok popüler olan B sitesi, C’ye link vermiş.

Yani sıradan olan C bir anda ‘Bnin arkadaşı C’ olursa C popüler oluyor.

Şimdi ben bunu niye anlattım? Benim hipotezim;

Geleceğimizi oluşturan beynimizdeki algoritmaların kendi içlerinde yarıştığını, en baskın algoritmanın Google’da arar gibi paralel boyutlar arasından, kendi içeriğine en uygun olan paralel boyutu seçtiğini ve böylelikle geleceğimizi oluşturduğumuzu anlatmıştım. Hangi algoritmanın baskın geldiğini anlatmak için Google’ın PageRank algoritmasından yararlanıyorum.

Beynimizi milyarlarca siteyi içinde barındıran bir internet ağı gibi hayal edin.

Algoritmalarımızın (yani sitelerin)  popülerliği kullanım sıklığı (Long Exposure) ve diğer algoritmalar ile olan linkleri ile belirleniyor. Çok kullanılan algoritmalar daha detaylı ve gelişkin oluyor.

Popülerlik beynimizin yani sürüngen, limbik ve korteks beyinlerimizin kendi aralarında kurduğu internet içindeki derecelendirme…

Algoritmaların sadece ve sadece takip edilen yol, akış yolu demek olduğunu, varlığın ya da makinanın zekaya ihtiyacı olmadığını lütfen aklınızda tutun. Adım adım eldeki haritaya göre ilerlemek.

Gözünüzü kapayın ve yukarıdaki algoritmayı sırası ile sanki gerçekten sahanda yumurta pişiriyormuşsunuz gibi zihninizde canlandırın. Sürecin içinde en çok hangi işlemdeki his aklınızda kaldı? Sizde nasıl oldu bilmiyorum ama ben en çok, ocağı yakarken ve kapatırken huzursuz oldum. Bir de algoritmada olmasa da yumurtayı tavanın içine dökerken, elime yağ sıçrar diye kafamdan geçti. Yukarıdaki basit yumurta pişirme işleminin aslında birçok başka algoritmaya bağlandığını farkettiniz mi? Daha önceden atalarımın ve kendimin ateşle ve ateşten korunmak ile ilgili tecrübeleri yani algoritmaları benim ateş ile ilgili işlemlerde daha dikkatli olmamı sağlıyor. Ateş sadece yumurta pişirmek ile ilgili bir deneyim değil. Evrim sürecinin içindeki milyarlarca deneyim sayesinde en popüler algoritamalardan biri. Yumurta pişirme algoritması çok sıradan ve basit bir algoritma olmasına rağmen ateş ve ateşten korunma gibi popüler algoritmalardan direkt link alıyor. Yani popülaritesi bu sayede yükseliyor.

Algoritma linkleri sadece ateş ile sınırlı değil. Yumurta yiyerek doyacağım. “Yiyecek bulmak” da en az “ateşten korun” algoritması kadar popüler bir algoritma. Bende ateşten korun hissi baskın geldi ama belki de sizlerde leziz yumurta tadı ve ekmeği yumurtanın sarısına nasıl bandırdığınız hissi oluştu.

Ateş ve yiyecek birbirleri ile de ayrıca ve zaten bağlantılı. İkisi de birbirlerinin popülerliğini arttırıyor. Yiyecek pişirmek için ateşten yararlanmıyor muyuz?

Algoritmaların ne kadar girift bir yapıda işlediğini görebildiniz mi?

Beynimizin içindeki interneti ve algoritmalar arasındaki popülerliğe dayalı yapıya ait düşüncelerimi anlattım.  Aynı internet yapısının bütün kainatta da var olduğunu hayal edin.

Beyninizde kazanan/popüler algoritmanız kainattaki bütün varlıklarla ve onların basit ya da karmaşık algoritmaları ile bağlantıda. Kainattaki makro yapının içindeki popülerlik düzenine göre popüler olanın kazandığı, bu linkler çerçevesinde oluşan makro kainat algoritmanın olası paralel boyutlar arasında kendine en uygun olan paralel boyutu seçtiği hayatı yaşıyoruz.  Beyniniz yandı mı? Ufak bir ara verin, biraz su için ve bir daha okuyun lütfen. Daha önceki bölümde anlattığım Shakira’nın waka waka şarkısı ile ilgili anımı hatırlatmak istiyorum. Şarkıcıyı hatırlamak istiyorum, telefon kesiliyor, radyo devreye giriyor, çalan şarkının içinde rapçi bastıra bastıra “Shakira Shakira” diye bağırıyor. Shakira ile ilgili bilgi arayışım nasıl bu kadar kolay cevap buldu? Çünkü fazla bağlantısı yoktu. Başka algoritmalar ile bağlantısı yoktu. Net bir bilgi arıyordum. Bu bilgiye ulaşamazsam hayatım tehlikeye girmeyecektı ya da aç kalmayacaktım. Bu bilgi arayışı ile ilgili yumurta pişirme algoritmasındaki gibi girift bir durum yok. Korku, beslenme, korunma, cinsellik… Beynimin içindeki internette, bunun gibi sayabileceğiniz dünya kadar popüler algoritmanın hiçbirinden beslenmiyordu. Olayı karıştıracak ve istediğime ulaşmayı zora sokacak yan unsurlar yoktu. Kainattaki diğer popüler algoritmalarla da çakışmayan bir seçim olmuş. Arama çubuğuna sadece “ucuz televizyon” yazmış gibi, milyarlarca olası paralel evrenden, yüzlerce radyodan birinde Shakira’nın isminin geçtiği kanal ve tam o sırada telefonun geçici olarak devre dışı kaldığı an ile ilgili paralel boyutu seçmiş oldum.

Okumaya devam et…

Bölüm 21: “N’ayır, n’olamaz, nen var kuzum”

“N’ayır, n’olamaz, nen var kuzum”

“Yaşıyorsun demek, naylardır nerdesin, niçin aramadın beni, niçin kaçtın?”

“Bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç vardı.”

“Seninle ciddi olduğumu mu düşündün? Ha ha. Gönül eğledim seninle kuzum…”

“Biz, ayrı dünyaların insanıyız.”

“Parayla saadet olmaz evladım, bunu sakın unutma.”

“Bak beyim sana iki çift lafım var.”

 “Güzel olduğunuz kadar küstahsınız da”

Yeşilçam senaristlerinin yarattığı bu cümlelerin hiçbiri unutulmadı.

Aynı eski Türk filmlerindeki gibi, unsurlar, kişiler, olayların görüntüsü değişse de hep aynı tekrarı yaşıyoruz. Görüntü farklı olsa da olayların örgüsü kesinlikle aynı. Zengin kız, fakir oğlan (ya da tersi). Yanlış anlaşan ancak gururlu sevgililer… Sevgilisine inanmayan ama kötülük yapacağını bildiği halde, filmdeki kötü karaktere inanmayı tercih eden sevgililer…

“Bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla!..”

Sanatçılar, mekan ve replikler değişiyor ama aynı şeyi yüzlerce kere seyretsek de sıkılmıyoruz ve nerdeyse özünde aynı konu olduğunun farkına bile varmıyoruz. Görsel farklılıklar bizi konunun aynı olduğu gerçeğinden uzaklaştırıyor ancak rutin bünyemizin yapı taşı olduğu için defalarca seyretmemiz bizi rutinin dışına çıkmadığımız için mutlu ediyor. Bu algoritmayı seviyoruz kısacası. En kült filmler bile çok sıra dışı gözükse de aslında aynı desenlerden beslenip beğenmemizi sağlıyor.

Matrix filmini ele alalım… Felsefe dünyasını dahi “acaba bir simülasyonda mı yaşıyoruz” sorusu ile sarsan bir film ama aslında en temel desenlerimize nokta atış yaparak popüler olmuş durumda. Ezen makinalar, ezilen zavallı insanlar, mağduriyet ve arkasından özgürlük arada aşk… Bu konu ile yapılmış kaç bin tane film seyrettik, kitap okuduk? Özünde fark var mı? Özgürlük motifini filme tema ettiğin zaman, algoritma çalışıyor ve filmi beğeniyoruz.

Yaşadığımız hayat, ister seçimlerimiz, ister kaderimiz diye niteleyin aslında beynimizdeki algoritmaların ürünü. Başarılarımızın ve başarısızlıklarımızın, mutluluklarımızın ya da çıkmazlarımızın, yenilgilerimizin, travmalarımızın, en önemlisi kendini tekrarlayan ve sonuçlanmayan, yakamızdan düşmeyen sıkıntılarımızın sebebi sadece ve sadece beynimiz, algoritmalaramız, beyinlerimizin-algoritmalaramızın arasındaki yarış, ikilem, üstünlük savaşı, birbirleri ile bağlantıları ve algortimalar arasındaki değişik perspektifler.

“Bu neden benim başıma sürekli geliyor” diyorsanız, şikayet ettiğiniz şeyi olası paralel evrenler arasından seçip gerçekliğe çeviren algoritmayı ya da algoritmaların çakışmasını değiştirmediğiniz sürece başınıza kılık değiştirerek gelmeye devam edecek. En azından benim hayat tecrübem böyle.

Beynimizin içindeki Google arama motoru…

Google da bile herhangi bir şeyi ararken net olmalıyız, öyle değil mi?  Örneğin,  futbolu çok seviyorsunuz ve televizyonunuz eskidi. Dünya kupası da başlamak üzere.  Yeni bir televizyon almak istiyorsunuz. Hemen hazreti Google’ın arama çubuğuna “ucuz televizyon” yazarsınız.

Ben yazdım…
https://www.google.com/search?rlz=1C1GCEU_enTR822TR822&ei=f2TSXOqLHNKckwWEl5roDw&q=ucuz+televizyon&oq=ucuz+televizyon&gs_l=psy-ab.3..0i203l10.166816.176981..177884…0.0..0.107.3324.32j5……0….1..gws-wiz…….35i39j0.gnVHzkifIl8

21,100,000 yirmibir milyonun üzerinde seçenek çıkardı. İlk on seçenek muhtemelen en çok işinize yarayacak olan seçenekler. Bir linke girip tv alırsınız olay biter…

Ancak arama çubuğuna “en ucuz televizyonu almak istiyorum, arkadaşlarla toplanıp pizza yiyip biramı yudumlarken milli takımı destekleyeceğim,  gol atınca havalara uçacağız. ” diye yazarsanız muhtemelen televizyon reklamları yanında bahis, bira ve arkadaşlık sitelerinin reklamlarını bulacaksınız,  milli yazdığınız için Milli Eğitim Bakanlığı’nın linki de çıkarsa şaşırmayın. Daha önemlisi bütün bu şartları sağlayan site sayısı içinde sadece ucuz tv bulunan link sayısına göre çok çok daha az olacaktır. Hemen deneyin göreceksiniz. Aşağıda hazırı var…

https://www.google.com/search?q=%22en+ucuz+televizyonu+almak+istiyorum%2C+arkada%C5%9Flarla+toplan%C4%B1p+pizza+yiyip+biram%C4%B1+yudumlarken+milli+tak%C4%B1m%C4%B1+destekleyece%C4%9Fim%2C+gol+at%C4%B1nca+havalara+u%C3%A7aca%C4%9F%C4%B1z.&rlz=1C1GCEU_enTR822TR822&oq=%22en+ucuz+televizyonu+almak+istiyorum%2C+arkada%C5%9Flarla+toplan%C4%B1p+pizza+yiyip+biram%C4%B1+yudumlarken+milli+tak%C4%B1m%C4%B1+destekleyece%C4%9Fim%2C+gol+at%C4%B1nca+havalara+u%C3%A7aca%C4%9F%C4%B1z.&aqs=chrome..69i57.1781j0j7&sourceid=chrome&ie=UTF-8

Yukarıdaki link sadece 9 seçenek çıkardı ve ne yazık ki hiçbiri işe yaramıyor. Birbiri ile alakasız 18 ayrı kriteri sağlamaya çalıştı.

Ben gerçek hayatta da aynı prensibin çalıştığını gözlemliyorum.

Hayal kurduğumuz zaman, kurduğumuz hayalin içinde ne kadar çok detay ve birbiri ile alakasız unsur varsa o hayal o kadar olmuyor. Ne zaman ki basit, çok basit bir dilek kafamızdan geçiyor, kafamızdan geçen karşımıza çıkıyor.

Hayalini kurduğunuz şeyi yalın tutunca konu ile ilgili mesela ‘ucuz televizyon’ gibi iki algoritmanın örtüştüğü/kesiştiği 21milyon seçenek içinden en popüler olan paralel evren beynimiz tarafından tekilleniyor ve karşımıza gerçeklik olarak çıkıyor. ‘Popüler’ konusunu bir sonraki yazıda detaylandıracağım.

Eğer gerçek hayatımızda kafamızdan geçen hayal, dilek, istek, korku, endişe, duygu ya da sadece düşünce yukarıdaki gibi birbiri ile alakasız 18 ayrı unsuru barındırıyorsa sonuç hüsran oluyor. Alakasız, can sıkıcı, hayal kırıklığı yaşatan bir realite…

Yukarıda yazdığımın bilinçli olarak kontrol altına alınması ne kadar zor bir fikir olduğunun farkındayım.  Düşünce hızını kontrol etmek mümkün değil.  Yani hayal etmeyin ya da endişe ettiğiniz konuyu düşünmeyin demiyorum. Bu mümkün değil. Ancak hemen sonrasında ana talebinize fokuslanın. Bu da ancak farkındalık ile mümkün.  Başlangıçta zor ancak kas gibi kullandıkça gelişiyor. 

Kaosun ve mutsuzluğun sebebi uygun algoritmayı bulamamakla limitli değil. Bizi mutlu eden hayallerimiz aslında mutsuzluğumuzun sebebi olan kaosun yaratıcısı.

Hayatınızda Ayhan Işık Belgin Doruk versiyonunu seyrettiğiniz, beğenmediğiniz ve yine aynı hikayenin Ediz Hun Türkan Şoray versiyonunu yaşadığınızı hissettiğiniz anda, yaşadığınız farkındalığın olayların akışını değiştirmeye başlayacağını göreceksiniz. Yaşadığınız olayın ana argümanlarını, belirleyici olan ana algoritmaları bulacağız ve geleceğimizi kendimiz bilinçli olarak şekillendireceğiz. Ben bunun mümkün olduğunu iddia ediyorum, gözlemliyorum.

Kadir İnanır: seviyor musun beni?

Serpil Çakmaklı: hayır

K.İ: Seviyor musun?

S.Ç: Hayır!

K.İ: (celallenir) Seviyor musun?

S.Ç: Seviyorum

K.i: Yalan söylüyorsun!(tokat atar)

Okumaya devam et…

Bölüm 19: Toparlıyorum…

Daldan dala birçok farklı konudan bahsettim. Şimdi sıra noktaları birleştirmeye geldi.

Her cansız veya canlı organizmanın özü enerji. Madde diye algıladıklarımız ise enerji iplikçiklerinin birbirleri arasında kurduğu bağlar. Sert yüzeyle karşılaştığımızda bizim enerji bağlarımız ile cismin enerji bağlarını koparamıyor oluşumuzdan kaynaklı duvarın içinden geçemiyoruz ya da serçe parmağımızı sehpanın köşesine çarpınca canımız acıyor.

Yumurtanın döllenmesinden itibaren DNA sarmalına bağlı olarak fraktal geometri gereği belli bir fonksiyona bağlı olarak kendini tekrarlayan, katman katman büyüyen yaratıklarız. Mandelbrout setindeki şekil gibi belli bir tekrar formülü ile aynı şeklin tekrarından yolda farklı unsurlar oluşsa da sonunda hep aynı yapıyı bünyemizde bulunduruyoruz. 

Bizler, yediğimiz içtiğimiz, bitkiler, canlılar vs her şeyin  yapı taşı inorganik/cansız materyallerden, su ve taş topraktan ibaret. Organik/canlı diye adlandırdığımız şeyier inorganik materyallerin bir form içinde hapsolmuş şekli…

Theo Jansen’in sahildeki yaratıkları gibiyiz. Engelleri aşa aşa evriliyoruz çoğalıyoruz. Yapı taşımız kendi kendini belli bir geometrik fraktal fonksiyon dizilimine göre çılgın sayıda tekrarlaması sonucu oluşuyoruz. Satranç tahtasındaki pirinç hikayesini hatırlayın.

Fraktal fonksiyon çevresel limitlere ulaşıncaya kadar kendini tekrarlıyor. Nozawa’nın domates fidesi gibi limitler kalkınca bir domates fidesi üstünde 17000 domates yetişebiliyor.

Zamanda “şu an” diye algıladığımız sadece bir “an” önce önce kaydettiğimiz bilgiler. Bu bilgi de aslında 3 boyutlu zilyon tane fotoğrafın sinema şeridi gibi birbiri ardına algılanması. Bir fotoğraf oluşuyor ve yok oluyor. Bir sonraki fotoğraf ufak değişikliklerin kaydedildiği yepyeni bir fotoğraf. Bunlar arka arkaya algılanınca çevremizdekiler ve biz hareket halinde olduğumuzu, yaşadığımızı düşünüyoruz.  Televizyonda gördüğümüz herhangi bir varlığı hareket ediyor olarak algılasak ta aslında ekranda sadece küçük ışıklar yanıp sönüyor. Beynimiz de hayatı ekrandaki görüntü gibi algılıyor ancak sadece görüntü değil bütün duyularımızla.

Atom altı boyutta, geleceğimizi oluşturabilecek sonsuz sayıdaki potansiyel seçenek, sanal paralel boyutlar, boyutu tekilleyip realite haline geçirmemizi bekliyor. Beynimiz bunu kuantum mekaniğinin prensiplerine dayanarak yapıyor. Seçilen boyut yaşadığımız ve iletişimde olduğumuz bütün varlıklar ile ortak seçilim sonrası tekilleniyor ve kuantum dolanıklık sayesinde zamansız bir anda bütün fotoğrafta yer alıyor.

Beynimiz bir tek bütün yapı değil. Çok merkezli, farklı deneyimleri yani farklı bakış açılarını yansıtan algoritmalardan oluşuyor.

Beynimizin, Long Exposure prensibine dayalı, deneyimlerin katman katman birbiri üzerine derinleştiği, tekrarlanmayanın silikleştiği algoritmalardan oluşan bir yapısı var. Kuantum boyutunda beynimiz paralel boyutlar arasından algoritmaya uygun olanı biz yaşamadan 7-10 sn öncesinde tetikliyor.

Akış diyagramı, yani bir problemin çözülmesi için takip edilmesi gereken yol. Bir konunun nasıl çözülmesi gerektiği ile ilgili adımları bir kağıda adım adım döktüğünüz zaman bir algoritma yazmış olursunuz.

Beynimizdeki algoritmalar biz olayı yaşamadan 7-10sn öncesinde ne yaşanacağını zaten yaşamış oluyor. Maddeleri ve canlıları oluşturan atom altı parçacıklar zaten sürekli bir iletişim içinde. Birbirine dolanık parçacıklar ışık hızından daha hızlı iletişime geçiyorlar.

Noktaları birleştirirsek; kendi kendini tekrar eden geometrik desenlerin fraktal bir fonksiyon dizinini takiben oluşturduğu “biz” dünya üzerindeki yaratıklar aslında diğer inorganik maddeler gibi sadece enerji iplikçiklerinin oluşturduğu, özünde cansız taş toprak sudan oluşmuş yapılarız. Kaya parçası, Kedi, Bakteri ya da HomoSapiens. Hepimiz aynı malzemeden yapılmayız. Ancak formlarımız fraktal fonksiyonumuza ya da DNA’mıza bağlı olarak öyle değişik ki ortamdan beslendiğimiz enerji kaynaklarını formlarımızın fonksiyonları olarak değişik şekillerde kullanarak Sahildeki Yaratıklar gibi ortalıkta salınıyoruz. Fraktal desen karmaşıklaştıkça sadece gezinmekten çok çok öte formlarda hareketlerde bulunuyoruz, yiyoruz, besleniyoruz, ürüyoruz. Ancak yaptığımız hareketler zekileşmeye başladıkça yapılan işlemlerin yarattığı sonuçlar ve yaşadığımız ortama etkisi inanılmaz boyut atlıyor. Beyin devreye girince kalıpların yapısı yani algoritması da karmaşıklaşıyor.

Beyin çok merkezli bir algoritmalar yumağı. Her merkezin farklı görev, perspektif ve bilgi birikimine dayalı algoritmaları var. Her merkezin perspektifinden karşılaşılan engellerle ilgili zamandan bağımsız bir ortamda yani kuantum boyutunda, yaşanılacak olan olayın yaşanmasından 7-10 sn öncesinde, çeşitli merkezlerin elinde bulunan algoritmalar arasından baskın olan devreye giriyor ve sonsuz sayıdaki sanal paralel evrenlerden biri algoritmalar tarafından seçilerek tekilleniyor ve biz bu seçimi gerçeklik olarak yaşıyoruz. Yaşadığımız gerçeklik ne kadar kendini tekrar eden bir durumsa tekrar sayısı kadar, LE fotoğraflardaki sabitler gibi, tekilleştirilen gerçeklik üst üste kaydediliyor ve olan algoritmalar yeni engellere karşı derinleşiyor, kodu güçleniyor, detaylı hale geliyor. Sahanda yumurta pişirme algoritmasında olduğu gibi. Sadece yumurtayı pişirme detaylarına değil ortamdaki tüpün gaz kaçırması, yağ sıçraması gibi detaylar da algoritmaya ekleniyor ve algoritma mükelleşiyor.

Çok karışık gibi gözüküyor ancak prensip çok yalın. Milyar yılın birikimini DNA mızda barındırdığımız için aynı iki atın poposunun arasındaki mesafenin uzay mekiğinin yakıt tankının ölçüsünü belirlemesi örneğinde olduğu gibi yapı sadece uyumlu ve başarılı olanın varlığını koruduğu, bir sonraki nesle geçirdiği bir mekanizma. Yok eğer nehirdeki taş parçasından bahsediyorsak etrafından akan nehrin enerjisinden yararlanabilecek bir dizaynı yoksa sahildeki yaratıklara dönüşemiyor. Tek devinimi suyun aşındırması, belki de nehirde sürüklenmek. Ortam şartlarının uygun olduğu ortamda moleküler düzeyde moleküller uygun dizilime girerse Sahildeki Yaratıklara dönüşüyor. Tesadüfen değil, milyar kere milyar karelik satranç tahtasındaki her olası seçenek teker teker, sabırla, milyarlarca yıl sürecinde deneniyor ve ortam şartları her oluştuğunda yaratıklar oluşuyor.

Hayatımızın direksiyonu elimizde, her şeyi biz seçiyoruz gibi gözüküyor. Ancak gerçekte yaşadığımız kendi tecrübelerimiz ve daha da önemlisi milyar yıllık evrim sürecindeki deneyimin süzgecinden geçip süzülmüş algoritmaların seçimlerini yaşıyoruz. Karar vermiyoruz aslında… Sahildeki yaratıklar gibi rüzgarda sürükleniyoruz. Rüzgarın estiği yönde tekerlekler dönmeye başlıyor. Algoritmalar çalışıyor. Rüzgar ile değil, nöronların içinden geçen elektronlarla.

Ya yaşadığımız her olayın, seçtiğimiz boyutun seçim işleminin biz anı yaşamadan 7-10sn önce gerçekleşmesine ne demeli? Beynimiz dediğimiz çok merkezli sistem kendi aralarında yarışan algoritmaların arasında baskın gelen algoritmaya uygun paralel evrendeki seçeneği tekilleyip, 7-10sn sürecinde gerçekliyor ve biz o anı yaşıyoruz. Yaşadığımız an zilyon tane fotoğrafın arka arkaya var olup yok olması sonrası hafızamızda kalanlar. Ancak var olan ve yok olan dediğimiz fotoğraflar, şeyler, tanıdığımız insanlar, kedi, köpek, Ağrı dağı, Atlantik okyanusu, Himalayalar, Asya kıtası, dünyanın kendisi, güneş sistemi, galaksimiz vs. arka arkaya yok olup çok ufak değişikliklerle yeniden yaratılıyor. Aynı TV ekranındaki yanıp sönen pikseller gibi… Kainattaki canlı cansız her şeyin bir fraktal deseni, canlı ise aynı zamanda geleceğe etki edebilecek algoritması var. İnorganikler zayıf desenli, organikler ise özünde inorganik olmalarına rağmen çok karmaşık desenli olmaları sebebi ile kâinata renk katan yapıda. Sistemdeki bütün canlıların ve cansızların seçiminin ortak noktası, kesişim kümesi yaşadığımız ve gerçek diye düşündüğümüz dünyayı oluşturuyor.  Bu kadar uzlaşı sonucu meydana gelmesinden dolayı zaman geri döndürülemez bir görüntüde. Gerçi matematiksel hesaplamalara göre teorik olarak geri döndürülebildiği düşünülüyor ama şu aşamada sadece hipotez…

Gelecek ise potansiyel olarak çok büyük deneyimlere açık. Her yeni fotoğraf, her canlıya ya da cansıza fraktal deseninin fonksiyonuna göre yeni katkılar ekleme fonksiyonu güçlendirme ya da sadece kendini tekrarlama olanağı sunuyor. Tekrar edilen yeni yapı oluşan fotoğraflarda varlığını sürdürebiliyorsa soyunu, DNA sını devam ettiriyor. Uyum sağlayamayan yok oluyor.

Kainattaki her varlığın fraktal bir deseni/fonksiyonu var. Kum tanesinin çok yalın ama kumsalın kumların birikiminden kaynaklı daha karmaşık… Su damlası yalın ama denizin su damlasına ya da kumsala göre çok daha karmaşık, aynı yalın desenin tekrarından kaynaklı neredeyse canlı özelliği gösterecek kadar karmaşık bir deseni var. Beyni olmasa da hareketi desenin tekrarı, diğer çevre şartlarının yarattığı etki-tepki ilişkisinden ötürü enerjisi (buradaki enerji metaforik anlamda değil, fizikteki enerji), tekrardan kaynaklı desen sabiti oluşturması ve kendi deseni var. Canlılarda desen çok çok daha kompleks. Çünkü algoritmaları/deneyimleri daha karışık, detaylı. Algıladığımız kainata katılımı, hem kendi desenine hem de kainatın desenine katkısı çok daha fazla.

“Gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir.” 

Milan Kundera

Basit bir deneyim “hafif” ya da Milan Kundera’nın tanımı ile değersiz olsa da deneyimin çok sayıda tekrar edilmesi onu ağırlaştırıyor. Ağırlaşan şey değerli, işlevsel ve gerekli hale geliyor. Varlığını algıladığımız değerli, ağır ve gerekli her şeyin özünde aslında dayanılmaz bir hafiflik var.

Okumaya Devam et…

Bölüm 18: Ne zaman hayatın derin anlamını sezer gibi olduysam, onun basitliği şaşırttı beni. – Albert Camus

Milyarlarca yıllık evrimin sonucu olarak varız. Evrim teorisini kabullenme konusunda inanılmaz bir direnç ve önyargımız var. Varoluşumuzun bu kadar basit, gereksiz ve daha önemlisi anlamsız olmasını kabullenmek istemiyoruz. “Evrim teorisi sadece bir teori” deyip geçiyoruz ki öncelikle ‘teori’ kelimesini ‘varsayım’ ile karıştırıyoruz ve yanlış kullanıyoruz. Evrim teorisi kanıtlanmış bir teoridir, bir varsayım değildir.

Newton’un yer Çekimi kanunu, Arşimetin suyun kaldırma kuvveti ile ilgili kanunları, Einstein’ın izafiyet teorisi gibi Evrim teorisi de kanıtlanmış bir teoridir. Elma yere düşer, su hamamda tası kaldırır, cisimler ışık hızında giderken kütleleri artar. Her zaman ve her zaman bu kurallar geçerlidir. Bunlar kanıtlanmış teroilerdir.  Ben Newton’un yerçekimi teorisine, Arşimet’in suyun kaldırma kuvveti ile ilgili bulduğu prensiplere ya da Einstein’ın izafiyet teorisine inanmıyorum diyemeyeceğimiz gibi evrim teorisine de inanmıyorum diyemeyiz. Bu bir inanç meselesi değildir. Asıl direnç bence bu kadar karmaşık bir yapının kendiliğinden oluşabileceğini hayal edemiyor olmamızdan kaynaklanıyor. Dolayısı ile ancak olağanüstü bir yaratıcının, bir mühendisin aynı zamanda sanatçının bizleri yaratabileceğinden başka bir çözüm zihnimize mantıklı gelmiyor. Mademki bu kadar karmaşığız ve bir çabanın sonucu oluştuk, en fazla 100 senelik bir ömür için yaratıcımızın bu tip bir çabaya girmesi de mantıklı olmamalı… Zaten dürtüsel olarak yok olmayı istemediğimiz ve kabullenemediğimiz için yaratıcı fikrine daha da çok bağlanıyoruz. Sorun bence öncelikle “milyarlarca yıl” kavramını algılayamamamızdan başlıyor. Yazılı tarih ve arkeolojik bulgulardan birkaç bin yıllık bir insanlık tarihi kafamızda çok net oluşsa da milyon yıl hele hele birkaç milyar yılı kafamızda canlandıramıyoruz. Birkaç milyar yılda nelerin değişebileceğini hele hiç anlayamıyoruz.

11 nesil sonrasında  DNA mız içinde 2048 ayrı insanın genetik kodu bulunuyor. Yukarıdaki Haribo ayılarda Kırmızı ile Sarının birlikteliğinden oluşan karışıma sadece iki nesil içinde karışan Yeşil ve Turuncunun yarattığı renkli ayıları inceleyin lütfen. Sadece Yeşil ve Turuncu bunu yapabiliyorsa 2048 farklı renkte ayıyı bu karışıma katsak ne olur? Bünyemizde sadece 2048 farklı desenin izleri bulunmaz. Kırmızı ve Sarının içindeki yapı biz doğana kadar 2048 kere değiştirilmiş olur. Her bir değişiklik bize farklı bir değer/özellik katar. 2048 farklı kere doğa bir şey denemiş olur.

Eğer her bir çiftin 1 çocuğu varsa 2048 varsyasyon, 5 çocuğu varsa …?

Yine yukarıdaki örnekte, her bir annenin 25 yaşında doğum yaptığını düşünelim. 11 nesil 250 yılda oluşur. 250 yılda 11 kuşak 2^11  = 2048 ebeveyn var ise 1000 yılda 40 kuşak 2^40 = 1.099.511.627.776 yani 1 katrilyon varyasyon var demektir. 1milyar yılda 40milyon kuşak var. 40 milyon kuşağın oluşturduğu ebeveyn sayısı burada yazabileceğim bir rakam değil.

Yukarıdaki tanım biraz kafa karıştırabilir. Muhakkak ki son bin yılda dünya yüzeyinde 1 katrilyon insan yaşamadı ancak insanların küçük köylerde, kasabalarda yaşadıklarını düşünürseniz evliliklerin büyük çoğunluğunda uzak ya da yakın akraba evliliği var. Dolayısı ile kombinasyon doğru ancak büyük çoğunluğu aynı gen havuzu diyebileceğimiz grupların kendi içlerindeki birlikteliklerden doğmuş.

Bugün satranç diye bildiğimiz oyun yaklaşık 1400 yıl önce Hindistan’da bulunmuş. Rivayet o ki oyunu kurgulayan bilgin, oyunu Pers Kralı’na sunduğunda çok memnun olan kral, “Dile benden, ne dilersen” demiş. Bilgin kraldan ödül olarak satranç tahtasının sol alt köşesindeki kareye bir buğday tanesi koymasını ve sonra her kareye bir önceki karenin iki katı buğday tanesi koymasını ve bu şekilde 64. kareye kadar gitmesini istemiş. “Bana bu kadar buğday verseniz yeter.” demiş.

Zenginliğinden gurur duyan kral, tebessümle, bilginin alçak gönüllülüğünü övüp, vezirine “Dileği, yerine getirin” diye emir vermiş.

Hesaplamaya başlayınca ilk kareler kolay gitmiş. Birinci kareye bir buğday, ikinci kareye iki buğday, üçüncü kareye dört buğday… Ancak 10. kareye gelindiğinde toplam 1023 buğday vermeleri gerekiyor. Bu yaklaşık bir avuç buğdaya karşılık gelir. Hesabın hep böyle gideceğini, bilgine hep böyle üç beş buğday vereceklerini zannediyorlardı. Zaten 15. karede yalnızca 1.5 kilo buğday vereceklerdi. 25. kareye gelince vermeleri gereken buğdayın 1.5 ton olduğunu görmüşler ama fazla heyecanlanmamışlar. Oysa 31. kareye gelince bu işin şakası olmadığını anlamaya başlamışlar, çünkü vermeleri gereken buğday 92 tonmuş. Yine hesaplamaya devam etmişler. 49. kareye geldikleri zaman 24 milyon ton, 54. kareye geldiklerinde ise 771 milyon ton buğday vermeleri gerekiyor toplam olarak. Bu da dünyamızın bugünkü ölçülere göre bir buçuk yıllık buğday üretimi. 64. kare de tamamlandığında bugünkü ölçülerle dünyanın 1500 yıllık buğday üretimini bilgine vermeleri gerektiği ortaya çıkmış.

Yukarıdaki hikayedeki her bir pirinç biz homosapiens, fare, maymun, fasülye, domates, balina,aslan, çam ağacı…Aklınıza gelen her ama her şeyin ortak bir ya da birkaç başlangıcı var. Varyasyonun sayısı o kadar çok ki…

Aynı ‘Kulaktan kulağa’ oyunu gibi… İlk söylenen cümle ile 10 oyuncu sonrasındaki cümle ne kadar farklı oluyor değil mi? Oyunu 1000 sene içinde 1 katrilyon insanın oynadığını hayal edin. Miller – Urey deneyinde bahsettiğim uygun dizilimde bulunan ilk Sahildeki Yaratıklar, “tesadüfen” oluşmadı.  Nerdeyse sonsuz sayıdaki ihtimaller çorbası içinde moleküllerin uygun dizildiği bir seçenek Sahildeki Yaratık gibi bir oluşuma girdi. Tesadüfen değil, olası seçenekler içinde olduğu için… Sadece bir dizilim değil. Hem aynı dizilimden çok sayıda hem de başka dizilimlerden oluşan çeşitli yaratıklar topluluğu çorbada salınmaya başladı. Ortama uygun olanlar salınmaya devam ettiler, uygun olmayanlar kayboldu. Hayatta kalanlar başka moleküllerle de bağlandılar. Yapılarını milyarlarca değişik varyasyonda güçlendirdiler. ‘Güçlendirdiler’ szünde bir bilinç yok. Denk gelen, karşılarına çıkan, işlerine yarayan bağlantılar dizilimin içine girdi, işe yaradığı sürece kullanılmaya, nesilden nesile geçtikçe pekişmeye ve kalıcı olmaya başladı. Uyum sağlayanlar daha da kompleks yapıya ulaştı. Satranç tahtasındaki prensibi hatırlayın. Sadece 64 karede sayının ne kadar arttığını, seçeneklerin varyasyonunun sayısını gözünüzün önüne getirin.

Şimdi de DNA mızın 3,000,000,000 yazıyla üç milyar baz çiftinden (AT CG) oluştuğunu yani 64 kare yerine 3milyar karelik satranç tahtasını düşünün.

Aynı zamanda “Fraktal Geometrinin Dayanılmaz Hafifiliği”, 2. bölümdeki fraktal desen konusunu irdelerken bahsettiğim bir derece açı değişiminin sonuç üzerindeki radikal etkisini hatırlayın.

30 derece

29 derece

3 derece

Yukarıdaki iki unsuru birleştirin ve 3.5 -4 milyar yıllık sürece yayın. Her bir kareden sonra seçeneklerin yani bağlantı varyasyonlarının sayısı inanılmaz oranda artıyor. Her kareden sonra yeni milyonlarca moleküler dizilim yani yeni Sahildeki Yaratık. Her yaratık, yeni bir moleküler eklenti ve daha karmaşık yaratıklar. İşe yarayan ufak bir değişikliğin DNA ile bir sonraki nesle aktarıldığı, ilmek ilmek işlenen, iki atın poposunun arasındaki genişliğin uzay mekiğinin ölçüsünü belirlediği bir kainattayız…

Bölüm 17 : Reenkarnasyon…

Reenkarnasyon deyince herkesin aklına kendinin bir önceki hayatta Kleopatra ya da Rus çarı olduğu, kimsenin kanalizasyon işçisi olmadığı spiritüel bir mekanizma geliyor. Var olduysak, yok olmamalıyız. Hayat bu kadar kısa ve anlamsız olmamalı. Ruhumuzun olgunlaşması için tekrar tekrar hayata geri gelmeliyiz, desek de, aslında derdimiz, içinde bulunduğumuz hayat çok zor, bu hayatta fakiriz, bir sonrakinde muhakkak acayip zengin geleceğiz. Umut…

Özellikle Hint kültüründe çok baskın olan ve kast sisteminin ayrılmaz bir parçası olan reenkarnasyon, en alt kastta/sınıfta, en sefil hayatı sürenlere, bu hayatlarında iyilik yolundan ayrılmazlar yani en üst kasttakilerin paralarını çalmaz ya da onları öldürmezlerse, bir sonraki hayatlarında kesin raja ya da mihrace olacaklarını vaad eder. Bu konu karşıma her çıktığında hep Yuval Noah Harari’nin aşağıdaki sözü aklıma geliyor.

Bir maymunu ölümden sonra gideceği maymun cennetindeki sınırsız muzla kandırarak elindeki muzu vermeye asla ikna edemezsiniz.

Yuval Noah Harari

Öte yandan hayatımızın çeşitli dönemlerinde yaşadığımız olayların sanki kendi hayatmıza ait olmadığı düşüncesine kapılırız. Belki de reenkarnasyon fikrinin ortaya çıkış noktası bu duygudur?

Beynin algoritmaları nasıl kurduğuna dair Long Exposure (LE) tekniğini açıklamıştım. Yaşanılan bütün deneyimler katman katman yaşamımızı kurgulayan algoritmaları oluşturuyor. Ancak bu programlar sadece doğduktan sonra oluşmuyor. Milyarlarca yıllık evrim sonucunda atalarımızın bütün birikimleri ve deneyimleri de üredikleri tarihe kadar yaşadıkları bütün birikim de bize miras kalıyor. Tabii ki yine aynı mantıkta. Atalarımızın yaşadıkları deneyimlerde ne kadar çok sabit varsa sabitler o kadar net olarak sonraki nesillere aktarılıyor. Biz bunu içgüdü olarak tanımlıyoruz. Bir bebeğin yılanı algılaması ve ondan korkması ancak köpekten korkmaması atalarından gelen default bilgi ile alakalı. Atalarımız milyonlarca yıl ve yüzbinlerce nesil boyunca yılandan kaçmış ve bu sayede hayatta kalmış. Bizim yılandan kaçmamızı sağlayan ise kendi deneyimimiz değil, zaten beynimizdeki LE ile kazınmış hazır bilgiden kaynaklanıyor.

Yukarıda atalarımız diye kastettiğim sadece homo sapiens atalarımız değil. Evrim sürecinde homo sapiense ulaşana kadar tek hücrelilerden deniz canlılarına, sürüngenlerden memelilere, DNA kodumuz içinde etkisi olan bütün atalarımızın etkileşimlerini ve sabitlerini beynimizde taşıyoruz. Yani yarım milyar yıl önce yaşamış bir kertenkelenin kendinden daha büyük bir dinozordan kaçarken nasıl kurtulduğu ile ilgili deneyim eğer defalarca kullanılıp sabitleşmişse bir sonraki kendi kertenkele nesillerine aktarılır. Eğer yeni nesil için bu deneyim yararlı ise algoritma kullanılır ve kuvvetlenerek daha da sabitlenir ve bir sonraki nesle ve eğer bizim de işimize yarayacak bir deneyim ise milyar yıllık evrim süreçleri içerisinde bize kadar ulaşmış olabilir. Blogumun ilk bölümündeki uzay mekiklerinin fırlatma tankları genişliğinin iki atın poposunun genişliğine göre belirlendiğini anlatan hikayeyi hatırladınız mı?

DNA dan bağımsız, deneyimlerin davranışlarımıza etkisi ve aktarımını inceleyen bilim dalına Epigenetik deniyor. Epigenetik, DNA dizisindeki değişikliklerden kaynaklanmayan, ama aynı zamanda irsî olan, gen ifadesi değişikliklerini inceleyen bilim dalı. Yaşam stili, sigara içmek, beslenme alışkanlığı, spor yapmak ( ya da yapmamak) gibi çevresel faktörlerin genlerin aktivitesini düşürmesi veya yükseltmesi ile ortaya çıkan yeni durumları inceler. Başka bir ifadeyle DNA dizisinde hiçbir değişiklik gerçekleşmeden genlerin fazla ya da yeterli çalışmamasından kaynaklanan durumlardır.

Milyarlarca yıl geriye gitmeden de büyük anne babalarımızdan yaşadıkları iyi ya da kötü deneyimleri epigenetik olarak bize aktardıklarını görebiliyoruz. Tek şart deneyimin bizler doğmadan önce yaşanmış olması. Yani büyükbabamızın yaşadığı uzun süreli ve onu derinden etkileyen bir kıtlık ya da travma, bizlerin bilinç altına geçebiliyor. Annemizin hamileyken yaşadığı bir travma bile fetüsün çevre şartları sebebi ile rahmin içindeki kimyasalların değişmesinden etkilenip DNA yapımızda ufak bir harekete, en azından DNA ile planlanandan farklı bir şekilde hücrelerin çoğalmasına sebep olabiliyor. Bu olgu tamamen travmanın büyüklüğü ile alakalı…

Özet olarak;

  1. DNA mızdan gelen atalarımızın deneyimleri/algoritmaları.
  2. Ebeveynlerimizin biz daha döllenmeden evvel yaşadıklarından bize aktarılanlar.
  3. Kendi deneyimlerimiz.

Düşündüğümüz şeyler yukarıdaki birikimlerden oluşan algoritmaların karşılaştığımız olaylar karşısında beyinlerimizin arasında gerçekleşen bir üstünlük kurma kavgası süreci sonrasında, kazananın algoritmasının uygulanması…

Bu varsayımla, reenkarnasyon diye düşündüğümüz fenomen aslında ruhumuzun başka bir bedende daha önceden yaşadığı bir deneyimden ziyade aslında atalarımızın kendi bedenlerinde yaşadığı deneyimlerin bize aktarılan kalıntıları olabilir mi?

Okumaya devam et…

Bölüm 16: Djokovic Nadal’a karşı…

Elimi havaya kaldırdım… Meğerse beynim ‘elini havaya kaldır’ emrini benim elimi kaldırmamdan yaklaşık 5 ila10sn öncesinde zaten vermiş. Beynim olayı yaşamış, bitirmiş, ben sadece çekilen filmi izliyormuşum. Zaten geçmişte yaşıyormuşum. Kastım gözümün olayı görüp, beyne iletip, beynin algımasına kadar geçen milisaniye seviyesindeki zaman aralığı değil. Ciddi ciddi 5 ila 10 saniye…

Beyin üzerinde yapılan çalışmalarda beynin olaylar yaşanmadan 5 ila 10sn önceye kadar bütün olayı kendi içinde yaşayıp bitirdiğini saptamışlar. İlk araştırmalar Benjamin Libet tarafından başlatılmış. Sonrasında Alman Max Planck Enstitüsünde detaylı, ciddi araştırmalar yapılmış… Aşağıdaki linkten araştırma hakkında daha detaylı bilgi alabilirsiniz.

https://www.mpg.de/research/unconscious-decisions-in-the-brain

Aynı konuda Nature.com da çıkan makale 15sn olduğunu iddia ediyor.

https://www.nature.com/articles/news.2008.751

John Dylan Haynes’in yorumu

Morgan Freeman’ın sunduğu ‘Through The Wormhole’ dizisinde ‘Do we have free will?’ bölümünün 38. dakikasından itibaren aynı konudan bahsediliyor.

En basit anlatımla, deneklere MRI cihazı içindeyken çeşitli fotoğraflar gösteriliyor. Fotoğrafların uyandırdığı duygular, fotoğraf deneklerin ekranlarında belirmeden 5 ile 10sn öncesinde MRI cihazında görüntüleniyor. Fotoğrafın uyandırdığı duyguyu, fotoğraf gösterilmeden 5 ila 10 sn öncesinde denek hissetmiş oluyor. Takdir edersiniz ki bu çok büyük bir iddia. Dolayısı ile deneyler de çok ciddi yapılmış.

Ben bu çalışmadan, her şeyin ortalama 7 saniye önce beynimizin içinde zaten yaşandığını, biz olayları yaşadığımız sırada beynin olayları çok önceden yaşayıp bitirmiş olduğu ve sonraki olaya geçmiş olduğunu anlıyorum. Bu arada sadece problemlerin çözümü için odaklanan bir adet beyinden bahsetmiyoruz. (Beynimizdeki kediler bölümünde bahsettiğim sürüngen, limbik ve neocortex beyinler) Her bir beynin kendi perspektif, deneyim ve bünyesinde bulunan algoritmasına göre, olayları değerlendiren, algılayan ve  kayıt eden ancak birbiriyle inanılmaz bir dinamik içinde iletişimde bulunan, bir yandan da vücudun yaşamsal ihtiyaçlarını gidermeye devam eden, koordine eden, karşılaşılan duruma göre vücudu mikro ve makro ölçekte savunan bir sistemden bahsediyoruz.

Peki beyin karşısına çıkacak olan şeyi 5-10sn öncesinden nasıl biliyor? Konu kuantumla ilgili. Hem ölü hem canlı kediler yetmezmiş gibi şimdi de bu çıktı karşımıza.

Djokovic Nadal’a karşı… Maç ile ilgili gördüğünüz ilk karedeki vuruştan sonra aslında Djokovic ile Nadal arasındaki maç kuantum ortamında zaten bitmişti. Djokovic’in kazanmıştı bile. Djokovic ile Nadal kunatum ortamında algoritmalarını yarıştırdılar ve sonuç bizim gözlemlediğimiz andan 5-10 sn öncesinde zaten belliydi.

Bahsettiğim olayı televizyon yayınlarındaki olası bir uygunsuzluğa müdahale etmek için yapılan bir kaç saniyelik gecikme gibi düşünebiliriz. Mesela spiker istemeden uygunsuz bir şey söylemiş ise yayın yönetmeni yayını durdurabiliyor, ya da araya reklam alabiliyor… Her ne kadar biz olayları canlı olarak düşünsek de gerçekte olay yaşanmış bitmiş oluyor.

İddiam şu;

  • Biz baktığımız anda var olan şeyler biz bakmayınca yok oluyorlar, aynı bilgisayar ekranındaki yanıp sönen ışıklar gibi.
  • Hareketlerimizi atalarımızın milyar yıla yayılı Long Exposure yaparak deneyimleyip doğruladığı, bu sayede hayatta kalıp sonraki nesillere liettiği, bundan ayrı olarak da, kendi deneyimlerimize dayalı oluşturduğumuz algoritmaların sayesinde gerçekleştiriyoruz.
  • Sadece anlık hareketlerimizi değil, geleceğimizi de bu algoritmalar sayesinde oluşturuyoruz.
  • Beynimizdeki algoritmaları çalıştıran, nöronlarımızın içinde akan elektronlar. Elektronlar ise ışık hızında hareket ediyor. Einstein’ın izafiyet teorisindeki meşhur E=mc2 formülüne göre ışık hızı seviyesinde zaman kavramı/boyutu/büyüklüğü ortadan kalkıyor.
  • Beynimizdeki algoritmalar biz olayı yaşamadan 7-10sn öncesinde ne yaşanacağını zaten yaşamış oluyor. Maddeleri ve canlıları oluşturan atom altı parçacıklar ışık hızında hareket ederken zamanın var olmadığı bir düzlemde zaten sürekli bir iletişim içinde. Birbirine dolanık parçacıklar zaman kavramının olmadığı bir ortamda iletişimde oluyorlar.

Bu bilgilerin ışığında, beynimiz yani nöron ağlarımız aslında birer kuantum bilgisayar. Diğer bilgisayarlarla yani kainattaki canlı cansız her varlıkla bir tür internet gibi bir ağ ortamında iletişim içinde. Yaşanacak olaydan 7-10 sn önce nöron ağı içinde oluşan algoritmaların iletişimde olunan diğer algoritmalarla ortak hareket ederek, baskın algoritmanın galip geldiği, sonsuz sayıdaki dalga formundaki potansiyel gelecekler içinden birini seçtiği ve onu tekillediği yani o anı yaşadığımız bir platformdayız.

Özgür irade diye bir şey yok. Var olan algoritmalarımızın seçtiği hayatı yaşıyoruz.

Bölüm 11: Tanrı aslında evrenin kendisi olabilir mi?

Einstein’a bir konferansta Tanrıya inanıp inanmadığını sorarlar,

“Spinoza’nın tanrısına inanıyorum!”

Einstein

Hayatın mekaniğini arayıp Spinoza’dan bahsetmemek olmaz.

Panteizm’in kurucusu Spinoza’nın yaşadığı sırada resmedilmiş bir portresi yok. Aşağıdaki resim, ölümünden sonra onu tanıyanlar tarafından yapılan tarife dayanılarak çizilmiş. 1632-77 yılları arasında Amsterdam’da yaşamış. Tanrı sevgisi üstüne bir kitap yazmış ve buna bağlı bir felsefe geliştirmiş olmasına rağmen, kabullerin dışına çıktığı, hayatı ve mekaniğini sorguladığı için toplum tarafından dışlanmış ve afaroz edilmiş. Neyseki türdeşleri gibi öldürülmemiş. Bunun sebebi de kitabı Ethica’nın Spinoza öldükten sonra basılmış olması.

Descartes kendi aklından yola çıkarak, “düşünüyorum demek ki varım” demiş, ancak ilk başlangıcı tanımlarken tıkandığı yerde felsefesini Tanrı’ya bağlamış. Spinoza ise tam tersine Tanrı’nın varlığı kabulü ile başlar. Tanrı doğanın kendisidir ve mutlaktır. Spinoza’nın Tanrı tahayyülü doğanın kendisidir, ezeli-ebedi ve bitimsiz bir üretim kudretidir; her şeyin kendisinden çıkabildiği bir varoluşun sonsuz akışıdır. Fikirlerini düzenlemek ve daha kolay anlaşılabilir, aynı zamanda doğrulanabilir bir forma sokmak için de geometriye uygulanabilecek şematik bir yapı tarif eder.

Yeni nesil diyetlerde sürekli olarak kullanılan bir ‘aminoasit’ ifadesi var. Aslında bizlerin ve bütün canlıların yapıtaşı proteinin ana unsuru. Hepsi cansız olan Hidrojen, Nitrojen, Karbon, Oksijen ne zaman ki bu atomlar yanda görülen bağ modelini oluşturuyor, o zaman bu gruba aminoasit deniyor. Ne zaman ki aminoaistlerden çokçası birbirine belli bir formda bağlanıyor o zaman protein oluyor. İşte size cansızdan canlı…

Kutsal kitaplarda Tanrı’nın Dünya’yı altı günde yarattığını, yedinci günde ise dinlendiğini okuyoruz. Bu gün bu bilgiyi yorumladığımız zaman gün kavramının gerçekte bizim algıladığımız 24 saatlik gün olmadığı, metaforik olarak bizim algılayamadığımız ancak belirli bir zaman diliminin kastedildiği şeklinde yorumluyoruz.

Adem ile Havva’nın yaratılışı da neden benzer bir metafor çerçevesinde değerlendirilmesin? Tanrı yada Doğa için zaman kavramının önemi var mı? Zaman bu düzlemde bir ölçü birimi mi? Eğer bilinçli bir yaratılış süreci varsa, insan ve bütün varlıklar tek tek her detayı düşünülüp tasarlanarak mı üretilmeli? Kusura bakmayın ama bu çok sıradan bir yöntem ve fazlası ile insan deneyimi ile hayatı kurgulayan bir düşünce tarzı bence. İçinde bulunduğumuz hayatın mekaniğinin böyle olmadığını gözlemliyorum. Bu yöntem verimli değil. Bu yöntem doğayı yaratan kudret için çok zayıf bir mühendislik örneği, O’nu çok hafife alan bir önerme. Doğa çok daha pratik, verimli, etkili ve şaheser bir formülle çalışıyor.

Hidrojen, Nitrojen, Karbon, Oksijen… her zaman ve her ortamda var. Bunların 4 milyar yıl öncesinden başlayarak bir araya gelip yukarıdaki şekilde bağlanması işten bile değil. Bunların birçoğunun da daha sonra biraraya gelip proteini oluşturması da olması gereken bir sonuç. Bizlerin algılayamadığı ise bahsettiğim cansız elementlerin canlı gibi hareket etmesi.

Olasıklıklar dahilinde bulunan bir grup atom, molekül, bileşik, bakteri, hücre, organizma ve en nihayetinde canlılar… Başlangıç desenleri ve fonksiyonlarının kompleks yapısına göre, basitse kaya, metal… daha karmaşıksa bakteri, ilkel canlılar … daha karmaşıksa bitkiler, mantarlar .. daha karmaşıksa böcekler… daha karmaşıksa memeliler, sürüngenler ve en nihayetinde biz kibirli homo sapiens gibi bir forma cansız diye adlandırdığımız materyallerin katman katman üst üste belli bir fonksiyona göre eklenmesi ile oluşuyor. Ben Miller -Urey deneyinin sonucunu böyle yorumluyorum.

İyi çalışan fonksiyon kendi öz bilgisini/DNA sını bir sonrakine aktarıyor. Daha sonraki aktarımlarda fonksiyondaki en ufak bir değişiklik bir başka türün başlangıcı oluyor. Yeni tür yeni doğa şartlarına daha iyi uyum sağlıyorsa, daha iyi olan öz bilgisini/DNA sını devam ettiriyor. Canlılar için bu altın kural olsa da kaya, taş gibi bir materyal için öz bilgi/fonksiyon çok basit, bir kaç molekülün belli şartlar altında (basınç, sıcaklık vs) biraraya gelmesi ile hemen oluşabiliyor. Fonksiyonun kendini çoğaltma gibi bir özelliği yok. Moleküllerin biraraya gelmesi ve bağ kurmasî yeterli…

Bütünü oluşturan, sadece parçaların biraraya gelmesi değil, parçaların arasındaki ilişkinin biçimi, geometrisi, bağların kuvveti, dizilimdeki mekanik.

Okumaya devam et…