Bölüm 21: “N’ayır, n’olamaz, nen var kuzum”

“N’ayır, n’olamaz, nen var kuzum”

“Yaşıyorsun demek, naylardır nerdesin, niçin aramadın beni, niçin kaçtın?”

“Bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç vardı.”

“Seninle ciddi olduğumu mu düşündün? Ha ha. Gönül eğledim seninle kuzum…”

“Biz, ayrı dünyaların insanıyız.”

“Parayla saadet olmaz evladım, bunu sakın unutma.”

“Bak beyim sana iki çift lafım var.”

 “Güzel olduğunuz kadar küstahsınız da”

Yeşilçam senaristlerinin yarattığı bu cümlelerin hiçbiri unutulmadı.

Aynı eski Türk filmlerindeki gibi, unsurlar, kişiler, olayların görüntüsü değişse de hep aynı tekrarı yaşıyoruz. Görüntü farklı olsa da olayların örgüsü kesinlikle aynı. Zengin kız, fakir oğlan (ya da tersi). Yanlış anlaşan ancak gururlu sevgililer… Sevgilisine inanmayan ama kötülük yapacağını bildiği halde, filmdeki kötü karaktere inanmayı tercih eden sevgililer…

“Bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla!..”

Sanatçılar, mekan ve replikler değişiyor ama aynı şeyi yüzlerce kere seyretsek de sıkılmıyoruz ve nerdeyse özünde aynı konu olduğunun farkına bile varmıyoruz. Görsel farklılıklar bizi konunun aynı olduğu gerçeğinden uzaklaştırıyor ancak rutin bünyemizin yapı taşı olduğu için defalarca seyretmemiz bizi rutinin dışına çıkmadığımız için mutlu ediyor. Bu algoritmayı seviyoruz kısacası. En kült filmler bile çok sıra dışı gözükse de aslında aynı desenlerden beslenip beğenmemizi sağlıyor.

Matrix filmini ele alalım… Felsefe dünyasını dahi “acaba bir simülasyonda mı yaşıyoruz” sorusu ile sarsan bir film ama aslında en temel desenlerimize nokta atış yaparak popüler olmuş durumda. Ezen makinalar, ezilen zavallı insanlar, mağduriyet ve arkasından özgürlük arada aşk… Bu konu ile yapılmış kaç bin tane film seyrettik, kitap okuduk? Özünde fark var mı? Özgürlük motifini filme tema ettiğin zaman, algoritma çalışıyor ve filmi beğeniyoruz.

Yaşadığımız hayat, ister seçimlerimiz, ister kaderimiz diye niteleyin aslında beynimizdeki algoritmaların ürünü. Başarılarımızın ve başarısızlıklarımızın, mutluluklarımızın ya da çıkmazlarımızın, yenilgilerimizin, travmalarımızın, en önemlisi kendini tekrarlayan ve sonuçlanmayan, yakamızdan düşmeyen sıkıntılarımızın sebebi sadece ve sadece beynimiz, algoritmalaramız, beyinlerimizin-algoritmalaramızın arasındaki yarış, ikilem, üstünlük savaşı, birbirleri ile bağlantıları ve algortimalar arasındaki değişik perspektifler.

“Bu neden benim başıma sürekli geliyor” diyorsanız, şikayet ettiğiniz şeyi olası paralel evrenler arasından seçip gerçekliğe çeviren algoritmayı ya da algoritmaların çakışmasını değiştirmediğiniz sürece başınıza kılık değiştirerek gelmeye devam edecek. En azından benim hayat tecrübem böyle.

Beynimizin içindeki Google arama motoru…

Google da bile herhangi bir şeyi ararken net olmalıyız, öyle değil mi?  Örneğin,  futbolu çok seviyorsunuz ve televizyonunuz eskidi. Dünya kupası da başlamak üzere.  Yeni bir televizyon almak istiyorsunuz. Hemen hazreti Google’ın arama çubuğuna “ucuz televizyon” yazarsınız.

Ben yazdım…
https://www.google.com/search?rlz=1C1GCEU_enTR822TR822&ei=f2TSXOqLHNKckwWEl5roDw&q=ucuz+televizyon&oq=ucuz+televizyon&gs_l=psy-ab.3..0i203l10.166816.176981..177884…0.0..0.107.3324.32j5……0….1..gws-wiz…….35i39j0.gnVHzkifIl8

21,100,000 yirmibir milyonun üzerinde seçenek çıkardı. İlk on seçenek muhtemelen en çok işinize yarayacak olan seçenekler. Bir linke girip tv alırsınız olay biter…

Ancak arama çubuğuna “en ucuz televizyonu almak istiyorum, arkadaşlarla toplanıp pizza yiyip biramı yudumlarken milli takımı destekleyeceğim,  gol atınca havalara uçacağız. ” diye yazarsanız muhtemelen televizyon reklamları yanında bahis, bira ve arkadaşlık sitelerinin reklamlarını bulacaksınız,  milli yazdığınız için Milli Eğitim Bakanlığı’nın linki de çıkarsa şaşırmayın. Daha önemlisi bütün bu şartları sağlayan site sayısı içinde sadece ucuz tv bulunan link sayısına göre çok çok daha az olacaktır. Hemen deneyin göreceksiniz. Aşağıda hazırı var…

https://www.google.com/search?q=%22en+ucuz+televizyonu+almak+istiyorum%2C+arkada%C5%9Flarla+toplan%C4%B1p+pizza+yiyip+biram%C4%B1+yudumlarken+milli+tak%C4%B1m%C4%B1+destekleyece%C4%9Fim%2C+gol+at%C4%B1nca+havalara+u%C3%A7aca%C4%9F%C4%B1z.&rlz=1C1GCEU_enTR822TR822&oq=%22en+ucuz+televizyonu+almak+istiyorum%2C+arkada%C5%9Flarla+toplan%C4%B1p+pizza+yiyip+biram%C4%B1+yudumlarken+milli+tak%C4%B1m%C4%B1+destekleyece%C4%9Fim%2C+gol+at%C4%B1nca+havalara+u%C3%A7aca%C4%9F%C4%B1z.&aqs=chrome..69i57.1781j0j7&sourceid=chrome&ie=UTF-8

Yukarıdaki link sadece 9 seçenek çıkardı ve ne yazık ki hiçbiri işe yaramıyor. Birbiri ile alakasız 18 ayrı kriteri sağlamaya çalıştı.

Ben gerçek hayatta da aynı prensibin çalıştığını gözlemliyorum.

Hayal kurduğumuz zaman, kurduğumuz hayalin içinde ne kadar çok detay ve birbiri ile alakasız unsur varsa o hayal o kadar olmuyor. Ne zaman ki basit, çok basit bir dilek kafamızdan geçiyor, kafamızdan geçen karşımıza çıkıyor.

Hayalini kurduğunuz şeyi yalın tutunca konu ile ilgili mesela ‘ucuz televizyon’ gibi iki algoritmanın örtüştüğü/kesiştiği 21milyon seçenek içinden en popüler olan paralel evren beynimiz tarafından tekilleniyor ve karşımıza gerçeklik olarak çıkıyor. ‘Popüler’ konusunu bir sonraki yazıda detaylandıracağım.

Eğer gerçek hayatımızda kafamızdan geçen hayal, dilek, istek, korku, endişe, duygu ya da sadece düşünce yukarıdaki gibi birbiri ile alakasız 18 ayrı unsuru barındırıyorsa sonuç hüsran oluyor. Alakasız, can sıkıcı, hayal kırıklığı yaşatan bir realite…

Yukarıda yazdığımın bilinçli olarak kontrol altına alınması ne kadar zor bir fikir olduğunun farkındayım.  Düşünce hızını kontrol etmek mümkün değil.  Yani hayal etmeyin ya da endişe ettiğiniz konuyu düşünmeyin demiyorum. Bu mümkün değil. Ancak hemen sonrasında ana talebinize fokuslanın. Bu da ancak farkındalık ile mümkün.  Başlangıçta zor ancak kas gibi kullandıkça gelişiyor. 

Kaosun ve mutsuzluğun sebebi uygun algoritmayı bulamamakla limitli değil. Bizi mutlu eden hayallerimiz aslında mutsuzluğumuzun sebebi olan kaosun yaratıcısı.

Hayatınızda Ayhan Işık Belgin Doruk versiyonunu seyrettiğiniz, beğenmediğiniz ve yine aynı hikayenin Ediz Hun Türkan Şoray versiyonunu yaşadığınızı hissettiğiniz anda, yaşadığınız farkındalığın olayların akışını değiştirmeye başlayacağını göreceksiniz. Yaşadığınız olayın ana argümanlarını, belirleyici olan ana algoritmaları bulacağız ve geleceğimizi kendimiz bilinçli olarak şekillendireceğiz. Ben bunun mümkün olduğunu iddia ediyorum, gözlemliyorum.

Kadir İnanır: seviyor musun beni?

Serpil Çakmaklı: hayır

K.İ: Seviyor musun?

S.Ç: Hayır!

K.İ: (celallenir) Seviyor musun?

S.Ç: Seviyorum

K.i: Yalan söylüyorsun!(tokat atar)

Okumaya devam et…

Bölüm 20: Deus ex Machina – Mucizevi kurtarıcı…

Kırmızı başlıklı kız anneannesine yemek götürür ancak hain kurt hem büyükanneyi hem de Kırmızı Başlıklı Kız’ı birer lokmada yutar. Onları kurtaran ise ordan tesadüfen geçen avcıdır. Bu masaldaki avcı için edebiyat dünyasında ‘Deus ex Machina’ tabiri kullanılıyor. Hikayenin hiç bir yerinde yoktur ancak son anda ortaya çıkar, küçük kızı ve büyükannesini mucizevi bir şekilde kurtarır.  

Deus ex Machina: Makineden Tanrı, edebi eserlerde ve sinemada, hikayedeki içinden çıkılamaz hale gelmiş olaylar zincirinin, bir anda çözülmesini sağlayan, hikayeye ait değilmiş gibi gözüken, bir kişi, güç ya da olay sayesinde çözülmesi

Bu kadar alakasız şeyi bir araya getirip işin içinden çıkmak için tam da bana lazım olan şey …

Günlük hayatta neredeyse her gün ufak tefek mucizelerle karşılaşıyoruz, öyle değil mi? Mesela 10 senedir görmediğimiz arkadaşımıza tam aklımızdan geçirdiğimiz gün sokakta rastlamak, tavla oynarken rakibimizin dört kere düşeş atması, daha doğrusu ve acıklısı bize 4 kere üst üste ‘gele’ gelmesi, araba lastiğinin yalnızca yağmur yağdığı günde patlaması gibi “korkunç” durumlar, neredeyse hepimizin başına gelmiştir. Bu nedenle, gerçek hayattan fazla uzaklaşmayan edebiyat eserlerini okurken karşımıza yazar tarafından çıkartılan tesadüflere fazla önem vermeyiz. Özellikle olayların akışına başarıyla yedirilen tesadüfler, doğaüstü olaylar olmadıkları için fazla dikkatimizi çekmez.  Peki ya gerçek hayat?

Birkaç sene önce arabayla evime dönerken kızkardeşimi aradım. Telefon bluetooth ile arabanın ses sistemine bağlıydı. Muhabbet sırasında küçük kızlarımın “waka waka” şarkısı ile nasıl dans edip eğlendiğini kardeşime anlatıyordum. Kardeşim şarkıyı o anda anımsayamadı. Ben de ona şarkıyı açıklamak için şarkıcının ismini söylemek istedim ancak o sırada ben de şarkıcının ismini hatırlayamadım. Tarif etmeye çalışıyorum, olimpiyatların açılış şarkısı falan diyorum, şarkıyı söylüyorum… Ben o muhteşem sesimle şarkıyı söyleyince kardeşim şarkıcıyı önce Madonna, işin içinden çıkamayınca Ankaralı Turgut sanıyor… Nafile, şarkıcının ismi bir türlü aklıma gelmiyor. Yaklaşık 5 dakika cebelleştikten sonra tam eve yaklaşırken cep telefonunun çekmediği bir yerde hat kesildi, telefon kapandı ve otomatik olarak radyo devreye girdi. Radyoda Shakira’nın “Hips don’t lie” şarkısı çalıyordu. Şarkının içinde Shakira ile birlikte bir rapçi abi uzun uzun ve karmaşık bir şeyler söylüyor ancak radyonun devreye girdiği an rapçinin bastıra bastıra “Shakira Shakira” diye bağırdığı kısma denk geldi. Şarkıyı siz de hatırlamıyorsanız bizim gibi eziyet çekmeyin diye linkini aşağıda veriyorum.

Waka waka – https://www.youtube.com/watch?v=pRpeEdMmmQ0

Hips don’t lie – https://www.youtube.com/watch?v=DUT5rEU6pqM

Hemen diyebilirsiniz ki bak evrenden istedin oldu… İstedim oldu da, nasıl oldu? Ben başka şeyler isteyince neden olmuyor?

Bu tip bir mekanizmayı Tanrı’nın zavallı homo sapiens’in kafasının çalıştığı gibi yani sizin benim gibi düşünen bir varlığın hareket edeceği şekilde “dur şu kulumu bir şaşırtayım” diyebileceği bir düzlemde kainatı yarattığına inanmıyorum.

Eğer noktaları doğru birleştirmişsem farkındalığımızı arttırarak geleceğimizi, kaderimizi bilinçli olarak değiştirebileceğimiz sonucuna varıyorum. Nasıl ki bir nehre değirmen inşa edip, suyun akma enerjisini kanalize ederek değirmen taşını döndürüp, buğdayı öğüterek un elde ediyorsak  (farkındaysanız kısa bir algoritma yazdım), beynimizdeki algoritmaları kontrol ederek nehirde akan suyu kontrol ettiğimiz gibi geleceğimizi isteklerimiz doğrultusunda dizayn edebiliriz. Değiştirmeye çalıştığım doğa kanunları değil. Doğa kanunlarını doğru kullanarak hayatımızın geri kalanını değiştirebileceğimizi göstermek istiyorum.

Radyolu bir anımı daha anlatayım. Ingiliz bir misafirimle beraber arabada gidiyorduk. Misafirim uzun zamandır tanıdığım bir adam. Çok frankofondur sadece caz dinler. Radyoyu açtığımda Barış Manço’nun Gül Pembe şarkısı çalıyordu. Çok sevdiğim bir şarkı olmasına rağmen misafiri hoş tutmak adına başka bir kanalı çevirdim. Ama ne yalan söyleyeyim şarkıyı dinleyememek içimde kaldı. Gün bitti, eve döndüm. Yatmadan önce radyoyu açtım. Radyo en son yabancı müzik çalan bir frekansta kalmış. Radyoyu açtıktan belki 30 saniye sonra frekanslar durduk yerde karıştı ve karışan frekanstaki kanalda Gül Pembe çalıyordu.

İstatiksel anlamda tesadüf olamayacak kadar düşük bir ihtimal, öte yandan Tanrı’nın ilahi bir mesaj vermek adına seçmeye tenezzül etmeyeceği kadar anlamsız olaylar. Sonuçta Hazreti Musa gibi Kızıldeniz’i ikiye ayırmıyorum. Radyo ile ilgili olaylarımı yukarıdaki iki seçenek de açıklamıyor. Benim aradığım fizik kuralı, yer çekimi gibi net çalışmalı. Kalemi bırakınca nasıl her seferinde yere düşüyor ve Tanrı bizi kalemi havada asılı tutarak şaşırtmıyorsa, beni de Gül Pembe veya Hips don’t lie ile şaşırtmamalı, mucize olmamalı. Tanrı mükemmelliğini yani mükemmel işleyen düzenini kişisel isteklerimiz doğrultusunda mucize yaratarak bozmamalı. Shakira’nın karşıma çıkmasını sağlayan dinamikler ile asıl istediğim şeylerin karşıma çıkmasını ya da çıkmamasını sağlayan ortak bir prensip olmalı.

Yukarıdaki hikayelerenin benzerlerinin belki de çok daha acayip versiyonlarının sizin de başınıza gelmediğini söyleyebilir misiniz?

Schrödinger’in kutu açık olmadığı sürece hem ölü hem de canlı olan kedi deneyi sadece deneyle sınırlı değil. Her gün her dakika benzer bir durumlarla karşılaşıyoruz.

Bir dünya para verdiğiniz telefonunuzun üstüne su döküldü. Telefonunuz siz kontrol edene kadar hem çalışıyordur hem de değil…

Rahatsızlığınızla ilgili tahlil yaptırdınız, sonuçları gösteren email geldi. Siz maili açıp inceleyene kadar hem hastasınız hem de değil.

Sınav sonuçlarını bildiren zarfı açana kadar hem üniversiteye girdiniz hem de açıkta kaldınız.

Bunun gibi yüzlerce örnek yazabilirim. Sanki size mantık aldatmacası yapıyorum gibi gözüküyor olabilir. “Ne var ki bunda” diyebilirsiniz. Tabii ki iki ihtimal de seçenekler arasında ve sadece biz bunu bilmiyoruz. Bundan daha doğal ne olabilir ki dediğinizi duyar gibi oluyorum. Schrödinger mantık oyunu yapmıyor. Diyor ki siz kutuyu açıp, telefonu çalıştırıp, emaili okuyup ya da zarfı açana kadar her iki durum sizin için ayrı bir boyut olarak hazırda ‘üst üste – süperpoze’ bekliyor. Kutuyu, telefonu, emaili ya da zarfı açınca beyninizdeki elektronlarda nöronların içinden akıp hali hazırda beyniniz içinde bulunan belli algoritmaları çalıştırarak, üst üste durumda sizi bekleyen boyutlardan algoritmanıza uygun olan birini algoritmanın ne kadar gelişkin olması ile doğru orantılı olarak kendi becerileri ölçeğinde değerlendiriyor. Siz olayı yaşamanızdan 7-10sn öncesinde iletişimde bulunduğu kainattaki bütün varlıklar – ki buna yanınzdaki bardak ve Jüpiter de dahil – ile algoritmasının sonucu olan seçimi yapıyor. Sizin gözleminiz dalga formundaki halindeki hayalet boyutlardan birini seçiyor, diğer boyut hiç yaşanmamak üzere yok oluyor. Zaten var olmamıştı.

Zamanı tanımlarken arka arkaya var olup yok olan saniyede trilyonlarca üç boyutlu fotoğraftan bahsetmiştim. Aynı zamanda bilgisayar ekranında oyun oynarken bir odadan diğerine geçerken sadece ekran ışıklarının yanıp söndüğünü ancak bizlerin sanki bir odadan diğerine geçmişiz gibi algıladığımızı yazmıştım.

Siz kutuyu, telefonu, emaili ya da zarfı açınca seçeneklerden birini beyninizdeki algoritma seçiyor ve iki olasılıktan birini oluşturan ‘madde’ olarak algıladığımız cisimler dalga yani hayal boyutundan çıkıp madde formuna geçiyor, aynı bilgisayar ekranındaki ışıklar gibi. Oyunda bir odadan çıkıp diğerine geçince çıktığımız odaya ne oluyor? Yok oluyor değil mi? Yeni oda diye algıladığımız yer de aslında ekranda yanan ışık noktaları…biz başka sahneye geçince o da yok olacak zaten.

Algıladığımız hayatın çok garip ama enteresan bir hikayesi var ve bu hikayeyi ilginç yapan kurtarıcı Deus ex Machina ise beynimizdeki, yapı taşlarımızdaki, DNA mızdaki, doğadaki her unsurda bulunan, gerek çok yalın, gerek çok karmaşık Algoritmalar. Algoritmalar çalıştıkça olasılıklar içinden seçim yapıyoruz SEÇİM YAPTIĞIMIZI ZANNEDİYORUZ seçimimizi kaderimiz deyip yaşıyoruz. Ancak kutuyu açana kadar her şey mümkün. Her olasılığı, imkansız olanı bile algoritmaların seçmesi mümkün. Seçenekleri ifadeyi kolaylaştırmak, açıklamayı mümkün kılmak için sadece ölü ya da diri diye iki şıklı haliyle irdeliyoruz ancak gerçek hayattaki unsurların sonsuz varyasyonu var. Olma ihtimali düşük olsa bile içinizden geçen ‘O’ olasılığın, olasılıklar içinde o ‘mucize’ seçeneğin var olması, mucizenin gerçekleşmesi için yeterli. Bu yüzden mucize gibi ‘Gül Pembe’ ya da ‘Shakira’ hayatımıza çıkıyor.

Okumaya devam et…

Bölüm 19: Toparlıyorum…

Daldan dala birçok farklı konudan bahsettim. Şimdi sıra noktaları birleştirmeye geldi.

Her cansız veya canlı organizmanın özü enerji. Madde diye algıladıklarımız ise enerji iplikçiklerinin birbirleri arasında kurduğu bağlar. Sert yüzeyle karşılaştığımızda bizim enerji bağlarımız ile cismin enerji bağlarını koparamıyor oluşumuzdan kaynaklı duvarın içinden geçemiyoruz ya da serçe parmağımızı sehpanın köşesine çarpınca canımız acıyor.

Yumurtanın döllenmesinden itibaren DNA sarmalına bağlı olarak fraktal geometri gereği belli bir fonksiyona bağlı olarak kendini tekrarlayan, katman katman büyüyen yaratıklarız. Mandelbrout setindeki şekil gibi belli bir tekrar formülü ile aynı şeklin tekrarından yolda farklı unsurlar oluşsa da sonunda hep aynı yapıyı bünyemizde bulunduruyoruz. 

Bizler, yediğimiz içtiğimiz, bitkiler, canlılar vs her şeyin  yapı taşı inorganik/cansız materyallerden, su ve taş topraktan ibaret. Organik/canlı diye adlandırdığımız şeyier inorganik materyallerin bir form içinde hapsolmuş şekli…

Theo Jansen’in sahildeki yaratıkları gibiyiz. Engelleri aşa aşa evriliyoruz çoğalıyoruz. Yapı taşımız kendi kendini belli bir geometrik fraktal fonksiyon dizilimine göre çılgın sayıda tekrarlaması sonucu oluşuyoruz. Satranç tahtasındaki pirinç hikayesini hatırlayın.

Fraktal fonksiyon çevresel limitlere ulaşıncaya kadar kendini tekrarlıyor. Nozawa’nın domates fidesi gibi limitler kalkınca bir domates fidesi üstünde 17000 domates yetişebiliyor.

Zamanda “şu an” diye algıladığımız sadece bir “an” önce önce kaydettiğimiz bilgiler. Bu bilgi de aslında 3 boyutlu zilyon tane fotoğrafın sinema şeridi gibi birbiri ardına algılanması. Bir fotoğraf oluşuyor ve yok oluyor. Bir sonraki fotoğraf ufak değişikliklerin kaydedildiği yepyeni bir fotoğraf. Bunlar arka arkaya algılanınca çevremizdekiler ve biz hareket halinde olduğumuzu, yaşadığımızı düşünüyoruz.  Televizyonda gördüğümüz herhangi bir varlığı hareket ediyor olarak algılasak ta aslında ekranda sadece küçük ışıklar yanıp sönüyor. Beynimiz de hayatı ekrandaki görüntü gibi algılıyor ancak sadece görüntü değil bütün duyularımızla.

Atom altı boyutta, geleceğimizi oluşturabilecek sonsuz sayıdaki potansiyel seçenek, sanal paralel boyutlar, boyutu tekilleyip realite haline geçirmemizi bekliyor. Beynimiz bunu kuantum mekaniğinin prensiplerine dayanarak yapıyor. Seçilen boyut yaşadığımız ve iletişimde olduğumuz bütün varlıklar ile ortak seçilim sonrası tekilleniyor ve kuantum dolanıklık sayesinde zamansız bir anda bütün fotoğrafta yer alıyor.

Beynimiz bir tek bütün yapı değil. Çok merkezli, farklı deneyimleri yani farklı bakış açılarını yansıtan algoritmalardan oluşuyor.

Beynimizin, Long Exposure prensibine dayalı, deneyimlerin katman katman birbiri üzerine derinleştiği, tekrarlanmayanın silikleştiği algoritmalardan oluşan bir yapısı var. Kuantum boyutunda beynimiz paralel boyutlar arasından algoritmaya uygun olanı biz yaşamadan 7-10 sn öncesinde tetikliyor.

Akış diyagramı, yani bir problemin çözülmesi için takip edilmesi gereken yol. Bir konunun nasıl çözülmesi gerektiği ile ilgili adımları bir kağıda adım adım döktüğünüz zaman bir algoritma yazmış olursunuz.

Beynimizdeki algoritmalar biz olayı yaşamadan 7-10sn öncesinde ne yaşanacağını zaten yaşamış oluyor. Maddeleri ve canlıları oluşturan atom altı parçacıklar zaten sürekli bir iletişim içinde. Birbirine dolanık parçacıklar ışık hızından daha hızlı iletişime geçiyorlar.

Noktaları birleştirirsek; kendi kendini tekrar eden geometrik desenlerin fraktal bir fonksiyon dizinini takiben oluşturduğu “biz” dünya üzerindeki yaratıklar aslında diğer inorganik maddeler gibi sadece enerji iplikçiklerinin oluşturduğu, özünde cansız taş toprak sudan oluşmuş yapılarız. Kaya parçası, Kedi, Bakteri ya da HomoSapiens. Hepimiz aynı malzemeden yapılmayız. Ancak formlarımız fraktal fonksiyonumuza ya da DNA’mıza bağlı olarak öyle değişik ki ortamdan beslendiğimiz enerji kaynaklarını formlarımızın fonksiyonları olarak değişik şekillerde kullanarak Sahildeki Yaratıklar gibi ortalıkta salınıyoruz. Fraktal desen karmaşıklaştıkça sadece gezinmekten çok çok öte formlarda hareketlerde bulunuyoruz, yiyoruz, besleniyoruz, ürüyoruz. Ancak yaptığımız hareketler zekileşmeye başladıkça yapılan işlemlerin yarattığı sonuçlar ve yaşadığımız ortama etkisi inanılmaz boyut atlıyor. Beyin devreye girince kalıpların yapısı yani algoritması da karmaşıklaşıyor.

Beyin çok merkezli bir algoritmalar yumağı. Her merkezin farklı görev, perspektif ve bilgi birikimine dayalı algoritmaları var. Her merkezin perspektifinden karşılaşılan engellerle ilgili zamandan bağımsız bir ortamda yani kuantum boyutunda, yaşanılacak olan olayın yaşanmasından 7-10 sn öncesinde, çeşitli merkezlerin elinde bulunan algoritmalar arasından baskın olan devreye giriyor ve sonsuz sayıdaki sanal paralel evrenlerden biri algoritmalar tarafından seçilerek tekilleniyor ve biz bu seçimi gerçeklik olarak yaşıyoruz. Yaşadığımız gerçeklik ne kadar kendini tekrar eden bir durumsa tekrar sayısı kadar, LE fotoğraflardaki sabitler gibi, tekilleştirilen gerçeklik üst üste kaydediliyor ve olan algoritmalar yeni engellere karşı derinleşiyor, kodu güçleniyor, detaylı hale geliyor. Sahanda yumurta pişirme algoritmasında olduğu gibi. Sadece yumurtayı pişirme detaylarına değil ortamdaki tüpün gaz kaçırması, yağ sıçraması gibi detaylar da algoritmaya ekleniyor ve algoritma mükelleşiyor.

Çok karışık gibi gözüküyor ancak prensip çok yalın. Milyar yılın birikimini DNA mızda barındırdığımız için aynı iki atın poposunun arasındaki mesafenin uzay mekiğinin yakıt tankının ölçüsünü belirlemesi örneğinde olduğu gibi yapı sadece uyumlu ve başarılı olanın varlığını koruduğu, bir sonraki nesle geçirdiği bir mekanizma. Yok eğer nehirdeki taş parçasından bahsediyorsak etrafından akan nehrin enerjisinden yararlanabilecek bir dizaynı yoksa sahildeki yaratıklara dönüşemiyor. Tek devinimi suyun aşındırması, belki de nehirde sürüklenmek. Ortam şartlarının uygun olduğu ortamda moleküler düzeyde moleküller uygun dizilime girerse Sahildeki Yaratıklara dönüşüyor. Tesadüfen değil, milyar kere milyar karelik satranç tahtasındaki her olası seçenek teker teker, sabırla, milyarlarca yıl sürecinde deneniyor ve ortam şartları her oluştuğunda yaratıklar oluşuyor.

Hayatımızın direksiyonu elimizde, her şeyi biz seçiyoruz gibi gözüküyor. Ancak gerçekte yaşadığımız kendi tecrübelerimiz ve daha da önemlisi milyar yıllık evrim sürecindeki deneyimin süzgecinden geçip süzülmüş algoritmaların seçimlerini yaşıyoruz. Karar vermiyoruz aslında… Sahildeki yaratıklar gibi rüzgarda sürükleniyoruz. Rüzgarın estiği yönde tekerlekler dönmeye başlıyor. Algoritmalar çalışıyor. Rüzgar ile değil, nöronların içinden geçen elektronlarla.

Ya yaşadığımız her olayın, seçtiğimiz boyutun seçim işleminin biz anı yaşamadan 7-10sn önce gerçekleşmesine ne demeli? Beynimiz dediğimiz çok merkezli sistem kendi aralarında yarışan algoritmaların arasında baskın gelen algoritmaya uygun paralel evrendeki seçeneği tekilleyip, 7-10sn sürecinde gerçekliyor ve biz o anı yaşıyoruz. Yaşadığımız an zilyon tane fotoğrafın arka arkaya var olup yok olması sonrası hafızamızda kalanlar. Ancak var olan ve yok olan dediğimiz fotoğraflar, şeyler, tanıdığımız insanlar, kedi, köpek, Ağrı dağı, Atlantik okyanusu, Himalayalar, Asya kıtası, dünyanın kendisi, güneş sistemi, galaksimiz vs. arka arkaya yok olup çok ufak değişikliklerle yeniden yaratılıyor. Aynı TV ekranındaki yanıp sönen pikseller gibi… Kainattaki canlı cansız her şeyin bir fraktal deseni, canlı ise aynı zamanda geleceğe etki edebilecek algoritması var. İnorganikler zayıf desenli, organikler ise özünde inorganik olmalarına rağmen çok karmaşık desenli olmaları sebebi ile kâinata renk katan yapıda. Sistemdeki bütün canlıların ve cansızların seçiminin ortak noktası, kesişim kümesi yaşadığımız ve gerçek diye düşündüğümüz dünyayı oluşturuyor.  Bu kadar uzlaşı sonucu meydana gelmesinden dolayı zaman geri döndürülemez bir görüntüde. Gerçi matematiksel hesaplamalara göre teorik olarak geri döndürülebildiği düşünülüyor ama şu aşamada sadece hipotez…

Gelecek ise potansiyel olarak çok büyük deneyimlere açık. Her yeni fotoğraf, her canlıya ya da cansıza fraktal deseninin fonksiyonuna göre yeni katkılar ekleme fonksiyonu güçlendirme ya da sadece kendini tekrarlama olanağı sunuyor. Tekrar edilen yeni yapı oluşan fotoğraflarda varlığını sürdürebiliyorsa soyunu, DNA sını devam ettiriyor. Uyum sağlayamayan yok oluyor.

Kainattaki her varlığın fraktal bir deseni/fonksiyonu var. Kum tanesinin çok yalın ama kumsalın kumların birikiminden kaynaklı daha karmaşık… Su damlası yalın ama denizin su damlasına ya da kumsala göre çok daha karmaşık, aynı yalın desenin tekrarından kaynaklı neredeyse canlı özelliği gösterecek kadar karmaşık bir deseni var. Beyni olmasa da hareketi desenin tekrarı, diğer çevre şartlarının yarattığı etki-tepki ilişkisinden ötürü enerjisi (buradaki enerji metaforik anlamda değil, fizikteki enerji), tekrardan kaynaklı desen sabiti oluşturması ve kendi deseni var. Canlılarda desen çok çok daha kompleks. Çünkü algoritmaları/deneyimleri daha karışık, detaylı. Algıladığımız kainata katılımı, hem kendi desenine hem de kainatın desenine katkısı çok daha fazla.

“Gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir.” 

Milan Kundera

Basit bir deneyim “hafif” ya da Milan Kundera’nın tanımı ile değersiz olsa da deneyimin çok sayıda tekrar edilmesi onu ağırlaştırıyor. Ağırlaşan şey değerli, işlevsel ve gerekli hale geliyor. Varlığını algıladığımız değerli, ağır ve gerekli her şeyin özünde aslında dayanılmaz bir hafiflik var.

Okumaya Devam et…

Bölüm 18: Ne zaman hayatın derin anlamını sezer gibi olduysam, onun basitliği şaşırttı beni. – Albert Camus

Milyarlarca yıllık evrimin sonucu olarak varız. Evrim teorisini kabullenme konusunda inanılmaz bir direnç ve önyargımız var. Varoluşumuzun bu kadar basit, gereksiz ve daha önemlisi anlamsız olmasını kabullenmek istemiyoruz. “Evrim teorisi sadece bir teori” deyip geçiyoruz ki öncelikle ‘teori’ kelimesini ‘varsayım’ ile karıştırıyoruz ve yanlış kullanıyoruz. Evrim teorisi kanıtlanmış bir teoridir, bir varsayım değildir.

Newton’un yer Çekimi kanunu, Arşimetin suyun kaldırma kuvveti ile ilgili kanunları, Einstein’ın izafiyet teorisi gibi Evrim teorisi de kanıtlanmış bir teoridir. Elma yere düşer, su hamamda tası kaldırır, cisimler ışık hızında giderken kütleleri artar. Her zaman ve her zaman bu kurallar geçerlidir. Bunlar kanıtlanmış teroilerdir.  Ben Newton’un yerçekimi teorisine, Arşimet’in suyun kaldırma kuvveti ile ilgili bulduğu prensiplere ya da Einstein’ın izafiyet teorisine inanmıyorum diyemeyeceğimiz gibi evrim teorisine de inanmıyorum diyemeyiz. Bu bir inanç meselesi değildir. Asıl direnç bence bu kadar karmaşık bir yapının kendiliğinden oluşabileceğini hayal edemiyor olmamızdan kaynaklanıyor. Dolayısı ile ancak olağanüstü bir yaratıcının, bir mühendisin aynı zamanda sanatçının bizleri yaratabileceğinden başka bir çözüm zihnimize mantıklı gelmiyor. Mademki bu kadar karmaşığız ve bir çabanın sonucu oluştuk, en fazla 100 senelik bir ömür için yaratıcımızın bu tip bir çabaya girmesi de mantıklı olmamalı… Zaten dürtüsel olarak yok olmayı istemediğimiz ve kabullenemediğimiz için yaratıcı fikrine daha da çok bağlanıyoruz. Sorun bence öncelikle “milyarlarca yıl” kavramını algılayamamamızdan başlıyor. Yazılı tarih ve arkeolojik bulgulardan birkaç bin yıllık bir insanlık tarihi kafamızda çok net oluşsa da milyon yıl hele hele birkaç milyar yılı kafamızda canlandıramıyoruz. Birkaç milyar yılda nelerin değişebileceğini hele hiç anlayamıyoruz.

11 nesil sonrasında  DNA mız içinde 2048 ayrı insanın genetik kodu bulunuyor. Yukarıdaki Haribo ayılarda Kırmızı ile Sarının birlikteliğinden oluşan karışıma sadece iki nesil içinde karışan Yeşil ve Turuncunun yarattığı renkli ayıları inceleyin lütfen. Sadece Yeşil ve Turuncu bunu yapabiliyorsa 2048 farklı renkte ayıyı bu karışıma katsak ne olur? Bünyemizde sadece 2048 farklı desenin izleri bulunmaz. Kırmızı ve Sarının içindeki yapı biz doğana kadar 2048 kere değiştirilmiş olur. Her bir değişiklik bize farklı bir değer/özellik katar. 2048 farklı kere doğa bir şey denemiş olur.

Eğer her bir çiftin 1 çocuğu varsa 2048 varsyasyon, 5 çocuğu varsa …?

Yine yukarıdaki örnekte, her bir annenin 25 yaşında doğum yaptığını düşünelim. 11 nesil 250 yılda oluşur. 250 yılda 11 kuşak 2^11  = 2048 ebeveyn var ise 1000 yılda 40 kuşak 2^40 = 1.099.511.627.776 yani 1 katrilyon varyasyon var demektir. 1milyar yılda 40milyon kuşak var. 40 milyon kuşağın oluşturduğu ebeveyn sayısı burada yazabileceğim bir rakam değil.

Yukarıdaki tanım biraz kafa karıştırabilir. Muhakkak ki son bin yılda dünya yüzeyinde 1 katrilyon insan yaşamadı ancak insanların küçük köylerde, kasabalarda yaşadıklarını düşünürseniz evliliklerin büyük çoğunluğunda uzak ya da yakın akraba evliliği var. Dolayısı ile kombinasyon doğru ancak büyük çoğunluğu aynı gen havuzu diyebileceğimiz grupların kendi içlerindeki birlikteliklerden doğmuş.

Bugün satranç diye bildiğimiz oyun yaklaşık 1400 yıl önce Hindistan’da bulunmuş. Rivayet o ki oyunu kurgulayan bilgin, oyunu Pers Kralı’na sunduğunda çok memnun olan kral, “Dile benden, ne dilersen” demiş. Bilgin kraldan ödül olarak satranç tahtasının sol alt köşesindeki kareye bir buğday tanesi koymasını ve sonra her kareye bir önceki karenin iki katı buğday tanesi koymasını ve bu şekilde 64. kareye kadar gitmesini istemiş. “Bana bu kadar buğday verseniz yeter.” demiş.

Zenginliğinden gurur duyan kral, tebessümle, bilginin alçak gönüllülüğünü övüp, vezirine “Dileği, yerine getirin” diye emir vermiş.

Hesaplamaya başlayınca ilk kareler kolay gitmiş. Birinci kareye bir buğday, ikinci kareye iki buğday, üçüncü kareye dört buğday… Ancak 10. kareye gelindiğinde toplam 1023 buğday vermeleri gerekiyor. Bu yaklaşık bir avuç buğdaya karşılık gelir. Hesabın hep böyle gideceğini, bilgine hep böyle üç beş buğday vereceklerini zannediyorlardı. Zaten 15. karede yalnızca 1.5 kilo buğday vereceklerdi. 25. kareye gelince vermeleri gereken buğdayın 1.5 ton olduğunu görmüşler ama fazla heyecanlanmamışlar. Oysa 31. kareye gelince bu işin şakası olmadığını anlamaya başlamışlar, çünkü vermeleri gereken buğday 92 tonmuş. Yine hesaplamaya devam etmişler. 49. kareye geldikleri zaman 24 milyon ton, 54. kareye geldiklerinde ise 771 milyon ton buğday vermeleri gerekiyor toplam olarak. Bu da dünyamızın bugünkü ölçülere göre bir buçuk yıllık buğday üretimi. 64. kare de tamamlandığında bugünkü ölçülerle dünyanın 1500 yıllık buğday üretimini bilgine vermeleri gerektiği ortaya çıkmış.

Yukarıdaki hikayedeki her bir pirinç biz homosapiens, fare, maymun, fasülye, domates, balina,aslan, çam ağacı…Aklınıza gelen her ama her şeyin ortak bir ya da birkaç başlangıcı var. Varyasyonun sayısı o kadar çok ki…

Aynı ‘Kulaktan kulağa’ oyunu gibi… İlk söylenen cümle ile 10 oyuncu sonrasındaki cümle ne kadar farklı oluyor değil mi? Oyunu 1000 sene içinde 1 katrilyon insanın oynadığını hayal edin. Miller – Urey deneyinde bahsettiğim uygun dizilimde bulunan ilk Sahildeki Yaratıklar, “tesadüfen” oluşmadı.  Nerdeyse sonsuz sayıdaki ihtimaller çorbası içinde moleküllerin uygun dizildiği bir seçenek Sahildeki Yaratık gibi bir oluşuma girdi. Tesadüfen değil, olası seçenekler içinde olduğu için… Sadece bir dizilim değil. Hem aynı dizilimden çok sayıda hem de başka dizilimlerden oluşan çeşitli yaratıklar topluluğu çorbada salınmaya başladı. Ortama uygun olanlar salınmaya devam ettiler, uygun olmayanlar kayboldu. Hayatta kalanlar başka moleküllerle de bağlandılar. Yapılarını milyarlarca değişik varyasyonda güçlendirdiler. ‘Güçlendirdiler’ szünde bir bilinç yok. Denk gelen, karşılarına çıkan, işlerine yarayan bağlantılar dizilimin içine girdi, işe yaradığı sürece kullanılmaya, nesilden nesile geçtikçe pekişmeye ve kalıcı olmaya başladı. Uyum sağlayanlar daha da kompleks yapıya ulaştı. Satranç tahtasındaki prensibi hatırlayın. Sadece 64 karede sayının ne kadar arttığını, seçeneklerin varyasyonunun sayısını gözünüzün önüne getirin.

Şimdi de DNA mızın 3,000,000,000 yazıyla üç milyar baz çiftinden (AT CG) oluştuğunu yani 64 kare yerine 3milyar karelik satranç tahtasını düşünün.

Aynı zamanda “Fraktal Geometrinin Dayanılmaz Hafifiliği”, 2. bölümdeki fraktal desen konusunu irdelerken bahsettiğim bir derece açı değişiminin sonuç üzerindeki radikal etkisini hatırlayın.

30 derece

29 derece

3 derece

Yukarıdaki iki unsuru birleştirin ve 3.5 -4 milyar yıllık sürece yayın. Her bir kareden sonra seçeneklerin yani bağlantı varyasyonlarının sayısı inanılmaz oranda artıyor. Her kareden sonra yeni milyonlarca moleküler dizilim yani yeni Sahildeki Yaratık. Her yaratık, yeni bir moleküler eklenti ve daha karmaşık yaratıklar. İşe yarayan ufak bir değişikliğin DNA ile bir sonraki nesle aktarıldığı, ilmek ilmek işlenen, iki atın poposunun arasındaki genişliğin uzay mekiğinin ölçüsünü belirlediği bir kainattayız…

Bölüm 17 : Reenkarnasyon…

Reenkarnasyon deyince herkesin aklına kendinin bir önceki hayatta Kleopatra ya da Rus çarı olduğu, kimsenin kanalizasyon işçisi olmadığı spiritüel bir mekanizma geliyor. Var olduysak, yok olmamalıyız. Hayat bu kadar kısa ve anlamsız olmamalı. Ruhumuzun olgunlaşması için tekrar tekrar hayata geri gelmeliyiz, desek de, aslında derdimiz, içinde bulunduğumuz hayat çok zor, bu hayatta fakiriz, bir sonrakinde muhakkak acayip zengin geleceğiz. Umut…

Özellikle Hint kültüründe çok baskın olan ve kast sisteminin ayrılmaz bir parçası olan reenkarnasyon, en alt kastta/sınıfta, en sefil hayatı sürenlere, bu hayatlarında iyilik yolundan ayrılmazlar yani en üst kasttakilerin paralarını çalmaz ya da onları öldürmezlerse, bir sonraki hayatlarında kesin raja ya da mihrace olacaklarını vaad eder. Bu konu karşıma her çıktığında hep Yuval Noah Harari’nin aşağıdaki sözü aklıma geliyor.

Bir maymunu ölümden sonra gideceği maymun cennetindeki sınırsız muzla kandırarak elindeki muzu vermeye asla ikna edemezsiniz.

Yuval Noah Harari

Öte yandan hayatımızın çeşitli dönemlerinde yaşadığımız olayların sanki kendi hayatmıza ait olmadığı düşüncesine kapılırız. Belki de reenkarnasyon fikrinin ortaya çıkış noktası bu duygudur?

Beynin algoritmaları nasıl kurduğuna dair Long Exposure (LE) tekniğini açıklamıştım. Yaşanılan bütün deneyimler katman katman yaşamımızı kurgulayan algoritmaları oluşturuyor. Ancak bu programlar sadece doğduktan sonra oluşmuyor. Milyarlarca yıllık evrim sonucunda atalarımızın bütün birikimleri ve deneyimleri de üredikleri tarihe kadar yaşadıkları bütün birikim de bize miras kalıyor. Tabii ki yine aynı mantıkta. Atalarımızın yaşadıkları deneyimlerde ne kadar çok sabit varsa sabitler o kadar net olarak sonraki nesillere aktarılıyor. Biz bunu içgüdü olarak tanımlıyoruz. Bir bebeğin yılanı algılaması ve ondan korkması ancak köpekten korkmaması atalarından gelen default bilgi ile alakalı. Atalarımız milyonlarca yıl ve yüzbinlerce nesil boyunca yılandan kaçmış ve bu sayede hayatta kalmış. Bizim yılandan kaçmamızı sağlayan ise kendi deneyimimiz değil, zaten beynimizdeki LE ile kazınmış hazır bilgiden kaynaklanıyor.

Yukarıda atalarımız diye kastettiğim sadece homo sapiens atalarımız değil. Evrim sürecinde homo sapiense ulaşana kadar tek hücrelilerden deniz canlılarına, sürüngenlerden memelilere, DNA kodumuz içinde etkisi olan bütün atalarımızın etkileşimlerini ve sabitlerini beynimizde taşıyoruz. Yani yarım milyar yıl önce yaşamış bir kertenkelenin kendinden daha büyük bir dinozordan kaçarken nasıl kurtulduğu ile ilgili deneyim eğer defalarca kullanılıp sabitleşmişse bir sonraki kendi kertenkele nesillerine aktarılır. Eğer yeni nesil için bu deneyim yararlı ise algoritma kullanılır ve kuvvetlenerek daha da sabitlenir ve bir sonraki nesle ve eğer bizim de işimize yarayacak bir deneyim ise milyar yıllık evrim süreçleri içerisinde bize kadar ulaşmış olabilir. Blogumun ilk bölümündeki uzay mekiklerinin fırlatma tankları genişliğinin iki atın poposunun genişliğine göre belirlendiğini anlatan hikayeyi hatırladınız mı?

DNA dan bağımsız, deneyimlerin davranışlarımıza etkisi ve aktarımını inceleyen bilim dalına Epigenetik deniyor. Epigenetik, DNA dizisindeki değişikliklerden kaynaklanmayan, ama aynı zamanda irsî olan, gen ifadesi değişikliklerini inceleyen bilim dalı. Yaşam stili, sigara içmek, beslenme alışkanlığı, spor yapmak ( ya da yapmamak) gibi çevresel faktörlerin genlerin aktivitesini düşürmesi veya yükseltmesi ile ortaya çıkan yeni durumları inceler. Başka bir ifadeyle DNA dizisinde hiçbir değişiklik gerçekleşmeden genlerin fazla ya da yeterli çalışmamasından kaynaklanan durumlardır.

Milyarlarca yıl geriye gitmeden de büyük anne babalarımızdan yaşadıkları iyi ya da kötü deneyimleri epigenetik olarak bize aktardıklarını görebiliyoruz. Tek şart deneyimin bizler doğmadan önce yaşanmış olması. Yani büyükbabamızın yaşadığı uzun süreli ve onu derinden etkileyen bir kıtlık ya da travma, bizlerin bilinç altına geçebiliyor. Annemizin hamileyken yaşadığı bir travma bile fetüsün çevre şartları sebebi ile rahmin içindeki kimyasalların değişmesinden etkilenip DNA yapımızda ufak bir harekete, en azından DNA ile planlanandan farklı bir şekilde hücrelerin çoğalmasına sebep olabiliyor. Bu olgu tamamen travmanın büyüklüğü ile alakalı…

Özet olarak;

  1. DNA mızdan gelen atalarımızın deneyimleri/algoritmaları.
  2. Ebeveynlerimizin biz daha döllenmeden evvel yaşadıklarından bize aktarılanlar.
  3. Kendi deneyimlerimiz.

Düşündüğümüz şeyler yukarıdaki birikimlerden oluşan algoritmaların karşılaştığımız olaylar karşısında beyinlerimizin arasında gerçekleşen bir üstünlük kurma kavgası süreci sonrasında, kazananın algoritmasının uygulanması…

Bu varsayımla, reenkarnasyon diye düşündüğümüz fenomen aslında ruhumuzun başka bir bedende daha önceden yaşadığı bir deneyimden ziyade aslında atalarımızın kendi bedenlerinde yaşadığı deneyimlerin bize aktarılan kalıntıları olabilir mi?

Okumaya devam et…

Bölüm 16: Djokovic Nadal’a karşı…

Elimi havaya kaldırdım… Meğerse beynim ‘elini havaya kaldır’ emrini benim elimi kaldırmamdan yaklaşık 5 ila10sn öncesinde zaten vermiş. Beynim olayı yaşamış, bitirmiş, ben sadece çekilen filmi izliyormuşum. Zaten geçmişte yaşıyormuşum. Kastım gözümün olayı görüp, beyne iletip, beynin algımasına kadar geçen milisaniye seviyesindeki zaman aralığı değil. Ciddi ciddi 5 ila 10 saniye…

Beyin üzerinde yapılan çalışmalarda beynin olaylar yaşanmadan 5 ila 10sn önceye kadar bütün olayı kendi içinde yaşayıp bitirdiğini saptamışlar. İlk araştırmalar Benjamin Libet tarafından başlatılmış. Sonrasında Alman Max Planck Enstitüsünde detaylı, ciddi araştırmalar yapılmış… Aşağıdaki linkten araştırma hakkında daha detaylı bilgi alabilirsiniz.

https://www.mpg.de/research/unconscious-decisions-in-the-brain

Aynı konuda Nature.com da çıkan makale 15sn olduğunu iddia ediyor.

https://www.nature.com/articles/news.2008.751

John Dylan Haynes’in yorumu

Morgan Freeman’ın sunduğu ‘Through The Wormhole’ dizisinde ‘Do we have free will?’ bölümünün 38. dakikasından itibaren aynı konudan bahsediliyor.

En basit anlatımla, deneklere MRI cihazı içindeyken çeşitli fotoğraflar gösteriliyor. Fotoğrafların uyandırdığı duygular, fotoğraf deneklerin ekranlarında belirmeden 5 ile 10sn öncesinde MRI cihazında görüntüleniyor. Fotoğrafın uyandırdığı duyguyu, fotoğraf gösterilmeden 5 ila 10 sn öncesinde denek hissetmiş oluyor. Takdir edersiniz ki bu çok büyük bir iddia. Dolayısı ile deneyler de çok ciddi yapılmış.

Ben bu çalışmadan, her şeyin ortalama 7 saniye önce beynimizin içinde zaten yaşandığını, biz olayları yaşadığımız sırada beynin olayları çok önceden yaşayıp bitirmiş olduğu ve sonraki olaya geçmiş olduğunu anlıyorum. Bu arada sadece problemlerin çözümü için odaklanan bir adet beyinden bahsetmiyoruz. (Beynimizdeki kediler bölümünde bahsettiğim sürüngen, limbik ve neocortex beyinler) Her bir beynin kendi perspektif, deneyim ve bünyesinde bulunan algoritmasına göre, olayları değerlendiren, algılayan ve  kayıt eden ancak birbiriyle inanılmaz bir dinamik içinde iletişimde bulunan, bir yandan da vücudun yaşamsal ihtiyaçlarını gidermeye devam eden, koordine eden, karşılaşılan duruma göre vücudu mikro ve makro ölçekte savunan bir sistemden bahsediyoruz.

Peki beyin karşısına çıkacak olan şeyi 5-10sn öncesinden nasıl biliyor? Konu kuantumla ilgili. Hem ölü hem canlı kediler yetmezmiş gibi şimdi de bu çıktı karşımıza.

Djokovic Nadal’a karşı… Maç ile ilgili gördüğünüz ilk karedeki vuruştan sonra aslında Djokovic ile Nadal arasındaki maç kuantum ortamında zaten bitmişti. Djokovic’in kazanmıştı bile. Djokovic ile Nadal kunatum ortamında algoritmalarını yarıştırdılar ve sonuç bizim gözlemlediğimiz andan 5-10 sn öncesinde zaten belliydi.

Bahsettiğim olayı televizyon yayınlarındaki olası bir uygunsuzluğa müdahale etmek için yapılan bir kaç saniyelik gecikme gibi düşünebiliriz. Mesela spiker istemeden uygunsuz bir şey söylemiş ise yayın yönetmeni yayını durdurabiliyor, ya da araya reklam alabiliyor… Her ne kadar biz olayları canlı olarak düşünsek de gerçekte olay yaşanmış bitmiş oluyor.

İddiam şu;

  • Biz baktığımız anda var olan şeyler biz bakmayınca yok oluyorlar, aynı bilgisayar ekranındaki yanıp sönen ışıklar gibi.
  • Hareketlerimizi atalarımızın milyar yıla yayılı Long Exposure yaparak deneyimleyip doğruladığı, bu sayede hayatta kalıp sonraki nesillere liettiği, bundan ayrı olarak da, kendi deneyimlerimize dayalı oluşturduğumuz algoritmaların sayesinde gerçekleştiriyoruz.
  • Sadece anlık hareketlerimizi değil, geleceğimizi de bu algoritmalar sayesinde oluşturuyoruz.
  • Beynimizdeki algoritmaları çalıştıran, nöronlarımızın içinde akan elektronlar. Elektronlar ise ışık hızında hareket ediyor. Einstein’ın izafiyet teorisindeki meşhur E=mc2 formülüne göre ışık hızı seviyesinde zaman kavramı/boyutu/büyüklüğü ortadan kalkıyor.
  • Beynimizdeki algoritmalar biz olayı yaşamadan 7-10sn öncesinde ne yaşanacağını zaten yaşamış oluyor. Maddeleri ve canlıları oluşturan atom altı parçacıklar ışık hızında hareket ederken zamanın var olmadığı bir düzlemde zaten sürekli bir iletişim içinde. Birbirine dolanık parçacıklar zaman kavramının olmadığı bir ortamda iletişimde oluyorlar.

Bu bilgilerin ışığında, beynimiz yani nöron ağlarımız aslında birer kuantum bilgisayar. Diğer bilgisayarlarla yani kainattaki canlı cansız her varlıkla bir tür internet gibi bir ağ ortamında iletişim içinde. Yaşanacak olaydan 7-10 sn önce nöron ağı içinde oluşan algoritmaların iletişimde olunan diğer algoritmalarla ortak hareket ederek, baskın algoritmanın galip geldiği, sonsuz sayıdaki dalga formundaki potansiyel gelecekler içinden birini seçtiği ve onu tekillediği yani o anı yaşadığımız bir platformdayız.

Özgür irade diye bir şey yok. Var olan algoritmalarımızın seçtiği hayatı yaşıyoruz.

Bölüm 11: Tanrı aslında evrenin kendisi olabilir mi?

Einstein’a bir konferansta Tanrıya inanıp inanmadığını sorarlar,

“Spinoza’nın tanrısına inanıyorum!”

Einstein

Hayatın mekaniğini arayıp Spinoza’dan bahsetmemek olmaz.

Panteizm’in kurucusu Spinoza’nın yaşadığı sırada resmedilmiş bir portresi yok. Aşağıdaki resim, ölümünden sonra onu tanıyanlar tarafından yapılan tarife dayanılarak çizilmiş. 1632-77 yılları arasında Amsterdam’da yaşamış. Tanrı sevgisi üstüne bir kitap yazmış ve buna bağlı bir felsefe geliştirmiş olmasına rağmen, kabullerin dışına çıktığı, hayatı ve mekaniğini sorguladığı için toplum tarafından dışlanmış ve afaroz edilmiş. Neyseki türdeşleri gibi öldürülmemiş. Bunun sebebi de kitabı Ethica’nın Spinoza öldükten sonra basılmış olması.

Descartes kendi aklından yola çıkarak, “düşünüyorum demek ki varım” demiş, ancak ilk başlangıcı tanımlarken tıkandığı yerde felsefesini Tanrı’ya bağlamış. Spinoza ise tam tersine Tanrı’nın varlığı kabulü ile başlar. Tanrı doğanın kendisidir ve mutlaktır. Spinoza’nın Tanrı tahayyülü doğanın kendisidir, ezeli-ebedi ve bitimsiz bir üretim kudretidir; her şeyin kendisinden çıkabildiği bir varoluşun sonsuz akışıdır. Fikirlerini düzenlemek ve daha kolay anlaşılabilir, aynı zamanda doğrulanabilir bir forma sokmak için de geometriye uygulanabilecek şematik bir yapı tarif eder.

Yeni nesil diyetlerde sürekli olarak kullanılan bir ‘aminoasit’ ifadesi var. Aslında bizlerin ve bütün canlıların yapıtaşı proteinin ana unsuru. Hepsi cansız olan Hidrojen, Nitrojen, Karbon, Oksijen ne zaman ki bu atomlar yanda görülen bağ modelini oluşturuyor, o zaman bu gruba aminoasit deniyor. Ne zaman ki aminoaistlerden çokçası birbirine belli bir formda bağlanıyor o zaman protein oluyor. İşte size cansızdan canlı…

Kutsal kitaplarda Tanrı’nın Dünya’yı altı günde yarattığını, yedinci günde ise dinlendiğini okuyoruz. Bu gün bu bilgiyi yorumladığımız zaman gün kavramının gerçekte bizim algıladığımız 24 saatlik gün olmadığı, metaforik olarak bizim algılayamadığımız ancak belirli bir zaman diliminin kastedildiği şeklinde yorumluyoruz.

Adem ile Havva’nın yaratılışı da neden benzer bir metafor çerçevesinde değerlendirilmesin? Tanrı yada Doğa için zaman kavramının önemi var mı? Zaman bu düzlemde bir ölçü birimi mi? Eğer bilinçli bir yaratılış süreci varsa, insan ve bütün varlıklar tek tek her detayı düşünülüp tasarlanarak mı üretilmeli? Kusura bakmayın ama bu çok sıradan bir yöntem ve fazlası ile insan deneyimi ile hayatı kurgulayan bir düşünce tarzı bence. İçinde bulunduğumuz hayatın mekaniğinin böyle olmadığını gözlemliyorum. Bu yöntem verimli değil. Bu yöntem doğayı yaratan kudret için çok zayıf bir mühendislik örneği, O’nu çok hafife alan bir önerme. Doğa çok daha pratik, verimli, etkili ve şaheser bir formülle çalışıyor.

Hidrojen, Nitrojen, Karbon, Oksijen… her zaman ve her ortamda var. Bunların 4 milyar yıl öncesinden başlayarak bir araya gelip yukarıdaki şekilde bağlanması işten bile değil. Bunların birçoğunun da daha sonra biraraya gelip proteini oluşturması da olması gereken bir sonuç. Bizlerin algılayamadığı ise bahsettiğim cansız elementlerin canlı gibi hareket etmesi.

Olasıklıklar dahilinde bulunan bir grup atom, molekül, bileşik, bakteri, hücre, organizma ve en nihayetinde canlılar… Başlangıç desenleri ve fonksiyonlarının kompleks yapısına göre, basitse kaya, metal… daha karmaşıksa bakteri, ilkel canlılar … daha karmaşıksa bitkiler, mantarlar .. daha karmaşıksa böcekler… daha karmaşıksa memeliler, sürüngenler ve en nihayetinde biz kibirli homo sapiens gibi bir forma cansız diye adlandırdığımız materyallerin katman katman üst üste belli bir fonksiyona göre eklenmesi ile oluşuyor. Ben Miller -Urey deneyinin sonucunu böyle yorumluyorum.

İyi çalışan fonksiyon kendi öz bilgisini/DNA sını bir sonrakine aktarıyor. Daha sonraki aktarımlarda fonksiyondaki en ufak bir değişiklik bir başka türün başlangıcı oluyor. Yeni tür yeni doğa şartlarına daha iyi uyum sağlıyorsa, daha iyi olan öz bilgisini/DNA sını devam ettiriyor. Canlılar için bu altın kural olsa da kaya, taş gibi bir materyal için öz bilgi/fonksiyon çok basit, bir kaç molekülün belli şartlar altında (basınç, sıcaklık vs) biraraya gelmesi ile hemen oluşabiliyor. Fonksiyonun kendini çoğaltma gibi bir özelliği yok. Moleküllerin biraraya gelmesi ve bağ kurmasî yeterli…

Bütünü oluşturan, sadece parçaların biraraya gelmesi değil, parçaların arasındaki ilişkinin biçimi, geometrisi, bağların kuvveti, dizilimdeki mekanik.

Okumaya devam et…

Bölüm 9: Zembereği kurmak

Hayvanlar ve böcekler yaşamak için ya bitkileri yiyor ya da diğer hayvan ve böcekleri.

Bir iki istisna dışında bitkiler yaşamak için diğer bitkileri, hayvanları ya da böcekleri yemiyor. Fotosentez yoluyla güneşten topladığı enerjiyi, havadan aldığı karbondioksiti,  topraktan aldığı mineral ve suyla işlemden geçirip yaşamını sürdürüyor.

Bitkiler hücrelerden oluşuyor, canlı.

Mineraller cansız.

Su da cansız.

Karbondioksit de cansız.

Tohumun toprakla buluşmasından itibaren bünyesine aldığı bütün ama bütün materyaller cansız ancak bir tohumdan canlı dev gibi bir ağaç oluşabiliyor. İçinde sadece canlı bir varlık nasıl olur da cansız varlıklarla beslenebilir ? Ortamda besleneceği canlı hiç bir şey yok! Bir domates gidipte yanda duran maruldan bir ısırık almıyor. Tohum toprağa düştüğü, köklerinin tutunacak bir mesnet bulduğu andan itibaren bünyesine giren dört şey var. Mineraller, su, karbondioksit  ve güneş ışığı. Bunların hepsi cansız…

Mineral nedir? Kalsiyum, potasyum, tuz, demir, fosfat vs. Toprak, kaya…

Kalsiyum dediğimiz mineral tebeşir tozunun bir türü. Potasyum aşağıdaki sarı taş. Karbondioksit ise karbon ve oksijen . Karbon nedir? kömür …

Yani bitkiler bildiğimiz tebeşir tozunu, demir tozunu vb mineralleri, su, havadaki oksijenli kömür, güneşten aldığı enerji ile prosesten geçiriyor ve kendi varlığını yani çilek, muz, lale, pırasa, kakao, bal kabağı, karpuz, ayçiçeğini oluşturuyor. Başka hiç bir şey yok.

Yediğimiz çilek, pırasa ya da muz da tebeşir, kömür, demir ya da toprak varlığına dair en ufak bir emare var mı? Tebeşir, kömür, demir ya da toprak tadı alıyor musunuz mesela?

15 dakikada fizik profesörü olduğunuz bölümde canlı cansız bütün varlıkların özünün aynı yapı taşı olduğunu yazmıştım. Hücrenin de yapı taşı atom, kayanın da, masanın da,  yani elektron, nötron, proton ve sonrasında amcaoğulları atom altı parçacıkgillerden oluştuğunu söylemiştim. Yani organik dediğimiz şey de aslında inorganik. Bir bitki tohum olma durumundan koca bir ağaç olma durumuna gelene kadar içine sadece tebeşir tozu, demir, fosfor, topraktaki diğer mineraller + su + havadaki karbon + güneş enerjisi giriyorsa demek ki kendisi de aslında tebeşir tozu, demir, fosfor, topraktaki diğer mineraller + su + havadaki karbon + güneş enerjisinin prosesten geçmiş halinden başka bir şey olamaz değil mi? Yani çilek diye yediğimiz aslında su, toprağın içindeki mineraller ve kömür.

Bitkilerin içeriğinin büyük çoğunluğu su, yaklaşık %70-80. Geriye kalanın ise %95-98i karbon.  Geriye kalanlar ise mineraller. Dolayısı ile o devasa ağaçlar, çalılar ya da çilek havadan yakaladıkları ve güneş enerjisi sayesinde işledikleri karbon ve sudan başka bir şey değildir. Bir de az biraz mineral…

Hayvanlar ve böcekler ise öncelikle bitkileri sonrasında ise birbirlerini yiyorlar. Demek ki bizler de domates yediğimizde belli bir formatın içine hapsolmuş taş toprak ve suyu yiyoruz. Yediğimiz taş toprak aslında… Ancak bizi daha çok ilgilendiren bu formatın içinde barındırdığı karbon… Bitkiler enerji kullanıp su ve minerallerle karbonu prosesten geçirip oksijen salıyor. Biz ise tam tersi oksijen ile besini yakıp karbondioksit, su ve enerji üretiyoruz.

Koyun eti yediğimizde ise; koyunun yediği de sadece çimen, ot. Çimen, ot da özünde taş toprak ve su… Dolayısı ile bizim kuzu pirzolasında yediğimiz taş toprak ve suyun başka formata çevrilmiş hali.

Hayvanlar ve böcekler, yapıları gereği daha fazla enerjiye ihtiyaçları var. Topraktan besin alabilecekleri bir kökleri, fotosentez yapma kabiliyetleri,  sabit, yerleşik bir yaşamları yok. Enerji depolamak zorundalar. Sahildeki yaratıkların sahip oldukları gibi bir zembereğe ihtiyaçları var.

Bitki yiyen bir canlı aslında bitkinin bünyesinde tuttuğu potansiyel enerjiyi sömürüyor. Bitki, fotosentez ile güneş enerjisini, karbon, mineral ve su ile formatını değiştirip bünyesinde tutuyor. Ot yiyen koyun -ki sabahtan akşama kadar ot yiyor- bütün gün yediği otla anca kendi ihtiyacı olan enerjiyi sağlıyor. Fotosentez yeteneği  ve suları toplayabileceği kökleri olmadığından enerji depolamak için yani sahildeki yaratıklar gibi zembereği kurmak için yediği otlardan topladığı besini yağa çevirip depoluyor.

Hain kurt ya da insan, koyunu yediğimiz zaman

  • bitkinin su, karbon ve mineraller yardımı ile depoladığı güneş enerjisini
  • yağa çevirerek depolayan koyunun
  • biriktirdiği enerjiyi vücudumuza aktarıyoruz.

Biz de aynı şekilde fotosentez yapamadığımız ve su ve minerallere ulaşabileceğimiz köklerimiz olmadığı için, (olsa da elde edeceğimiz enerji bizim ihtiyacımıza yetmeyeceği için) biz de koyundan ya da bitkilerden aldığımız enerjiyi ihtiyacımız için kullandıktan sonra kalanı yağ olarak depoluyoruz.

Sonuç olarak popomuzda ve göbeğimizde biriktirdiğimiz sadece taş toprak, su ve potansiyel enerji…Göbeğimizdeki ve popomuzdaki yağ bizim zembereğimiz.

Bütün canlıların yapı taşı bu anlamda taş toprak ve su. Başka bir girdi yok.

Okumaya devam et..

Bölüm 10: Çamur

Michelangelo’nun Adem’in Yaratılışı kompozisyonun en çok ilgi çeken kısmı Tanrı’nın elinin Adem’in eline değmek üzere olduğu bölüm olsa da resmin detaylarında yaradılış hikayesinin yan unsurları mevcut.

Tanrı’nın sol kolunun altında Havva, sağ eli ile Adem’e dokunup ona can verecek, geri plandaki kırmızı kahverengi fon ana rahmi… Adem’in gövdesinin sol tarafında gizlenmiş Havva’yı var edeceği fazladan kaburga hala Adem’in vücudunda duruyor…

Papa II. Julius, Michelangelo’yu Sistine Şapeli’nin tavanına 12 tablo boyaması için görevlendirir. Bu tablolardan dördüncüsü Eski Ahit’in Yaratılış Kitabı’nda Tanrı’nın Adem’e hayat verdiği yaratılışı tasvir eden kompozisyondur.

———

Bir önceki bölümde aşağıdaki sorgulamayı yapmıştım.

Bitkiler hücrelerden oluşuyor, canlı.

Mineraller cansız.

Su da cansız.

Karbondioksit de cansız.

Dolayısı ile canlı bir varlık bünyesine sadece cansız materyallar alarak bir tohumdan ağaç formuna ulaşır ve canlı olur?

Bütün canlıların yapı taşı bu anlamda taş toprak ve su. Başka bir girdi yok.

Yukarıdaki söylem bu haliyle kutsal kitaplarda geçen Tanrı’nın insanı çamurdan  yarattığı söylemini doğrular gibi gözüküyor öyle değil mi? En nihayetinde toprağın durduk yerde canının sıkılıp kendimden, önce bitki yaratayım sonrasında hayvanları yaratayım, hayvanlar bitkileri ve birbirlerini yesinler diye bilinçli bir devinim içinde olmasını bekleyemeyiz değil mi? Bütün bunların başlaması için tetikleyici bir unsura ihtiyacımız var ve bunun adını Tanrı koymuşuz. Tanrı kendi suretinde insanı ve onun için kainatı yarattı . Görece mantıklı bir çıkar yol.

İnanılması imkansız gelebilir ancak bilinçli olmasa da dünyamız bütün canlıları kendi başına yaratabilecek kabiliyette.  Tabi ki bilinçli olarak değil . Zaten muhteşem olan ve tahayyül etmesi zor olan da bu…

1950lerin sonunda ABD’de Miller – Urey deneyi diye anılan bir deney yapılıyor. Madem bütün canlılar taş toprak ve sudan oluşuyor, dünyanın milyarlarca yıl önceki hali bir deney ortamında oluşturulursa en azından bakteri gibi ilkel canlılar kendiliğinden oluşmaya başlayabilir mi?

Bilim insanları, toprak katmanları üzerinde yaptıkları Jeolojik incelemeler sonrasında dünyamızın milyarlarca yıl önceki atmosferini, ortam kimyasallarını tespit edebiliyorlar . Yer kabuğunun yeni soğuduğu,  volkanik hareketliliğin çok yüksek , atmosferin tamamen farklı olduğu bir dünyadan bahsediyoruz. Miller ve Urey, belirlenen bu şartları,  kimyasallar, yıldırım, güneş enerjisi vs hepsini deney tüpünde simüle ediyor. Başta pek ilerleme sağlanmasa da sonunda organik diye adlandırdığımız amino asitler oluşuyor. Yani abiyogenez olarak adlandırılan teori cansız ve düzensiz moleküllerin bir araya gelerek düzenli ve sistematik canlıları oluşturduğunu söylüyor.  Dünyamızın bir kaç milyar yıl önceki hali, güneş enerjisinin de yardımıyla canlı oluşumu için gerekli olan tetiklemeyi Tanrı gibi yapmıştır ancak bilinçsizce…

Daha önceki bölümlerde gösterdiğim yukarıdaki “+” benzeri başlangıç şekli ve 40 milyon tekrardan sonra oluşturduğu deseni aklınızın bir köşesinde tutun. Şimdi de aynı prensibi bütün canlılara uygulayın . Abiyogenez ile belli bir dizilime girmiş moleküllerin mikro düzeyde ilk sahildeki yaratığı oluşturduğunu düşünün.  Ancak rüzgar yerine güneşten aldığı enerjiyi ya da bir yanardağın ağzındaki sıcak sudan aldığı enerjiyi kullanarak canlı hareketlerini yapan suyun içinde ordan oraya salınan, bilinci olmayan moleküller topluluğu bir yaratık …

Suyun altında kalmış bir yanardağdan çıkan lav, yarattığı sıcaklık, gazlar ve ortalıktaki onlarca mineral… Fokurdayarak kaynayan bir kazan ve çorbanın içinde ordan oraya dönen, savrulan moleküller. Bu minerallerin atomlarının sıcaklığın etkisi ile bir dizilime girdiğini düşünün. Sıcaklık yani enerji etkisi ile moleküllerin bağlantı kurması, çorbanın hareket eden suyunun içinde bir yandan bir yana savrulmasını hayal edin. Aynı rüzgarda hareket eden sahildeki yaratıklar gibi… Ancak moleküler düzeyde.  Şimdi bu moleküler bağlantıyı 40 milyon kere, 40 katrilyon kere tekrarlayın. İşte size kendi başına hareket eden bir yaratık.

Yukarıdaki bahsettiğim, evrim teorisinin yanlış algılanan “tesadüf” söylemi ile alakası yok. Ortam şartlarını her ama her kurduğunuzda ve yeterli süreyi tanıdığınızda yaratıklar oluşuyor. Tesadüfen değil, olması gerektiği için,…

Sonrasında 4 milyar yıllık süreçte ilmek ilmek, katman katman oluşan, uyum sağlayabilen yaratığın kendini çoğaltabildiği,  molekül diziliminin şifresini yani fraktal fonksiyonunu, yani DNA kodunu aktarabilen yaratığın neslini devam ettirdiği, çeşitli çevresel nedenlerle Moleküler yapısında yani fraktal fonksiyonunda yani DNAsında değişiklik olan varlığın yeni bir yaratık oluşturduğu bir ortamdayız.

Akla hemen, bir araya gelen moleküller canlı bir yaratık imajı verebilir ancak üremeden DNAya kadar kompleks yapılar bu süreçte oluşması imkansız gözükebilir. Ve fakat oluyor… Evrim bilimciler bunu da kanıtladılar. Ancak bu bloğun konusundan çok uzaklaşacağım için bu detaya girmek istemiyorum.

Iyi güzel de, diyebilirsiniz ki sahilde yürüyen yaratıklar bu mekanizma ile sahilde  turlayabilir ama insan bilinci oluşamaz. Acele etmeyin, daha hikaye bitmedi …

Okumaya devam et

Bölüm 6: 15 dakikada itina ile fizik profesörü diploması verilir.

Kendim de dahil olmak üzere sağda solda iki satır bilimsel bir şey okuyunca her şeyi biliyorum diye havaya giriyoruz. Umarım doğru anlayıp, doğru aktarabiliyorumdur. Korkmayın ilgi çekici şeyler. İyi okuyun bunları sınavda sorarım.

Maddenin en küçük yapı taşı nedir, atom değil mi? Aferin…

Sadece maddenin değil, canlıların da… Canlıların yapı taşı hücre desek de hücreler de atomlardan oluşuyor. Atomun da daha küçük parçaları var.

Proton, Nötron, Elektron biraderler…

Atom altı parçacıklar yani elektron, proton nötron biraderlerin de altına inince garip garip isimleri olan quark, lepton, hadron, falan filan parçacıklar var. Ve fakat, daha da küçük parça aramaya başlayınca artık madde değil enerji seviyesine geliniyor.

Einstein’ın meşhur formülü de bu prensibi açıklıyor. Her madde ya da canlı organizma aslında enerji. Atom ve atomu oluşturan atom altı parçacıklar aslında titreşen tek boyutlu iplikçik-string gibi düşünebilecek enerji birimleri. Enerji iplikçikleri bir arada titreşince atom altı parçacıklara, atomlara, cisimlere, canlılara, insana, beyine dönüşüyor.

İlginç olan, canlı ve cansız her varlığın özündeki temel parçacıklar aynı. Organik ya da inorganik, her varlığın yapı taşı aynı elektronlar, atomlar.

Domates, kaya, su, arı, insan, kaplan, elmas, patates…

Algıladığımız canlı ya da cansız her şeyin ama her şeyin yapı taşı enerji ve aslında algıladığımız anlamda sert, elle tutulabilir madde olarak var değiller. En sert cisim olan elmasın bile %99.99999999 u boşluk. Cisimlere sertliğini veren atomların bir arada bulunup etkileşime girerek birbirleri ile bağ kurmaları. Moleküller arası bağın kuvveti, maddenin sertliğini belirliyor, içindeki atom kalabalıklığı değil…  

Örneğin, sandalyeye oturunca kaba etimizin atomlarını saran elektronlar ve sandalye atomlarının dış yüzeyindeki elektronlar birbirini itiyor. Öyle ki derimizdeki atomlar ile sandalyenin atomları birbirine değmiyor bile! Kısacası biz sandalyeye değil de sandalyenin elektronlarının üzerine oturuyoruz. Dokunma hissi, sandalyenin sert olması gibi özellik ve duyular işte böyle ortaya çıkıyor. Dokunma ve sertlik üç boyutlu bir cisimle temas ettiğimiz algısı uyandırıyor.

Özet olarak, canlı cansız bütün varlıklar titreşen enerji iplikçiklerinin birbirleri ile belli bir düzende kurduğu bağlar sonucu madde olarak algıladığımız varlıkları oluşturuyor. Bizim onları sert, yumuşak, kırılgan, sıvı, gaz vs olarak algılamamız tamamen iplikçilerin kurduğu bağlantıların sağlamlığı ile alakalı. E=mc2 formülü de bu olguyu açıklamaya yarıyor.

Canlı ya da cansız her varlık misket gibi atomların birbirlerine yapışması ile değil enerji iplikçiklerinin bağ kurup birlikte hareket etmesi ile var oluyor. Bağ ne kadar güçlüyse o kadar sert… Canlı ya da cansız farketmiyor… her ama her şeyin yapı taşı aynı…

Yukarıda yazdıklarımı anladınız değil mi? Anladınız ise aşağıda diplomanız duruyor…

Okumaya devam et…