Bölüm 19: Toparlıyorum…

Daldan dala birçok farklı konudan bahsettim. Şimdi sıra noktaları birleştirmeye geldi.

Her cansız veya canlı organizmanın özü enerji. Madde diye algıladıklarımız ise enerji iplikçiklerinin birbirleri arasında kurduğu bağlar. Sert yüzeyle karşılaştığımızda bizim enerji bağlarımız ile cismin enerji bağlarını koparamıyor oluşumuzdan kaynaklı duvarın içinden geçemiyoruz ya da serçe parmağımızı sehpanın köşesine çarpınca canımız acıyor.

Yumurtanın döllenmesinden itibaren DNA sarmalına bağlı olarak fraktal geometri gereği belli bir fonksiyona bağlı olarak kendini tekrarlayan, katman katman büyüyen yaratıklarız. Mandelbrout setindeki şekil gibi belli bir tekrar formülü ile aynı şeklin tekrarından yolda farklı unsurlar oluşsa da sonunda hep aynı yapıyı bünyemizde bulunduruyoruz. 

Bizler, yediğimiz içtiğimiz, bitkiler, canlılar vs her şeyin  yapı taşı inorganik/cansız materyallerden, su ve taş topraktan ibaret. Organik/canlı diye adlandırdığımız şeyier inorganik materyallerin bir form içinde hapsolmuş şekli…

Theo Jansen’in sahildeki yaratıkları gibiyiz. Engelleri aşa aşa evriliyoruz çoğalıyoruz. Yapı taşımız kendi kendini belli bir geometrik fraktal fonksiyon dizilimine göre çılgın sayıda tekrarlaması sonucu oluşuyoruz. Satranç tahtasındaki pirinç hikayesini hatırlayın.

Fraktal fonksiyon çevresel limitlere ulaşıncaya kadar kendini tekrarlıyor. Nozawa’nın domates fidesi gibi limitler kalkınca bir domates fidesi üstünde 17000 domates yetişebiliyor.

Zamanda “şu an” diye algıladığımız sadece bir “an” önce önce kaydettiğimiz bilgiler. Bu bilgi de aslında 3 boyutlu zilyon tane fotoğrafın sinema şeridi gibi birbiri ardına algılanması. Bir fotoğraf oluşuyor ve yok oluyor. Bir sonraki fotoğraf ufak değişikliklerin kaydedildiği yepyeni bir fotoğraf. Bunlar arka arkaya algılanınca çevremizdekiler ve biz hareket halinde olduğumuzu, yaşadığımızı düşünüyoruz.  Televizyonda gördüğümüz herhangi bir varlığı hareket ediyor olarak algılasak ta aslında ekranda sadece küçük ışıklar yanıp sönüyor. Beynimiz de hayatı ekrandaki görüntü gibi algılıyor ancak sadece görüntü değil bütün duyularımızla.

Atom altı boyutta, geleceğimizi oluşturabilecek sonsuz sayıdaki potansiyel seçenek, sanal paralel boyutlar, boyutu tekilleyip realite haline geçirmemizi bekliyor. Beynimiz bunu kuantum mekaniğinin prensiplerine dayanarak yapıyor. Seçilen boyut yaşadığımız ve iletişimde olduğumuz bütün varlıklar ile ortak seçilim sonrası tekilleniyor ve kuantum dolanıklık sayesinde zamansız bir anda bütün fotoğrafta yer alıyor.

Beynimiz bir tek bütün yapı değil. Çok merkezli, farklı deneyimleri yani farklı bakış açılarını yansıtan algoritmalardan oluşuyor.

Beynimizin, Long Exposure prensibine dayalı, deneyimlerin katman katman birbiri üzerine derinleştiği, tekrarlanmayanın silikleştiği algoritmalardan oluşan bir yapısı var. Kuantum boyutunda beynimiz paralel boyutlar arasından algoritmaya uygun olanı biz yaşamadan 7-10 sn öncesinde tetikliyor.

Akış diyagramı, yani bir problemin çözülmesi için takip edilmesi gereken yol. Bir konunun nasıl çözülmesi gerektiği ile ilgili adımları bir kağıda adım adım döktüğünüz zaman bir algoritma yazmış olursunuz.

Beynimizdeki algoritmalar biz olayı yaşamadan 7-10sn öncesinde ne yaşanacağını zaten yaşamış oluyor. Maddeleri ve canlıları oluşturan atom altı parçacıklar zaten sürekli bir iletişim içinde. Birbirine dolanık parçacıklar ışık hızından daha hızlı iletişime geçiyorlar.

Noktaları birleştirirsek; kendi kendini tekrar eden geometrik desenlerin fraktal bir fonksiyon dizinini takiben oluşturduğu “biz” dünya üzerindeki yaratıklar aslında diğer inorganik maddeler gibi sadece enerji iplikçiklerinin oluşturduğu, özünde cansız taş toprak sudan oluşmuş yapılarız. Kaya parçası, Kedi, Bakteri ya da HomoSapiens. Hepimiz aynı malzemeden yapılmayız. Ancak formlarımız fraktal fonksiyonumuza ya da DNA’mıza bağlı olarak öyle değişik ki ortamdan beslendiğimiz enerji kaynaklarını formlarımızın fonksiyonları olarak değişik şekillerde kullanarak Sahildeki Yaratıklar gibi ortalıkta salınıyoruz. Fraktal desen karmaşıklaştıkça sadece gezinmekten çok çok öte formlarda hareketlerde bulunuyoruz, yiyoruz, besleniyoruz, ürüyoruz. Ancak yaptığımız hareketler zekileşmeye başladıkça yapılan işlemlerin yarattığı sonuçlar ve yaşadığımız ortama etkisi inanılmaz boyut atlıyor. Beyin devreye girince kalıpların yapısı yani algoritması da karmaşıklaşıyor.

Beyin çok merkezli bir algoritmalar yumağı. Her merkezin farklı görev, perspektif ve bilgi birikimine dayalı algoritmaları var. Her merkezin perspektifinden karşılaşılan engellerle ilgili zamandan bağımsız bir ortamda yani kuantum boyutunda, yaşanılacak olan olayın yaşanmasından 7-10 sn öncesinde, çeşitli merkezlerin elinde bulunan algoritmalar arasından baskın olan devreye giriyor ve sonsuz sayıdaki sanal paralel evrenlerden biri algoritmalar tarafından seçilerek tekilleniyor ve biz bu seçimi gerçeklik olarak yaşıyoruz. Yaşadığımız gerçeklik ne kadar kendini tekrar eden bir durumsa tekrar sayısı kadar, LE fotoğraflardaki sabitler gibi, tekilleştirilen gerçeklik üst üste kaydediliyor ve olan algoritmalar yeni engellere karşı derinleşiyor, kodu güçleniyor, detaylı hale geliyor. Sahanda yumurta pişirme algoritmasında olduğu gibi. Sadece yumurtayı pişirme detaylarına değil ortamdaki tüpün gaz kaçırması, yağ sıçraması gibi detaylar da algoritmaya ekleniyor ve algoritma mükelleşiyor.

Çok karışık gibi gözüküyor ancak prensip çok yalın. Milyar yılın birikimini DNA mızda barındırdığımız için aynı iki atın poposunun arasındaki mesafenin uzay mekiğinin yakıt tankının ölçüsünü belirlemesi örneğinde olduğu gibi yapı sadece uyumlu ve başarılı olanın varlığını koruduğu, bir sonraki nesle geçirdiği bir mekanizma. Yok eğer nehirdeki taş parçasından bahsediyorsak etrafından akan nehrin enerjisinden yararlanabilecek bir dizaynı yoksa sahildeki yaratıklara dönüşemiyor. Tek devinimi suyun aşındırması, belki de nehirde sürüklenmek. Ortam şartlarının uygun olduğu ortamda moleküler düzeyde moleküller uygun dizilime girerse Sahildeki Yaratıklara dönüşüyor. Tesadüfen değil, milyar kere milyar karelik satranç tahtasındaki her olası seçenek teker teker, sabırla, milyarlarca yıl sürecinde deneniyor ve ortam şartları her oluştuğunda yaratıklar oluşuyor.

Hayatımızın direksiyonu elimizde, her şeyi biz seçiyoruz gibi gözüküyor. Ancak gerçekte yaşadığımız kendi tecrübelerimiz ve daha da önemlisi milyar yıllık evrim sürecindeki deneyimin süzgecinden geçip süzülmüş algoritmaların seçimlerini yaşıyoruz. Karar vermiyoruz aslında… Sahildeki yaratıklar gibi rüzgarda sürükleniyoruz. Rüzgarın estiği yönde tekerlekler dönmeye başlıyor. Algoritmalar çalışıyor. Rüzgar ile değil, nöronların içinden geçen elektronlarla.

Ya yaşadığımız her olayın, seçtiğimiz boyutun seçim işleminin biz anı yaşamadan 7-10sn önce gerçekleşmesine ne demeli? Beynimiz dediğimiz çok merkezli sistem kendi aralarında yarışan algoritmaların arasında baskın gelen algoritmaya uygun paralel evrendeki seçeneği tekilleyip, 7-10sn sürecinde gerçekliyor ve biz o anı yaşıyoruz. Yaşadığımız an zilyon tane fotoğrafın arka arkaya var olup yok olması sonrası hafızamızda kalanlar. Ancak var olan ve yok olan dediğimiz fotoğraflar, şeyler, tanıdığımız insanlar, kedi, köpek, Ağrı dağı, Atlantik okyanusu, Himalayalar, Asya kıtası, dünyanın kendisi, güneş sistemi, galaksimiz vs. arka arkaya yok olup çok ufak değişikliklerle yeniden yaratılıyor. Aynı TV ekranındaki yanıp sönen pikseller gibi… Kainattaki canlı cansız her şeyin bir fraktal deseni, canlı ise aynı zamanda geleceğe etki edebilecek algoritması var. İnorganikler zayıf desenli, organikler ise özünde inorganik olmalarına rağmen çok karmaşık desenli olmaları sebebi ile kâinata renk katan yapıda. Sistemdeki bütün canlıların ve cansızların seçiminin ortak noktası, kesişim kümesi yaşadığımız ve gerçek diye düşündüğümüz dünyayı oluşturuyor.  Bu kadar uzlaşı sonucu meydana gelmesinden dolayı zaman geri döndürülemez bir görüntüde. Gerçi matematiksel hesaplamalara göre teorik olarak geri döndürülebildiği düşünülüyor ama şu aşamada sadece hipotez…

Gelecek ise potansiyel olarak çok büyük deneyimlere açık. Her yeni fotoğraf, her canlıya ya da cansıza fraktal deseninin fonksiyonuna göre yeni katkılar ekleme fonksiyonu güçlendirme ya da sadece kendini tekrarlama olanağı sunuyor. Tekrar edilen yeni yapı oluşan fotoğraflarda varlığını sürdürebiliyorsa soyunu, DNA sını devam ettiriyor. Uyum sağlayamayan yok oluyor.

Kainattaki her varlığın fraktal bir deseni/fonksiyonu var. Kum tanesinin çok yalın ama kumsalın kumların birikiminden kaynaklı daha karmaşık… Su damlası yalın ama denizin su damlasına ya da kumsala göre çok daha karmaşık, aynı yalın desenin tekrarından kaynaklı neredeyse canlı özelliği gösterecek kadar karmaşık bir deseni var. Beyni olmasa da hareketi desenin tekrarı, diğer çevre şartlarının yarattığı etki-tepki ilişkisinden ötürü enerjisi (buradaki enerji metaforik anlamda değil, fizikteki enerji), tekrardan kaynaklı desen sabiti oluşturması ve kendi deseni var. Canlılarda desen çok çok daha kompleks. Çünkü algoritmaları/deneyimleri daha karışık, detaylı. Algıladığımız kainata katılımı, hem kendi desenine hem de kainatın desenine katkısı çok daha fazla.

“Gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir.” 

Milan Kundera

Basit bir deneyim “hafif” ya da Milan Kundera’nın tanımı ile değersiz olsa da deneyimin çok sayıda tekrar edilmesi onu ağırlaştırıyor. Ağırlaşan şey değerli, işlevsel ve gerekli hale geliyor. Varlığını algıladığımız değerli, ağır ve gerekli her şeyin özünde aslında dayanılmaz bir hafiflik var.

Okumaya Devam et…

Bölüm 18: Ne zaman hayatın derin anlamını sezer gibi olduysam, onun basitliği şaşırttı beni. – Albert Camus

Milyarlarca yıllık evrimin sonucu olarak varız. Evrim teorisini kabullenme konusunda inanılmaz bir direnç ve önyargımız var. Varoluşumuzun bu kadar basit, gereksiz ve daha önemlisi anlamsız olmasını kabullenmek istemiyoruz. “Evrim teorisi sadece bir teori” deyip geçiyoruz ki öncelikle ‘teori’ kelimesini ‘varsayım’ ile karıştırıyoruz ve yanlış kullanıyoruz. Evrim teorisi kanıtlanmış bir teoridir, bir varsayım değildir.

Newton’un yer Çekimi kanunu, Arşimetin suyun kaldırma kuvveti ile ilgili kanunları, Einstein’ın izafiyet teorisi gibi Evrim teorisi de kanıtlanmış bir teoridir. Elma yere düşer, su hamamda tası kaldırır, cisimler ışık hızında giderken kütleleri artar. Her zaman ve her zaman bu kurallar geçerlidir. Bunlar kanıtlanmış teroilerdir.  Ben Newton’un yerçekimi teorisine, Arşimet’in suyun kaldırma kuvveti ile ilgili bulduğu prensiplere ya da Einstein’ın izafiyet teorisine inanmıyorum diyemeyeceğimiz gibi evrim teorisine de inanmıyorum diyemeyiz. Bu bir inanç meselesi değildir. Asıl direnç bence bu kadar karmaşık bir yapının kendiliğinden oluşabileceğini hayal edemiyor olmamızdan kaynaklanıyor. Dolayısı ile ancak olağanüstü bir yaratıcının, bir mühendisin aynı zamanda sanatçının bizleri yaratabileceğinden başka bir çözüm zihnimize mantıklı gelmiyor. Mademki bu kadar karmaşığız ve bir çabanın sonucu oluştuk, en fazla 100 senelik bir ömür için yaratıcımızın bu tip bir çabaya girmesi de mantıklı olmamalı… Zaten dürtüsel olarak yok olmayı istemediğimiz ve kabullenemediğimiz için yaratıcı fikrine daha da çok bağlanıyoruz. Sorun bence öncelikle “milyarlarca yıl” kavramını algılayamamamızdan başlıyor. Yazılı tarih ve arkeolojik bulgulardan birkaç bin yıllık bir insanlık tarihi kafamızda çok net oluşsa da milyon yıl hele hele birkaç milyar yılı kafamızda canlandıramıyoruz. Birkaç milyar yılda nelerin değişebileceğini hele hiç anlayamıyoruz.

11 nesil sonrasında  DNA mız içinde 2048 ayrı insanın genetik kodu bulunuyor. Yukarıdaki Haribo ayılarda Kırmızı ile Sarının birlikteliğinden oluşan karışıma sadece iki nesil içinde karışan Yeşil ve Turuncunun yarattığı renkli ayıları inceleyin lütfen. Sadece Yeşil ve Turuncu bunu yapabiliyorsa 2048 farklı renkte ayıyı bu karışıma katsak ne olur? Bünyemizde sadece 2048 farklı desenin izleri bulunmaz. Kırmızı ve Sarının içindeki yapı biz doğana kadar 2048 kere değiştirilmiş olur. Her bir değişiklik bize farklı bir değer/özellik katar. 2048 farklı kere doğa bir şey denemiş olur.

Eğer her bir çiftin 1 çocuğu varsa 2048 varsyasyon, 5 çocuğu varsa …?

Yine yukarıdaki örnekte, her bir annenin 25 yaşında doğum yaptığını düşünelim. 11 nesil 250 yılda oluşur. 250 yılda 11 kuşak 2^11  = 2048 ebeveyn var ise 1000 yılda 40 kuşak 2^40 = 1.099.511.627.776 yani 1 katrilyon varyasyon var demektir. 1milyar yılda 40milyon kuşak var. 40 milyon kuşağın oluşturduğu ebeveyn sayısı burada yazabileceğim bir rakam değil.

Yukarıdaki tanım biraz kafa karıştırabilir. Muhakkak ki son bin yılda dünya yüzeyinde 1 katrilyon insan yaşamadı ancak insanların küçük köylerde, kasabalarda yaşadıklarını düşünürseniz evliliklerin büyük çoğunluğunda uzak ya da yakın akraba evliliği var. Dolayısı ile kombinasyon doğru ancak büyük çoğunluğu aynı gen havuzu diyebileceğimiz grupların kendi içlerindeki birlikteliklerden doğmuş.

Bugün satranç diye bildiğimiz oyun yaklaşık 1400 yıl önce Hindistan’da bulunmuş. Rivayet o ki oyunu kurgulayan bilgin, oyunu Pers Kralı’na sunduğunda çok memnun olan kral, “Dile benden, ne dilersen” demiş. Bilgin kraldan ödül olarak satranç tahtasının sol alt köşesindeki kareye bir buğday tanesi koymasını ve sonra her kareye bir önceki karenin iki katı buğday tanesi koymasını ve bu şekilde 64. kareye kadar gitmesini istemiş. “Bana bu kadar buğday verseniz yeter.” demiş.

Zenginliğinden gurur duyan kral, tebessümle, bilginin alçak gönüllülüğünü övüp, vezirine “Dileği, yerine getirin” diye emir vermiş.

Hesaplamaya başlayınca ilk kareler kolay gitmiş. Birinci kareye bir buğday, ikinci kareye iki buğday, üçüncü kareye dört buğday… Ancak 10. kareye gelindiğinde toplam 1023 buğday vermeleri gerekiyor. Bu yaklaşık bir avuç buğdaya karşılık gelir. Hesabın hep böyle gideceğini, bilgine hep böyle üç beş buğday vereceklerini zannediyorlardı. Zaten 15. karede yalnızca 1.5 kilo buğday vereceklerdi. 25. kareye gelince vermeleri gereken buğdayın 1.5 ton olduğunu görmüşler ama fazla heyecanlanmamışlar. Oysa 31. kareye gelince bu işin şakası olmadığını anlamaya başlamışlar, çünkü vermeleri gereken buğday 92 tonmuş. Yine hesaplamaya devam etmişler. 49. kareye geldikleri zaman 24 milyon ton, 54. kareye geldiklerinde ise 771 milyon ton buğday vermeleri gerekiyor toplam olarak. Bu da dünyamızın bugünkü ölçülere göre bir buçuk yıllık buğday üretimi. 64. kare de tamamlandığında bugünkü ölçülerle dünyanın 1500 yıllık buğday üretimini bilgine vermeleri gerektiği ortaya çıkmış.

Yukarıdaki hikayedeki her bir pirinç biz homosapiens, fare, maymun, fasülye, domates, balina,aslan, çam ağacı…Aklınıza gelen her ama her şeyin ortak bir ya da birkaç başlangıcı var. Varyasyonun sayısı o kadar çok ki…

Aynı ‘Kulaktan kulağa’ oyunu gibi… İlk söylenen cümle ile 10 oyuncu sonrasındaki cümle ne kadar farklı oluyor değil mi? Oyunu 1000 sene içinde 1 katrilyon insanın oynadığını hayal edin. Miller – Urey deneyinde bahsettiğim uygun dizilimde bulunan ilk Sahildeki Yaratıklar, “tesadüfen” oluşmadı.  Nerdeyse sonsuz sayıdaki ihtimaller çorbası içinde moleküllerin uygun dizildiği bir seçenek Sahildeki Yaratık gibi bir oluşuma girdi. Tesadüfen değil, olası seçenekler içinde olduğu için… Sadece bir dizilim değil. Hem aynı dizilimden çok sayıda hem de başka dizilimlerden oluşan çeşitli yaratıklar topluluğu çorbada salınmaya başladı. Ortama uygun olanlar salınmaya devam ettiler, uygun olmayanlar kayboldu. Hayatta kalanlar başka moleküllerle de bağlandılar. Yapılarını milyarlarca değişik varyasyonda güçlendirdiler. ‘Güçlendirdiler’ szünde bir bilinç yok. Denk gelen, karşılarına çıkan, işlerine yarayan bağlantılar dizilimin içine girdi, işe yaradığı sürece kullanılmaya, nesilden nesile geçtikçe pekişmeye ve kalıcı olmaya başladı. Uyum sağlayanlar daha da kompleks yapıya ulaştı. Satranç tahtasındaki prensibi hatırlayın. Sadece 64 karede sayının ne kadar arttığını, seçeneklerin varyasyonunun sayısını gözünüzün önüne getirin.

Şimdi de DNA mızın 3,000,000,000 yazıyla üç milyar baz çiftinden (AT CG) oluştuğunu yani 64 kare yerine 3milyar karelik satranç tahtasını düşünün.

Aynı zamanda “Fraktal Geometrinin Dayanılmaz Hafifiliği”, 2. bölümdeki fraktal desen konusunu irdelerken bahsettiğim bir derece açı değişiminin sonuç üzerindeki radikal etkisini hatırlayın.

30 derece

29 derece

3 derece

Yukarıdaki iki unsuru birleştirin ve 3.5 -4 milyar yıllık sürece yayın. Her bir kareden sonra seçeneklerin yani bağlantı varyasyonlarının sayısı inanılmaz oranda artıyor. Her kareden sonra yeni milyonlarca moleküler dizilim yani yeni Sahildeki Yaratık. Her yaratık, yeni bir moleküler eklenti ve daha karmaşık yaratıklar. İşe yarayan ufak bir değişikliğin DNA ile bir sonraki nesle aktarıldığı, ilmek ilmek işlenen, iki atın poposunun arasındaki genişliğin uzay mekiğinin ölçüsünü belirlediği bir kainattayız…

Bölüm 17 : Reenkarnasyon…

Reenkarnasyon deyince herkesin aklına kendinin bir önceki hayatta Kleopatra ya da Rus çarı olduğu, kimsenin kanalizasyon işçisi olmadığı spiritüel bir mekanizma geliyor. Var olduysak, yok olmamalıyız. Hayat bu kadar kısa ve anlamsız olmamalı. Ruhumuzun olgunlaşması için tekrar tekrar hayata geri gelmeliyiz, desek de, aslında derdimiz, içinde bulunduğumuz hayat çok zor, bu hayatta fakiriz, bir sonrakinde muhakkak acayip zengin geleceğiz. Umut…

Özellikle Hint kültüründe çok baskın olan ve kast sisteminin ayrılmaz bir parçası olan reenkarnasyon, en alt kastta/sınıfta, en sefil hayatı sürenlere, bu hayatlarında iyilik yolundan ayrılmazlar yani en üst kasttakilerin paralarını çalmaz ya da onları öldürmezlerse, bir sonraki hayatlarında kesin raja ya da mihrace olacaklarını vaad eder. Bu konu karşıma her çıktığında hep Yuval Noah Harari’nin aşağıdaki sözü aklıma geliyor.

Bir maymunu ölümden sonra gideceği maymun cennetindeki sınırsız muzla kandırarak elindeki muzu vermeye asla ikna edemezsiniz.

Yuval Noah Harari

Öte yandan hayatımızın çeşitli dönemlerinde yaşadığımız olayların sanki kendi hayatmıza ait olmadığı düşüncesine kapılırız. Belki de reenkarnasyon fikrinin ortaya çıkış noktası bu duygudur?

Beynin algoritmaları nasıl kurduğuna dair Long Exposure (LE) tekniğini açıklamıştım. Yaşanılan bütün deneyimler katman katman yaşamımızı kurgulayan algoritmaları oluşturuyor. Ancak bu programlar sadece doğduktan sonra oluşmuyor. Milyarlarca yıllık evrim sonucunda atalarımızın bütün birikimleri ve deneyimleri de üredikleri tarihe kadar yaşadıkları bütün birikim de bize miras kalıyor. Tabii ki yine aynı mantıkta. Atalarımızın yaşadıkları deneyimlerde ne kadar çok sabit varsa sabitler o kadar net olarak sonraki nesillere aktarılıyor. Biz bunu içgüdü olarak tanımlıyoruz. Bir bebeğin yılanı algılaması ve ondan korkması ancak köpekten korkmaması atalarından gelen default bilgi ile alakalı. Atalarımız milyonlarca yıl ve yüzbinlerce nesil boyunca yılandan kaçmış ve bu sayede hayatta kalmış. Bizim yılandan kaçmamızı sağlayan ise kendi deneyimimiz değil, zaten beynimizdeki LE ile kazınmış hazır bilgiden kaynaklanıyor.

Yukarıda atalarımız diye kastettiğim sadece homo sapiens atalarımız değil. Evrim sürecinde homo sapiense ulaşana kadar tek hücrelilerden deniz canlılarına, sürüngenlerden memelilere, DNA kodumuz içinde etkisi olan bütün atalarımızın etkileşimlerini ve sabitlerini beynimizde taşıyoruz. Yani yarım milyar yıl önce yaşamış bir kertenkelenin kendinden daha büyük bir dinozordan kaçarken nasıl kurtulduğu ile ilgili deneyim eğer defalarca kullanılıp sabitleşmişse bir sonraki kendi kertenkele nesillerine aktarılır. Eğer yeni nesil için bu deneyim yararlı ise algoritma kullanılır ve kuvvetlenerek daha da sabitlenir ve bir sonraki nesle ve eğer bizim de işimize yarayacak bir deneyim ise milyar yıllık evrim süreçleri içerisinde bize kadar ulaşmış olabilir. Blogumun ilk bölümündeki uzay mekiklerinin fırlatma tankları genişliğinin iki atın poposunun genişliğine göre belirlendiğini anlatan hikayeyi hatırladınız mı?

DNA dan bağımsız, deneyimlerin davranışlarımıza etkisi ve aktarımını inceleyen bilim dalına Epigenetik deniyor. Epigenetik, DNA dizisindeki değişikliklerden kaynaklanmayan, ama aynı zamanda irsî olan, gen ifadesi değişikliklerini inceleyen bilim dalı. Yaşam stili, sigara içmek, beslenme alışkanlığı, spor yapmak ( ya da yapmamak) gibi çevresel faktörlerin genlerin aktivitesini düşürmesi veya yükseltmesi ile ortaya çıkan yeni durumları inceler. Başka bir ifadeyle DNA dizisinde hiçbir değişiklik gerçekleşmeden genlerin fazla ya da yeterli çalışmamasından kaynaklanan durumlardır.

Milyarlarca yıl geriye gitmeden de büyük anne babalarımızdan yaşadıkları iyi ya da kötü deneyimleri epigenetik olarak bize aktardıklarını görebiliyoruz. Tek şart deneyimin bizler doğmadan önce yaşanmış olması. Yani büyükbabamızın yaşadığı uzun süreli ve onu derinden etkileyen bir kıtlık ya da travma, bizlerin bilinç altına geçebiliyor. Annemizin hamileyken yaşadığı bir travma bile fetüsün çevre şartları sebebi ile rahmin içindeki kimyasalların değişmesinden etkilenip DNA yapımızda ufak bir harekete, en azından DNA ile planlanandan farklı bir şekilde hücrelerin çoğalmasına sebep olabiliyor. Bu olgu tamamen travmanın büyüklüğü ile alakalı…

Özet olarak;

  1. DNA mızdan gelen atalarımızın deneyimleri/algoritmaları.
  2. Ebeveynlerimizin biz daha döllenmeden evvel yaşadıklarından bize aktarılanlar.
  3. Kendi deneyimlerimiz.

Düşündüğümüz şeyler yukarıdaki birikimlerden oluşan algoritmaların karşılaştığımız olaylar karşısında beyinlerimizin arasında gerçekleşen bir üstünlük kurma kavgası süreci sonrasında, kazananın algoritmasının uygulanması…

Bu varsayımla, reenkarnasyon diye düşündüğümüz fenomen aslında ruhumuzun başka bir bedende daha önceden yaşadığı bir deneyimden ziyade aslında atalarımızın kendi bedenlerinde yaşadığı deneyimlerin bize aktarılan kalıntıları olabilir mi?

Okumaya devam et…

Bölüm 16: Djokovic Nadal’a karşı…

Elimi havaya kaldırdım… Meğerse beynim ‘elini havaya kaldır’ emrini benim elimi kaldırmamdan yaklaşık 5 ila10sn öncesinde zaten vermiş. Beynim olayı yaşamış, bitirmiş, ben sadece çekilen filmi izliyormuşum. Zaten geçmişte yaşıyormuşum. Kastım gözümün olayı görüp, beyne iletip, beynin algımasına kadar geçen milisaniye seviyesindeki zaman aralığı değil. Ciddi ciddi 5 ila 10 saniye…

Beyin üzerinde yapılan çalışmalarda beynin olaylar yaşanmadan 5 ila 10sn önceye kadar bütün olayı kendi içinde yaşayıp bitirdiğini saptamışlar. İlk araştırmalar Benjamin Libet tarafından başlatılmış. Sonrasında Alman Max Planck Enstitüsünde detaylı, ciddi araştırmalar yapılmış… Aşağıdaki linkten araştırma hakkında daha detaylı bilgi alabilirsiniz.

https://www.mpg.de/research/unconscious-decisions-in-the-brain

Aynı konuda Nature.com da çıkan makale 15sn olduğunu iddia ediyor.

https://www.nature.com/articles/news.2008.751

John Dylan Haynes’in yorumu

Morgan Freeman’ın sunduğu ‘Through The Wormhole’ dizisinde ‘Do we have free will?’ bölümünün 38. dakikasından itibaren aynı konudan bahsediliyor.

En basit anlatımla, deneklere MRI cihazı içindeyken çeşitli fotoğraflar gösteriliyor. Fotoğrafların uyandırdığı duygular, fotoğraf deneklerin ekranlarında belirmeden 5 ile 10sn öncesinde MRI cihazında görüntüleniyor. Fotoğrafın uyandırdığı duyguyu, fotoğraf gösterilmeden 5 ila 10 sn öncesinde denek hissetmiş oluyor. Takdir edersiniz ki bu çok büyük bir iddia. Dolayısı ile deneyler de çok ciddi yapılmış.

Ben bu çalışmadan, her şeyin ortalama 7 saniye önce beynimizin içinde zaten yaşandığını, biz olayları yaşadığımız sırada beynin olayları çok önceden yaşayıp bitirmiş olduğu ve sonraki olaya geçmiş olduğunu anlıyorum. Bu arada sadece problemlerin çözümü için odaklanan bir adet beyinden bahsetmiyoruz. (Beynimizdeki kediler bölümünde bahsettiğim sürüngen, limbik ve neocortex beyinler) Her bir beynin kendi perspektif, deneyim ve bünyesinde bulunan algoritmasına göre, olayları değerlendiren, algılayan ve  kayıt eden ancak birbiriyle inanılmaz bir dinamik içinde iletişimde bulunan, bir yandan da vücudun yaşamsal ihtiyaçlarını gidermeye devam eden, koordine eden, karşılaşılan duruma göre vücudu mikro ve makro ölçekte savunan bir sistemden bahsediyoruz.

Peki beyin karşısına çıkacak olan şeyi 5-10sn öncesinden nasıl biliyor? Konu kuantumla ilgili. Hem ölü hem canlı kediler yetmezmiş gibi şimdi de bu çıktı karşımıza.

Djokovic Nadal’a karşı… Maç ile ilgili gördüğünüz ilk karedeki vuruştan sonra aslında Djokovic ile Nadal arasındaki maç kuantum ortamında zaten bitmişti. Djokovic’in kazanmıştı bile. Djokovic ile Nadal kunatum ortamında algoritmalarını yarıştırdılar ve sonuç bizim gözlemlediğimiz andan 5-10 sn öncesinde zaten belliydi.

Bahsettiğim olayı televizyon yayınlarındaki olası bir uygunsuzluğa müdahale etmek için yapılan bir kaç saniyelik gecikme gibi düşünebiliriz. Mesela spiker istemeden uygunsuz bir şey söylemiş ise yayın yönetmeni yayını durdurabiliyor, ya da araya reklam alabiliyor… Her ne kadar biz olayları canlı olarak düşünsek de gerçekte olay yaşanmış bitmiş oluyor.

İddiam şu;

  • Biz baktığımız anda var olan şeyler biz bakmayınca yok oluyorlar, aynı bilgisayar ekranındaki yanıp sönen ışıklar gibi.
  • Hareketlerimizi atalarımızın milyar yıla yayılı Long Exposure yaparak deneyimleyip doğruladığı, bu sayede hayatta kalıp sonraki nesillere liettiği, bundan ayrı olarak da, kendi deneyimlerimize dayalı oluşturduğumuz algoritmaların sayesinde gerçekleştiriyoruz.
  • Sadece anlık hareketlerimizi değil, geleceğimizi de bu algoritmalar sayesinde oluşturuyoruz.
  • Beynimizdeki algoritmaları çalıştıran, nöronlarımızın içinde akan elektronlar. Elektronlar ise ışık hızında hareket ediyor. Einstein’ın izafiyet teorisindeki meşhur E=mc2 formülüne göre ışık hızı seviyesinde zaman kavramı/boyutu/büyüklüğü ortadan kalkıyor.
  • Beynimizdeki algoritmalar biz olayı yaşamadan 7-10sn öncesinde ne yaşanacağını zaten yaşamış oluyor. Maddeleri ve canlıları oluşturan atom altı parçacıklar ışık hızında hareket ederken zamanın var olmadığı bir düzlemde zaten sürekli bir iletişim içinde. Birbirine dolanık parçacıklar zaman kavramının olmadığı bir ortamda iletişimde oluyorlar.

Bu bilgilerin ışığında, beynimiz yani nöron ağlarımız aslında birer kuantum bilgisayar. Diğer bilgisayarlarla yani kainattaki canlı cansız her varlıkla bir tür internet gibi bir ağ ortamında iletişim içinde. Yaşanacak olaydan 7-10 sn önce nöron ağı içinde oluşan algoritmaların iletişimde olunan diğer algoritmalarla ortak hareket ederek, baskın algoritmanın galip geldiği, sonsuz sayıdaki dalga formundaki potansiyel gelecekler içinden birini seçtiği ve onu tekillediği yani o anı yaşadığımız bir platformdayız.

Özgür irade diye bir şey yok. Var olan algoritmalarımızın seçtiği hayatı yaşıyoruz.

Bölüm 11: Tanrı aslında evrenin kendisi olabilir mi?

Einstein’a bir konferansta Tanrıya inanıp inanmadığını sorarlar,

“Spinoza’nın tanrısına inanıyorum!”

Einstein

Hayatın mekaniğini arayıp Spinoza’dan bahsetmemek olmaz.

Panteizm’in kurucusu Spinoza’nın yaşadığı sırada resmedilmiş bir portresi yok. Aşağıdaki resim, ölümünden sonra onu tanıyanlar tarafından yapılan tarife dayanılarak çizilmiş. 1632-77 yılları arasında Amsterdam’da yaşamış. Tanrı sevgisi üstüne bir kitap yazmış ve buna bağlı bir felsefe geliştirmiş olmasına rağmen, kabullerin dışına çıktığı, hayatı ve mekaniğini sorguladığı için toplum tarafından dışlanmış ve afaroz edilmiş. Neyseki türdeşleri gibi öldürülmemiş. Bunun sebebi de kitabı Ethica’nın Spinoza öldükten sonra basılmış olması.

Descartes kendi aklından yola çıkarak, “düşünüyorum demek ki varım” demiş, ancak ilk başlangıcı tanımlarken tıkandığı yerde felsefesini Tanrı’ya bağlamış. Spinoza ise tam tersine Tanrı’nın varlığı kabulü ile başlar. Tanrı doğanın kendisidir ve mutlaktır. Spinoza’nın Tanrı tahayyülü doğanın kendisidir, ezeli-ebedi ve bitimsiz bir üretim kudretidir; her şeyin kendisinden çıkabildiği bir varoluşun sonsuz akışıdır. Fikirlerini düzenlemek ve daha kolay anlaşılabilir, aynı zamanda doğrulanabilir bir forma sokmak için de geometriye uygulanabilecek şematik bir yapı tarif eder.

Yeni nesil diyetlerde sürekli olarak kullanılan bir ‘aminoasit’ ifadesi var. Aslında bizlerin ve bütün canlıların yapıtaşı proteinin ana unsuru. Hepsi cansız olan Hidrojen, Nitrojen, Karbon, Oksijen ne zaman ki bu atomlar yanda görülen bağ modelini oluşturuyor, o zaman bu gruba aminoasit deniyor. Ne zaman ki aminoaistlerden çokçası birbirine belli bir formda bağlanıyor o zaman protein oluyor. İşte size cansızdan canlı…

Kutsal kitaplarda Tanrı’nın Dünya’yı altı günde yarattığını, yedinci günde ise dinlendiğini okuyoruz. Bu gün bu bilgiyi yorumladığımız zaman gün kavramının gerçekte bizim algıladığımız 24 saatlik gün olmadığı, metaforik olarak bizim algılayamadığımız ancak belirli bir zaman diliminin kastedildiği şeklinde yorumluyoruz.

Adem ile Havva’nın yaratılışı da neden benzer bir metafor çerçevesinde değerlendirilmesin? Tanrı yada Doğa için zaman kavramının önemi var mı? Zaman bu düzlemde bir ölçü birimi mi? Eğer bilinçli bir yaratılış süreci varsa, insan ve bütün varlıklar tek tek her detayı düşünülüp tasarlanarak mı üretilmeli? Kusura bakmayın ama bu çok sıradan bir yöntem ve fazlası ile insan deneyimi ile hayatı kurgulayan bir düşünce tarzı bence. İçinde bulunduğumuz hayatın mekaniğinin böyle olmadığını gözlemliyorum. Bu yöntem verimli değil. Bu yöntem doğayı yaratan kudret için çok zayıf bir mühendislik örneği, O’nu çok hafife alan bir önerme. Doğa çok daha pratik, verimli, etkili ve şaheser bir formülle çalışıyor.

Hidrojen, Nitrojen, Karbon, Oksijen… her zaman ve her ortamda var. Bunların 4 milyar yıl öncesinden başlayarak bir araya gelip yukarıdaki şekilde bağlanması işten bile değil. Bunların birçoğunun da daha sonra biraraya gelip proteini oluşturması da olması gereken bir sonuç. Bizlerin algılayamadığı ise bahsettiğim cansız elementlerin canlı gibi hareket etmesi.

Olasıklıklar dahilinde bulunan bir grup atom, molekül, bileşik, bakteri, hücre, organizma ve en nihayetinde canlılar… Başlangıç desenleri ve fonksiyonlarının kompleks yapısına göre, basitse kaya, metal… daha karmaşıksa bakteri, ilkel canlılar … daha karmaşıksa bitkiler, mantarlar .. daha karmaşıksa böcekler… daha karmaşıksa memeliler, sürüngenler ve en nihayetinde biz kibirli homo sapiens gibi bir forma cansız diye adlandırdığımız materyallerin katman katman üst üste belli bir fonksiyona göre eklenmesi ile oluşuyor. Ben Miller -Urey deneyinin sonucunu böyle yorumluyorum.

İyi çalışan fonksiyon kendi öz bilgisini/DNA sını bir sonrakine aktarıyor. Daha sonraki aktarımlarda fonksiyondaki en ufak bir değişiklik bir başka türün başlangıcı oluyor. Yeni tür yeni doğa şartlarına daha iyi uyum sağlıyorsa, daha iyi olan öz bilgisini/DNA sını devam ettiriyor. Canlılar için bu altın kural olsa da kaya, taş gibi bir materyal için öz bilgi/fonksiyon çok basit, bir kaç molekülün belli şartlar altında (basınç, sıcaklık vs) biraraya gelmesi ile hemen oluşabiliyor. Fonksiyonun kendini çoğaltma gibi bir özelliği yok. Moleküllerin biraraya gelmesi ve bağ kurmasî yeterli…

Bütünü oluşturan, sadece parçaların biraraya gelmesi değil, parçaların arasındaki ilişkinin biçimi, geometrisi, bağların kuvveti, dizilimdeki mekanik.

Okumaya devam et…

Bölüm 9: Zembereği kurmak

Hayvanlar ve böcekler yaşamak için ya bitkileri yiyor ya da diğer hayvan ve böcekleri.

Bir iki istisna dışında bitkiler yaşamak için diğer bitkileri, hayvanları ya da böcekleri yemiyor. Fotosentez yoluyla güneşten topladığı enerjiyi, havadan aldığı karbondioksiti,  topraktan aldığı mineral ve suyla işlemden geçirip yaşamını sürdürüyor.

Bitkiler hücrelerden oluşuyor, canlı.

Mineraller cansız.

Su da cansız.

Karbondioksit de cansız.

Tohumun toprakla buluşmasından itibaren bünyesine aldığı bütün ama bütün materyaller cansız ancak bir tohumdan canlı dev gibi bir ağaç oluşabiliyor. İçinde sadece canlı bir varlık nasıl olur da cansız varlıklarla beslenebilir ? Ortamda besleneceği canlı hiç bir şey yok! Bir domates gidipte yanda duran maruldan bir ısırık almıyor. Tohum toprağa düştüğü, köklerinin tutunacak bir mesnet bulduğu andan itibaren bünyesine giren dört şey var. Mineraller, su, karbondioksit  ve güneş ışığı. Bunların hepsi cansız…

Mineral nedir? Kalsiyum, potasyum, tuz, demir, fosfat vs. Toprak, kaya…

Kalsiyum dediğimiz mineral tebeşir tozunun bir türü. Potasyum aşağıdaki sarı taş. Karbondioksit ise karbon ve oksijen . Karbon nedir? kömür …

Yani bitkiler bildiğimiz tebeşir tozunu, demir tozunu vb mineralleri, su, havadaki oksijenli kömür, güneşten aldığı enerji ile prosesten geçiriyor ve kendi varlığını yani çilek, muz, lale, pırasa, kakao, bal kabağı, karpuz, ayçiçeğini oluşturuyor. Başka hiç bir şey yok.

Yediğimiz çilek, pırasa ya da muz da tebeşir, kömür, demir ya da toprak varlığına dair en ufak bir emare var mı? Tebeşir, kömür, demir ya da toprak tadı alıyor musunuz mesela?

15 dakikada fizik profesörü olduğunuz bölümde canlı cansız bütün varlıkların özünün aynı yapı taşı olduğunu yazmıştım. Hücrenin de yapı taşı atom, kayanın da, masanın da,  yani elektron, nötron, proton ve sonrasında amcaoğulları atom altı parçacıkgillerden oluştuğunu söylemiştim. Yani organik dediğimiz şey de aslında inorganik. Bir bitki tohum olma durumundan koca bir ağaç olma durumuna gelene kadar içine sadece tebeşir tozu, demir, fosfor, topraktaki diğer mineraller + su + havadaki karbon + güneş enerjisi giriyorsa demek ki kendisi de aslında tebeşir tozu, demir, fosfor, topraktaki diğer mineraller + su + havadaki karbon + güneş enerjisinin prosesten geçmiş halinden başka bir şey olamaz değil mi? Yani çilek diye yediğimiz aslında su, toprağın içindeki mineraller ve kömür.

Bitkilerin içeriğinin büyük çoğunluğu su, yaklaşık %70-80. Geriye kalanın ise %95-98i karbon.  Geriye kalanlar ise mineraller. Dolayısı ile o devasa ağaçlar, çalılar ya da çilek havadan yakaladıkları ve güneş enerjisi sayesinde işledikleri karbon ve sudan başka bir şey değildir. Bir de az biraz mineral…

Hayvanlar ve böcekler ise öncelikle bitkileri sonrasında ise birbirlerini yiyorlar. Demek ki bizler de domates yediğimizde belli bir formatın içine hapsolmuş taş toprak ve suyu yiyoruz. Yediğimiz taş toprak aslında… Ancak bizi daha çok ilgilendiren bu formatın içinde barındırdığı karbon… Bitkiler enerji kullanıp su ve minerallerle karbonu prosesten geçirip oksijen salıyor. Biz ise tam tersi oksijen ile besini yakıp karbondioksit, su ve enerji üretiyoruz.

Koyun eti yediğimizde ise; koyunun yediği de sadece çimen, ot. Çimen, ot da özünde taş toprak ve su… Dolayısı ile bizim kuzu pirzolasında yediğimiz taş toprak ve suyun başka formata çevrilmiş hali.

Hayvanlar ve böcekler, yapıları gereği daha fazla enerjiye ihtiyaçları var. Topraktan besin alabilecekleri bir kökleri, fotosentez yapma kabiliyetleri,  sabit, yerleşik bir yaşamları yok. Enerji depolamak zorundalar. Sahildeki yaratıkların sahip oldukları gibi bir zembereğe ihtiyaçları var.

Bitki yiyen bir canlı aslında bitkinin bünyesinde tuttuğu potansiyel enerjiyi sömürüyor. Bitki, fotosentez ile güneş enerjisini, karbon, mineral ve su ile formatını değiştirip bünyesinde tutuyor. Ot yiyen koyun -ki sabahtan akşama kadar ot yiyor- bütün gün yediği otla anca kendi ihtiyacı olan enerjiyi sağlıyor. Fotosentez yeteneği  ve suları toplayabileceği kökleri olmadığından enerji depolamak için yani sahildeki yaratıklar gibi zembereği kurmak için yediği otlardan topladığı besini yağa çevirip depoluyor.

Hain kurt ya da insan, koyunu yediğimiz zaman

  • bitkinin su, karbon ve mineraller yardımı ile depoladığı güneş enerjisini
  • yağa çevirerek depolayan koyunun
  • biriktirdiği enerjiyi vücudumuza aktarıyoruz.

Biz de aynı şekilde fotosentez yapamadığımız ve su ve minerallere ulaşabileceğimiz köklerimiz olmadığı için, (olsa da elde edeceğimiz enerji bizim ihtiyacımıza yetmeyeceği için) biz de koyundan ya da bitkilerden aldığımız enerjiyi ihtiyacımız için kullandıktan sonra kalanı yağ olarak depoluyoruz.

Sonuç olarak popomuzda ve göbeğimizde biriktirdiğimiz sadece taş toprak, su ve potansiyel enerji…Göbeğimizdeki ve popomuzdaki yağ bizim zembereğimiz.

Bütün canlıların yapı taşı bu anlamda taş toprak ve su. Başka bir girdi yok.

Okumaya devam et..

Bölüm 5a: Bütün canlılar sahilde yürüyen yaratıklar mı?

Soru: Milan Kundera, hamam böceği, Abuzeddin Kıllıbacak ve Jack’in fasülye sırığının ortak noktası ne olabilir?

Bizmut, doğada kömür gibi bir formda ancak gümüş renginde bir element. Bu metal parçasını mutfağınızdaki ocağın üzerinde eritirseniz sağdaki şekli alıyor. Yapmanız gereken sadece ve sadece bir kabın içinde eritmek.

Isı uygulamak bizmutun yapısını öyle bir dizilime sokuyor ki, biçimsiz bir metal parçası köşeli sipirale benzeyen fraktal bir desen oluşturuyor.

Piramit (Romanesco) Karnabaharı, kar tanesi, eğrelti otu, salyangoz, bizmut kristali, ayçiçeği, karalahana, kaplumbağa, kozalak, deniz minaresi…

Doğadaki canlı cansız her varlık, özündeki basit modelin, kendine has fraktal fonksiyonuna göre  trilyonlarca  kez tekrarından oluşuyor. Basit modeldeki yapı taşı kendini ana yapı üzerinde mekanizması gereği sonsuza kadar tekrarlamak istiyor. Çevresel faktörlerin yani yer çekimi, ortamdaki kimyasallar, gazlar, enerji miktarı, mineraller, dış basınç, ortam sıcaklığı, desenin karakteristiği, organik ya da inorganik yapı taşının karakteristiği vb. unsurlar belli bir doyuma ulaştığı zaman canlı ya da cansız varlık denge durumunda kalıyor, artık büyüyemiyor, çoğalamıyor, kendini tekrar edemiyor.

Bizmut metaline sadece ısı etkimesi ile yapısının nasıl değiştiğini hatırlayın. Aynı prensip bütün varlıklar için geçerli.

Nozawa domateslerle yaptığı deneyde yukarıda bahsettiğim çevresel faktörlerin limitleyici etkilerini ortadan kaldırınca domates fidesi 17000 domateslik devasa bir fideye dönüşüyor. Fraktal fonksiyon kendini yeni limitlere göre yani metal çerçeve, su ve mineral tedariğinin sağladığı olanakların limitine kadar tekrarlıyor ve büyüyor.

Ya Teo Jensen’in yaratıklarına ne demeli? Bu PVC boruların canlı bir yaratık olmadığını söyleyebilir misiniz? Mekanik olarak bir karınca ya da hamam böceğinden ne farkı var?

İlk defa Piramit (Romanesco) karnabaharını görünce gerçek bir bitki olduğunu anlayamamıştım. Detayları bitki olamayacak kadar kusursuz, plastik bir kalıptan çıkmış gibiydi. Karnabaharın kendisi konik bir yapıda ancak kendini oluşturan parçalar da konik. Parçaları oluşturan küçük konikler de yine bütün karnabahar olarak gördüğümüz şeklin minyatürü.

Neden insan ve diğer bütün kompleks canlılar aynı mekanik prensip ile şekil bulmuş olmasın? Doğa harikası ya da doğadaki tuhaflık olarak gördüğümüz bu mantık neden evrendeki yaşamın ana prensibi olmasın? Kastım şu; madem ayçiçeği, piramit karnabaharı, salyangoz ve kaplumbağanın kendini tekrardan ibaret bir fraktal deseni var acaba bizler yani homo sapiens dahil neden dünyamızdaki bütün yaratıklar belli bir fraktal fonksiyona ve kendini tekrarlama mekanizmasına sahip Teo Jensen’in sahildeki yaratıkları olmayalım?

İnsanoğlunun görüntüsü ve yapısı Romanesco karnabaharı ya da ayçiçeği gibi net kendini tekrarlayan bir formatta değil. Yani ayçiçeği daha basit ve hafif. Bu sebeple fraktal fonksiyonun sadece bu tip canlılarda var olduğunu düşünebiliriz. Yani insan ya da  bir kaplanın anatomisine baktığımızda ayçiçeğinin çekirdek diziliminde olduğu gibi bir düzenlilik, tekdüzelik görmüyoruz.  Sebep DNA yapımızla ilgili. DNAmız, yapı taşımız olduğuna ve her ama her hücremizde olduğuna göre temel bir tek hücremizin çoğalması ve kendini çoğaltması, kendi trilyonlarca kere tekrarlaması insanı oluşturuyor. DNAmızın yani fraktal desenimizin daha karmaşık olması görüntümüzü tekdüze, yalın bir formatta olmaktan çıkarıyor. Görüntümüzün belli bir düzende olmaması aynı temel prensipte var olmadığımızı göstermez.

Mandelbort desenindeki süreçle beraber değişen farklı şekilleri hatırlayın. İnsan DNAsı üçgen gibi basit bir şekilden çok çok daha karmaşık olduğuna göre çıkan desen de çok daha aykırı bir formatta olması gerekmez mi? Üçgen kar tanesi deseni çıkarıyor, insan DNAsı insanın formunu, kaplan DNAsı da kaplan formunun ana şekli oluyor.

Başlangıç yani kendini tekrarlayan şekil ne kadar basit ise kendini trilyonlarca kez tekrar etmesi, işlevi düşük, daha az gerekli yani hafif bir yaratık ortaya çıkarıyor. İnsan genomu gibi içinde 300bin kod olan bir şekil ise ona göre daha karmaşık, daha işlevsel ve çok daha ağır bir yaratık ortaya çıkıyor.

Varoluşu hafif ya da ağır olsun, ayçiçeği, kalorifer böceği ya da insan… Neden ortalıkta dolanan Theo Jansen’in yaratıkları olmayalım?

Soru: Milan Kundera, hamam böceği, Abuzeddin Kıllıbacak ve Jack’in fasülye sırığının ortak noktası ne olabilir?

Cevap: Hafiflik

Okumaya Devam et…



Bölüm 3: Sahildeki yaratıklar?

Gregor Samsa, bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulur. İlk başta gördüklerinin gerçek olduğunu inanmak istemez ancak yatağından kalkmak isteyince buna inanmak zorunda kalır. O artık dev bir böcektir. Her sabah işe gitmek için bindiği tren saat altıda hareket etmektedir; bu yüzden en geç saat beşte uyanmak zorundadır. Ancak saate baktığında saatin hemen hemen yedi olduğunu görür. Kalkmak istemektedir ama artık ona yardımcı olacak kuvvetli bacaklarının yerinde birbirinden bağımsız hareket ediyormuş gibi görünen onlarca bacakçık bulunmaktadır.

————————–

Hava karanlık. Mutfağa girdiniz. Işıkları yaktınız ve yerde birkaç hamam böceği… Işık yandığı anda çılgın bir hızda ancak anlamsız bir paternde, zigzaglar çizerek kaçışmaya başladılar.

Bir balığın, hamam böceğinin ya da kertenkelenin yaşam amacı ne olabilir?

  • Yemek bul, bulamadıysan aramaya devam et,
  • Manita bul, bulduysan üre,
  • Seni yemeye çalışan varsa kaç.

Peki, bir balığın, hamam böceğinin ya da kertenkelenin varoluşundaki ulvi amaç ne olabilir?

Theo Jansen, Hollandalı, fizik eğitimi almış bir sanatçı. Plastik borulardan rüzgarla hareket eden yaratıklar yapmış.  Yaptıklarına kumsal yaratıkları (beach beast) adını vermiş.

Resmi internet sitesi https://www.strandbeest.com/ Incelemenizi tavsiye ederim.

Theo Jansen’in PVC hafif borulardan ürettiği yaratıklar rüzgar gücü ile hareket etmeye başlayınca sanki hareket eden canlı yaratıklar izlenimini veriyor. Kendi tabiri ile yürüyebilen iskeletler yaratıyor. Ancak sadece mekanik, yürüyen bir yapıdan farkı var. Önüne çıkan engelleri fark ediyor ve bünyesindeki basit bir düzenekle yön değiştiriyor. Rüzgardan maksimum yararlanmak için yaratıklar kendince yön değiştirerek rüzgarı daha etkili kullanabileceği yönde ilerlemeye çalışıyorlar. “Çalışıyor” ifadem sizi yanıltmasın. Bilinçli bir devinim değil. Yapılandırılması bu şekilde…

En önemlisi sahildeki yaratıklar bahsettiğim bu hareketleri bünyelerinde  yönetici bir mekanizma bulunmadan yapıyorlar. Yani yaratığın beyni yok. Sadece hareket etme güdüsü (aslında mekanizması) var. Hareket ediyor, engel çıkınca mekanizma yaratığın yönünü değiştiriyor, rüzgara göre pozisyon alıyor ve bütün bunları bir beyni olmadan yapıyor. Aynı bir bitki gibi ama kökleri ile bir yere bağlı olmadan, hareket edebiliyor…

Ayrıca düzeneklerin yapısında eski saatlerin zembereklerindeki gibi bir yay sistemi var. Rüzgar estiği zaman zemberek kuruluyor. Rüzgar durunca yaratık zemberekte biriken enerjiyi kullanıyor. Aynı canlıların yağ depolaması gibi. Yani rüzgar olunca hareket ediyor ama rüzgar yoksa da zemberekteki enerji kadar, rüzgar olmadan hareket edebiliyor.

Yaratıklar mekanik bir düzenekle suyu da algılıyor. Suyu algılayınca geri dönüyor.

Yaratıkların hiç birinde elektrik/elektronik bir düzenek yok.

Theo Jansen kendi sitesinde yaratıkların küçük boyutta olanlarını (aşağıda resimlerini ekledim) kendi tabiri ile yapının DNA kodlarını paylaşıyor. Kodları satın alıp 3 boyutlu printerda kendiniz üretebiliyorsunuz.

Özet olarak Theo Jansen,

  • Rüzgar enerjisini kullanarak hareket eden,
  • Önüne çıkan engelleri tanıyan ve etrafından dolaşan,
  • Enerji kullanımını maksimize etmeye dayalı bir yapısı olan ancak bu işlemleri yöneten bir beyni olmayan, 
  • Enerji depolama yeteneğine sahip olan, su ya da kaya gibi önüne çıkan farklı engelleri tanıyan,
  • Fraktal bir desene ve fonksiyona sahip olan

bir yaratığın bilgi kodlarını (DNA gibi) size email ile gönderiyor, siz de bu bilgiyi 3D printere yolluyorsunuz ve bu yaratık printerden çıkıyor. Siz monte ettiğiniz yaratığı rüzgara bırakıyorsunuz ve kendi kendine, parçalanana kadar hareket ediyor.

Denizanaları’nın kalp, kıkırdak, kemik, beyin ve gözü yok. Bunun yerine içinde elastik ve jölemsi bir madde bulunan iki katman hücreleri var. Işığı ve kokuyu algılayabilen gelişmiş duyuları bulunuyor. Genelde küçük balıkları suda yarattıkları dalgalanma sayesinde kendilerine doğru çekiyor ve yutuyor. Diğer balıklar gibi çiftleşmiyor ya da yumurtlamıyorlar. Eşeysiz üreme denilen bir tomurcuklanma şekliyle ürüyor.

Üreme becerisi haricinde Theo Jansen’in sahildeki yaratıklarının denizanası, hamam böceği ya da kertenkeleden farkı var mı? Peki, denizanası, hamamböceği ya da kertenkelenin yaşam amacı var mı? Ya sizin varoluş amacınız nedir?

Okumaya Devam et…

Bölüm 15: Hayalet kovalayan bebekler…

Bebekler ilk 6 aya kadar göremedikleri nesnelerin var olabileceğini düşünemiyorlarmış. Anneleri odadan ayrılınca bu yüzden çok ağlıyorlar. Çünkü annelerinin yok olduğunu sanıyorlar.

Cee oyunundan bu kadar keyif almalarının sebebi de bu olsa gerek. Yok olduklarını düşündükleri kişi bir anda geri geliyor ve mutlu oluyorlar.

Ya bebekler haklıysa, bakmadığımız zaman her şey gerçekten yok oluyorsa?

Kuantum profesörü olduğunuz bölümü hatırladınız mı?

  1. Biz bakmayınca dalga/enerji formunda ancak bakınca tanecik/bilye gibi davranıyorlar. Sanki bu parçacıkların bilinci varmış gibi biz bakınca misket gibiler, bakmayınca dalga formundalar.
  2. Kuantum boyutta geçmiş değiştirilebiliniyor.
  3. Dışarı çıkılması imkansız bir kutunun dışına çıkabilirler. Buna kuantum tünelleme denir.
  4. Evrende olası her yerde aynı anda iki yerde birden olabiliyorlar.
  5. Birbirlerine dolanabiliyorlar. Dalga formundaki ikiz elektronlar birbirinden çok çok uzakta dahi olsalar birini gözlemleyince diğeri ters yönde hareket edecek şekilde gözlemleniyor ve bu bilgi akışı ışık hızından daha hızlı oluyor. Buna kuantum dolanıklık deniyor.

Atom altı parçacıklar biz bakmayınca dalga yani hayalet gibi ancak biz gözlemleyince tanecik formunda… Bu yorumdan yola çıkarak, ben, bakmadığımız sürece bütün bu parçacıklar dolayısı ile cisimler, canlılar vs dalga halinde titreşip, zaman mevhumunun olmadığı bir boyutta, sadece olasılıkların potansiyel olarak var olduğu bir ortamda, var olup olmayacakları ya da ne formatta belirecekleri konusunda beynimizin karar vermesini beklediğini düşünüyorum. Yani bebekler endişe etmekte haklılar. Gözlemlediğimiz, karar verdiğimiz anda materyalize oluyorlar. İlgilenmediğimiz anda her yerde olabilirler.  Aslında hiçbir yerde değiller. Çünkü bir şey değiller. Madde değiller.

Madde ya da canlı olarak algıladığımız her şeyin aslında enerji ve atom altı parçacıkların kurduğu bağlar sonucu madde olarak hissettiğimiz şeyler olduğunu hatırlatmak isterim. Madde dediğimiz varlıkları enerji topluluğu, madde olarak algılamamızın sebebi de atomların aralarında kurduğu bağların kuvveti ile  nitelendirirsek, baktığımız anda var olmaları bakmayınca yok olmaları sağlam bir mantığa oturmuş olacaktır. Çılgın ama mantıklı …

Bir benzetmeyle düşüncemi açıklamaya çalışayım. Bilgisayar ekranında araba yarışı oynadığınızı düşünün. Koltuğunuzda oturuyorsunuz ama ekranda her şey hareket ediyor ve çok hızlı hareket ettiğinizi sanıyorsunuz. Hâlbuki ekrandaki bazı noktalar sadece ve sadece yanıp sönüyorlar. Ya da oyunda bir evde olduğunuzu ve bir odadan öteki odaya girdiğinizi hayal edin. Gerçekte fiziksel bir hareket söz konusu mudur? Yine sadece ekrandaki ışıklar yanıp sönmektedir, ancak, oyunda dahi olsa duvarın içinden geçemezsiniz. Ben birileri tarafından yaratılmış bir bilgisayar oyununun parçası olduğumuza inanmıyorum. Sadece kolay anlaşılması için bu örneği veriyorum.

Şimdi de yaşadığımız/algıladığımız hayatı 3 boyutlu ve aynı zamanda kafanızı da içine sokabildiğiniz bir ekran olarak düşünün. İşte algıladığımız dünya bu. Kafamız ekranın içinde, saniyede onyüzbin milyon adet 3 boyutlu fotoğraf ÜRETEN ve çeken bir beynimiz var. Aslında her bir parçacıkta kâinatın bütün detaylarının kod olarak kayıtlı olduğu holografik bir ortam olduğu bir durum var ama bu detaya girmek istemiyorum. Konu karışacak…

Bir ormanda yürürken bir yol ayrımında olduğumuzu düşünelim. Sağdan gidersek karşımıza çıkacak seçenekler, yeni yol ayrımları, aslan-kaplan vs ve soldan gidersek karşımıza çıkacak olan bambaşka seçenekler (belki de kuantum masöz) olacaktır. Kuantum mekaniği bu seçimler ve sonrasındaki kırılımlar ile ilgili biz seçim yapana kadar potansiyel yani dalga formunda paralel evrenler oluştuğunu söylüyor. Yani sağ tarafa gidersek kedi canlı, sola gidersek kedi ölü gibi. Her iki paralel boyutun birbirinden bağımsız şekilde aynı anda devam ettiğini söylüyor.

Bu konu ile ilgili pek çok bilimsel yorum, felsefi görüş, film vs var ancak bir fikir birliği yok. Benim kafama yatan yorum ise biz seçene kadar bahsettiğimiz potansiyel paralel boyutlar sanal olarak var ve beynimiz bunlardan birini seçince bu boyutu tekilliyoruz, diğerleri yok oluyor.

Virtual Reality Gözlükleri ile oynanan oyunlar gibi… Bir odanın içindesiniz gözlüğün ekranında ışıklar yanıp sönüyor, karşınızda bir zombi var. Zombiyi öldürüyorsunuz ve sonraki odaya geçiyorsunuz. Odanın kapısını açtınız yeni odaya girdiniz. Eski odaya ne oldu? Oyunda eski odayla ilgili bilgi bilgisayarın bir kenarında saklandı, eski odanın oluşturduğu 3 boyutlu imaj yok oldu ve yeni odanın görsel durumu ile ilgili bilgiler doğrultusunda hayali yeni bir oda oluştu. Hayali olsa da üstüne yürüyünce duvara çarpıyorsunuz öyle değil mi? Yani duvarın içinden geçemiyorsunuz. Fiziki olarak sizi engelleyecek bir şey var mı? Yok… Ama yine de geçemiyorsunuz…

Ben gerçek hayatın da öyle olduğunu düşünüyorum. Bulunduğumuz odayı fiziki olarak hissediyoruz, yere basıyoruz, duvarın üstüne yürüyünce çarpıyoruz… Ancak zemini oluşturan yer karosu ve duvar ve masa ve masanın üstünde duran elma ve sehpa ve koltuk ve en önemlisi BEN hep aynı hammaddeden yani atom altı parçacıkgillerden oluşuyoruz ki özünde hepsi enerji. Biz bakınca misket, biz bakmayınca hayalet bir olasılık ihtimali. Kısaca odadan çıkınca oda dahil içindeki her şey yok oluyor. Aslında odadan da çıkmıyoruz. Araba yarışındaki gibi yeni bir oda bize geliyor.

Schrödinger’in kedisi ile ilgili kısmı hatırladınız mı? Hani kutunun içinde bir kedi vardı ve kutunun kapağı açılana kadar kedinin hem canlı hem de ölü olduğu iki paralel evren bizim kutuyu açmamızı bekliyordu… Kapak açılana kadar kedi hem ölü hem de canlı, açılınca ise kediyi ya ölü ya da canlı olarak görüyoruz. Seçtiğimiz boyut ile yaşamımıza devam ediyoruz ancak diğer boyut yok oluyor. Ya da ne olduğunu bilmiyoruz ancak bizim artık o hayalet olasılık boyutuyla ilişiğimiz kesiliyor. Benim bu blogu yazarken aradığım, kedinin ölü ya da diri olduğu durumu ‘seçen’ mekanik nasıl işliyor. Kalemi her yere bıraktığımda, kalem yere düşüyorsa ve bunu belirleyen bir doğa kanunu varsa, kedinin ölü ya da diri olarak devam etmesini sağlayan da bir doğa kanunu, prosedürü, algoritması olması gerekir. Mekaniğin nasıl çalıştığını anlarsak, bilinçli olarak bunu değiştirebilir miyiz?

Okumaya devam et…

Bölüm 14: Ahmaklar için sahanda yumurta pişirme rehberi.

Algoritma, Akış diyagramı, yani bir problemin çözülmesi için takip edilmesi gereken yol. Bir konunun nasıl çözülmesi gerektiği ile ilgili adımları bir kağıda adım adım döktüğünüz zaman bir algoritma yazmış olursunuz.

Mesela sahanda yumurta yapmak için yandaki Algoritma yazılabilir.

Afiyet olsun. Algoritma yazdınız. Bilgisayar programcılarının yaptıkları da budur. Bir olayı doğru sırayla adım adım detaylandırıp bir program yazarlar. Programın taslağı da algoritmadır. Ancak işleri o kadar basit değil. İlk adımı ele alalım.

Ocağı yak; yakma işlemini yapacak olan çakmak çaktı mı? Tüpten gaz geldi mi? Sıcaklık tanımı yapılmamış yani kısık mı yoksa çok mu açık olacak?  Tüpte yumurtanın pişmesine yetecek kadar gaz var mı? Tüp, gaz kaçırıyor mu, ortamda gaz kokusu var mı? Öyle ya yumurta yiyeceğiz diye mutfağı havaya uçurmamak lazım.

Yandaki detaylandırma sadece birinci adım içindi… Bir bilgisayar programcısının bu ve bunun gibi yüzlerce binlerce olasılığı önceden düşünerek detaylandırması, adım adım her olasılık için bir çözüm bulması gerekiyor. O yüzden bir süre sonra şirazeleri kayıyor. Hesaplanamayan bir olasılıkta program hata veriyor. Yani bilgisayar hatası dediğimiz şey aslında bilgisayar programcısnın dikkate almadığı bir detay. Bilgisayarlar hata yapmıyor, sadece algoritmalar yeterli değil…

Şimdi aynı algoritmayı biraz daha detaylandıralım. Altını çiziyorum, sadece biraz detaylandırılmış hali…

Acemi bir programcı yukarıdaki basit versiyonu yazıyor. Uygulamaya geçince her zaman bir problem çıkıyor. Programcı sıkıntıyı anlıyor, gerekli sorgulamaları ekliyor. Ne kadar çok deneyim yaşanırsa algoritma o kadar sorunsuz çalışıyor.

Bisiklet sürmenin, araba kullanmanın, burun karıştırmanın, kafayı kaşımanın ya da yazı yazmanın da bir algoritması var. Yaptığımız her hareket topluluğunun algoritması yazılabilir. Sırasıyla yapılacak her hareket adım adım sıralanabilinir. Kimisi çok karışık kimisi çok basit…

Bahsettiğim prensibin sadece bisiklete binmek, yazı yazmak, araba kullanmak gibi motor hareketlerde değil hayatımızdaki bütün unsurlarda geçerli.

Yaşadığımız bütün deneyimler bilgisayarımızda yani beynimizde katman katman üstüne eklenerek, sabitler netleşip, aynı şekilde tekrarlanmayanların silinmediği ancak silikleştiği bir düzenekte kayıt ediliyor. Her yaşanan aksaklıkta, hatayı düzeltebilecek akışı bulduğumuz anda algoritmamız kendini geliştiriyor. Ancak bulana kadar bazen defalarca deneme yapmak zorunda kalıyoruz.  Tekrar bisiklete binme ihtiyacı duyduğumuzda algoritmayı çağırıp kullanıyoruz. Kullandıkça sabitler daha da netleşiyor, tekrar olmayanlar birbiri içine girip silikleşiyor.

Bir programda ne kadar çok sabit varsa yani Polaris’e bakarken ağaçta görüntüde ancak oraya daha sonra bir vazo da koyarsak bu sefer vazo sabitlerden biri haline geliyor. Programın işlevselliğine ne kadar değer katıyorsa sabitliği o kadar pekişiyor.

”Gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir.” 

Milan Kundera

Basit bir detay “hafif” ya da Milan Kundera’nın tanımı ile değersiz olsa da detayın çok sayıda tekrar edilmesi onu ağırlaştırıyor. Ağırlaşan şey değerli, işlevsel ve gerekli hale geliyor. Varlığını algıladığımız değerli, ağır ve gerekli her şeyin özünde aslında dayanılmaz bir hafiflik var.