CAN için deneme

Ne kadar kolaymış…

Can’dan özlü sözler

Na LiquA, desenvolvemos soluções inovadoras de embalagens a granel com o objetivo de construir um futuro mais sustentável. Combinamos sucesso econômico com a preservação ambiental e responsabilidade social para ajudar a manter o mundo da logística e do transporte marítimo na direção certa.

Nossa atuação está dividida em três áreas principais:
embalagens para líquidos (flexitank), embalagens para sólidos secos e logística.

Somos uma empresa registrada na Espanha, com nossa principal unidade de fabricação localizada em Istambul, Turquia.

Nossa abordagem é baseada na utilização das mais recentes tecnologias para resolver os principais desafios do processo logístico e de transporte. Além de nossas instalações de produção de última geração, trabalhamos em estreita colaboração com nossos clientes para oferecer exatamente o produto ou serviço que eles necessitam.

Nossa presença local em mais de 50 países nos permite estar próximos dos nossos clientes e oferecer a base confiável de que precisam para suas operações logísticas.

Bölüm 30: Gaia

“Her şeyden önce kaos vardı”. Antik Yunan yazar Hesiodos, Yunan mitolojik tanrılarını anlattığı Theogonia (Tanrıların Doğuşu) kitabında her şeyden önce kaostan, biçimsiz bir boşluktan Gaia yani Toprak Ana’nın doğduğunu anlatır. Gaia ilk tanrıça, tüm yaşamın ata-anasıdır, engin göğüslü, doğurgan Toprak Ana’dır. Gaia Yunan mitolojisindeki bütün tanrıların anasıdır.

Semavi dinler Tanrı vardır kabulü ve O’nun kararı, mutlak iradesi sonucu var olduğumuzu anlatırlar. İnsanoğlunun Tanrı tarafından nasıl yaratıldığı detaylı olarak açıklanır ancak Tanrı’nın kendisinin nasıl ve ne zaman var olduğu irdelenmez. Tanrı ezeli ve aynı zamanda ebedidir. Tanrı’nın nasıl var olduğu açıklanmaz. Tanrı’nın varoluş mekanizması neden-sonuç yapısının ötesinde bir olgu olması nedeni ile algımızın ve kavrayışımızın ötesindedir. Yunan mitolojisi ise Heisedos özelinde ‘önce ve sonra’ ‘neden – sonuç’ ilişkisi bağlamında Gaia’yı her şeyin başlangıcı olarak tanımlar ancak Gaia’nın hangi etmen sonucu kaostan oluşabildiğini açıklamaz. Yani kaos kendi halinde ezeli ve ebedi düzensiz bir yapı olarak sonsuza kadar devam edebilirdi. Neden Gaia oluştu? Gaia’nın oluşmasını tetikleyen unsur neydi? Gaia’nın amacı nedir? Neye ulaşmak ister? Neden diğer Tanrıları doğurmuştur?

‘Bütün’ olarak algıladığımız bütünler aslında birbirinden bağımsız bir çok şeyin kendi aralarında kurduğu ilişkiler, bağlantılardır. Mikro ya da makro boyutta, şeylerin bütün olması kaosun içinde varlıklarını sürdürmek adına şeylere yarar sağlar. Diğer şeylerle bağlantı kuran şeyler bağlantılarının kuvveti ve giriftliği ile doğru orantılı olarak kaosun içinde kendi bireysel varlıklarından daha güçlü olarak kaostan korunurlar. Ana dürtü, daha doğrusu doğanın çalışma mekanizması her zaman için yok olmamak, var olmak prensibi üzerine kuruludur. Şeyler bütüne, bütünler de küçük ya da büyük başka bütünlerle daha büyük bütünleri oluşturmaya çalışırlar ki daha büyük bütünler de farklı bütünlerle daha da büyük yeni bütünler oluşturabilsin. Bu silsile sonu olmayan, geometrik artan bir büyüklüktür, sonu olmayan bir bütündür, Gaia’nın kendisidir.

Yukarıdaki tanım bilinçli bir hareket değildir. Olması gerektiği için olmaktadır.

Ancak ilişki/bağlantı kurmak enerji gerektirir. Bağlantı kurma eylemi ortamda var olan enerjiyi bulmak ve onu efektif bir şekilde kullanabilmeyi gerektirir. Einstein’ın meşhur formülü E=mc2 yi yani maddenin aslında enerji olduğunu hatırlayın. Maddeye dönüşmemiş ortamdaki enerji ile maddenin etkileşiminden bahsediyorum.

Yukarıdaki domino taşlarının her biri aslında bir birinden bağımsız birer ‘bütün’. Her bir bütün bir öncekinden belli bir oranda daha büyük ve her bir bütün belirli bir oranda artan aralıklarla yerleştirilmiş. Ufacık bir enerji -ki bu kadarcık enerjinin kendi başına en büyüğü devirmesi imkansız- ile en büyüğün devrilmesi, devrede olan kütle-yerçekimi kanunları ve algoritmayı başlatan ilk enerji. Yıkılan taşlar ve dağılan ‘bütünler’.

Taşların bu şekilde dizilmesi bir insan tarafından yapılmış. Deneyi tasarlayanın daha önceki bilgilerini kullanarak yani milyonlarca yıl öncesinde avcı toplayıcı atalarının edindiği deneyimlerden Yunan Tanrılarına, tekerleği bulan atalarımızdan termodinamiğin enerji korunumu prensibine kadar yüzbinlerce yıl süresince elde edilen bilgilerin katman katman üstüne biriktiği edinmlerin bir yansıması olarak bu düzenek kuruluyor. Bütünler ilişkilendiriliyor.

Enerjinin yönlendirilerek, bağlantının hangi şekilde kurulması gerektiğini belirlemek ise algoritmaların işi. Algoritma bütünün küçük veya büyük bir unsurunun ortam dinamiklerindeki enerji akışı ile ilgili olarak tetiklenmesi sonucu bütünün içindeki şeyler harekete geçiyor ve algoritmanın akışına göre bir dizi yeni olayı, belki düzensizliği/kaosu belki de yeni bütünleri ortaya çıkarıyor. Oluşan düzensilikten de zaten yeni bağlantılar yeni bütünler ortaya çıkacak.

Örneğin bir bardak yere düşüp kırılınca ortaya çıkan ne varsa, kırılan cam parçaları, enerjiyi vs bir araya getirsek yeniden bardak olmuyor. Bardağın malzemesi olan cam kum, soda, dolomit, kalker, feldspat, sodyum sülfat gibi malzemelerin yüksek ısı altında belli bir süreçten geçmesi sonucu cam haline geliyor. Bu malzemeler ve enerji kaosta birbirlerinden bağımsız olarak durduklarında kaos yine kaos olarak düzensiz duruyor ancak biz bir algoritma uyguladığımızda kaosun içinde bir ‘bütün’ yaratıyoruz ki içinde yine kaosta düzensiz olarak duran su moleküllerini bir arada tutup su içebilelim. Bardak kırılınca bütün cam parçacıkları ve su yine kaosun içine fakat başka bir düzensizlik formatında geri dönüyor. Artık içinde su tutamasa da, büyük bütün küçük bütünlere dönüşüyor. Bu küçük bütün, küçük cam parçası belki de ayağımıza basacak ve yeni bir kaosa sebep olacak.

Verdiğim domino taşları örneği yazımın başında belirttiğim var olma dürtüsü tanımına ters düşüyor gözükebilir. İşlemin sonucunun hangi yeni bütünün parçası olacağını ön görmek mümkün değil.

Birbirinden belirli bir oranda, kademeli olarak büyüyen taşların yine belirli aralıklarla pozisyonlanması ve sonrasında uygun bütünlerin, uygun mesafelerle bütünlerin arasında kurduğu ilişkiler birbirlerini yukarıdaki gibi dizildiklerinde en küçüğün en büyüğü kolaylıkla devirdiği gibi bir düğmeye basmanızın ardından arabanın çalışması ya da sadece bir atom parçacığının tetiklenmesi ile zincirleme reaksiyona giren nükleer bombanın dünyanın sonunu getirmesi mümkün.

Domino taşlarının dizilimi küçücük bir taşın devasa bir bloku devirmesi gibi ya da zincirleme nükleer reaksiyonu tetikleyen atom altı parçacığın Dünya’nın sonunu getirmesi gibi sonuçlanabileceği gibi, bütünün yıkımı olarak gözüken akış aslında bir başka bütün için başlangıç olabiliyor. Yıkılan taşlar onu gözlemleyen bütünler için aşağıdaki güzel şekli oluşturabileceği gibi, zincirleme nükleer reaksiyon bomba etkisi yaratmak yerine yine başka bir bütün olan nükleer santralde bir şehrin elektrik ihtiyacını karşılayabilir.

Peki var oluşumuz nasıl bir ‘bütün’? Yukarıda yazdığım argümanda birilerinin bir şeyleri tasarlaması, algoritmayı yazması, bütünün parçalarını ve enerjiyi doğru sıralamada, uygun düzenekte kurması gerekli ki cam oluşsun. O zaman varolmamızı sağlayan bilinçli bir varlığa ihtiyaç var, kaostan durduk yere yaratılmış olamayız?

Burada hayal edemediğimiz konu olasılıklar ve zaman. Kısacık ömrümüzdeki zaman algımız ile kainatın başlangıçtan bugüne kadar geçen süreyi algılamamız mümkün değil. Bir dakikada 60 sn, bir günde 86400sn var. Bir milyon saniye 12 gün bile etmiyor ancak bir milyar saniye 11570 gün yapıyor. Milyon yıllar ya da milyar yılları bu anlamda büyüklük olarak kıyslamamız pek mümkün değil, en azından benim için. Dolayısı ile varlıkların oluşum sürecini bir gün ansızın bazı moleküller bir araya geldi ve canlılar oluştu gibi düşünerek olamayacağını savunuyoruz. Ya da evrim teorisini ‘bir gün durduk yere bir maymun bir insan doğurdu’ söylemi üzerinden değerlendiriyoruz. Halbuki bütün bu tanımlar algılaması çok zor büyüklükler, süreçler.

Bir iphone’un içindeki malzemeler yanyana bir arada dursa milyar yıl dahi geçse kendi kendine işleyen bir iphone olur mu? Peki yukarıdaki örnekteki domino taşlarından en küçük olanı en büyüğü aradaki taşlar olmadan devirebilir mi? iphone benzetmesi de aynen bunun gibi bir benzetme. durduk yerde iphone ortaya çıkmıyor. Milyarlarca yıllık süreçteki olasılıklar denizinde en ufak taşın kendinden bir büyük taş ile uygun durumda olduğu ortamda küçük taş büyük taşı devirince devinim başlıyor. Diyebilirsiniz ki en küçük ile bir büyüğü denk geldi, olabilir… Peki en küçük, bir büyüğü ve bir daha büyüğünün ard arda gelmesi olasılığı nedir? Ve hatta sonrasında bir daha büyüğünün…. Hayal gücümüzün tıkandığı nokta bu. Gaia’nın zamandan ve taştan bol bir şeyi yok ki… Kaos yani düzensizlik içinde bu düzende duran iki, üç , bin tane taşın tesadüfen arka arkaya durması bize fazla tesadüf geliyor, algılayamıyoruz ancak doğada olasılık ve zaman konusunda sınır yok. Olabilme ihitimali varsa, oluyor. Olasılığın az, çok, aynı ortamda, aynı zamanda, imkansıza yakın olması gibi kavramların Gaia boyutunda bir ölçülebilrliği, büyüklüğü yok.

İnsan oğlunun tarih sürecindeki gelişiminin hızına bakın. Göbeklitepe bilinen en eski uygarlık ve 12bin sene önceye dayanıyor. Göbeklitepe’yi başlangıç sayarsak 12bin senedeki gelişimimizi son iki yüzyıldaki gelişme ile karşılaştırın. Dudak uçuklatan bir hızla teknoloji gelişti. Wright kardeşler ilk uçağı 1903’te uçurdular. sadece 66 sene sonra insanoğlu aya gitti. 12bin senede ancak uçan bir maike yapabildik. İlk uçaktan 66 sene sonra ise uzaya gittik. Burada dikkatinizi çekmeye çalıştığım şey, en küçük domino taşının bir büyüğü devirmesi sonucu oluşan etki önemseyecek kadar küçük olabilir. Ancak süreç içinde birbirini deviren domino taşlarından en büyüğün devrilmesi ise hareketin en üst seviyesi haline geliyor. En büyüğün önünde daha büyük bir tane daha olsaydı, o da devrilecekti.

Wright kardeşlerin ilk uçağı ile aya giden uzay aracını en küçük ve en büyük taşlar olarak kıyaslamayın. ’10. bölüm- Çamurla oynamak’ bölümünde 950lerin sonunda ABD’de Miller – Urey deneyinden bahsetmiştim. Kavrayamadığımız kadar eski zamanlardaki bir başlangıçta bazı moleküllerin bir arada uygun ortamda olduğu bir ortamdan canlılık başladı. Başlangıçtan itibaren bugüne kadar olan süreçte ilk devinimi ilk taş olarak kabül edersek, uzay aracına kadar olan süreçte devinimin getirdiği mekanik hareketlerin süreç içinde yeni bütünler oluşturmak için geliştirdiği algoritmalar silsilesidir uzay aracını aya götüren. Hareket algoritmayı geliştirdi, algoritma da kendini geliştirdi. Son 12bin yıl ile 200 yılı karşılaştırmamız sırasında gelişim hızındaki uçurum tamamen algoritmalarımızın çılgın düzeyde katlanarak hızlı gelişmesi, daha iyi algoritmaların oluşması daha büyük taşların devrilmesini sağlamıştır.

Algoritmaları da aynı prensip ile fakat ayrı bir düzlemde/boyutta değerlendirmek lazım. Canlıların oluşturduğu algoritmalar aynı kıyma makineleri gibi. Bir tarafından et koyunca öbür taraftan kıyma nasıl çıkıyorsa, beynimizin içindeki algoritmalar da kolektif, zaman kavramının var olmadığı kuantum ortamında birbirleri ile ilişki, denge, güç gösterisi içinde, eski ve çok deneyimlenmiş olanın baskın olduğu ancak yine de en küçük domino taşının en büyüğü devirebildiği bir düzenekte, kıyma makinelerinin ortak çalışmasının sonucu yeni bir kıyma makinesi oluşturarak geleceği olası paralel evrenlerden google arama motorunun internette talep edilen bütün unsurları arayıp bulduğu gibi olası evrenlerden birini gerçekliyor.

Gerek canlıların fiziki yapısı gerekse algoritmaların yapısı fraktal geometrinin hayret verici güzelliği ile hayat buluyor. Başlangıçtaki yapı kendini tekrar ede ede küçük bir bütünden bambaşa bir şekle dönen büyük bir bütüne dönüşüyor. Büyük bütüne dönüşene kadar yolda eklenen yeni unsurlar, tekrar sayısına bağlı olarak yeni bütünü daha yetenekli, verimli ve dolayısı ile yeni durumlara karşı varlığını koruyabilecek hale geliyor. Yumurta pişirme algoritmasında olduğu gibi, algoritma ne kadar çok detay içerip, uyumlu bir denge içinde olursa o kadar iyi bir yumurta pişirebiliyoruz.

Bu bağlamda en eski algoritma en baskın olan oluyor. Bünyesinde daha fazla deneyim barındırıyır. Mesela zengin olmayı istediğimizde bizi refaha çıkaracak olan algoritma, atalarımızdan kalan sayısız algoritmanın bileşkesi. Kolektif, internet benzeri ortamdaki diğer algoritmalar ve diğer unsurların dengesi uygunsa zengin, çekici, başarılı olabiliyoruz. Yoksa kenarda köşede saklanmış küçücük bir domino taşı bile olayı bozabiliyor.

Sonuç olarak durduk yere iphone nasıl oluşur sorusunun cevabı sadece ilk hareketin başlamasının yeterli olduğudur. Gerisi teferruat, zaman ve olasılıklardır.

Kaos’un/düzensizliğin içinden Gaia’nın oluşması için ulvi bir bilince ihtiyaç yoktur. Gaia ve onun çocukları, tanrıları düzensizlik içindeki bütünlerdir aslında. Bütünlerin bütünüdür Gaia’nın ulvi bilinci.

En küçük domino taşı ‘hafif’, Milan Kundera’nın tanımı ile değersiz olsa da diğer bütünlerle olan ilişkisi, tetiklediği algoritmalar onu ağırlaştırır. Ağırlaşan şey değerli, işlevsel ve gerekli hale gelir.

Varlığını algıladığımız değerli, ağır ve gerekli her şeyin, Gaia’nın özünde aslında dayanılmaz bir hafiflik var.

Bölüm 29: Uçuruma değil, yola bak…

Murphy Kanunları:

  1. “Bir şeyin ters gitme olasılığı varsa, ters gidecektir.”
  2. “Bir şeyin birkaç şekilde ters gitme olasılığı varsa, hep en kötü sonuç doğuracak şekilde ters gidecektir.”
  3. “Bir şeyin ters gidebileceği olasılıkları engelleseniz bile, anında yeni bir olasılık ortaya çıkacaktır.”
  4. “Bir şeyin olma olasılığı, isteme olasılığı ile ters orantılıdır.”

Özet olarak bir şeyden ne kadar korkarsan başına gelme ihtimali o kadar artar diyor sayın Murphy.

Fazlası ile pesimistik bir yaklaşım ancak doğru. Odaklandığımız şey bir şeylerin nasıl ters gideceği olduğuna göre, aradığımız sonuca ulaştıran kıyma makinasını seçip nasıl ters gitmesi gerektiğini arayıp buluyoruz.

Toplama işlemi yaparak bir sayıdan diğerini çıkarabilir misiniz? Mesela 12 den 7 yi toplama yaparak çıkarın. Olamaz gibi gözüküyor sanki…? 12 ye ulaşana kadar 7 ye her seferinde 1 ekleyin. 7 sayısına 5 kere 1 eklerseniz 12 olur değil mi? Toplayarak çıkarma işlemi yaptınız. Bilgisayarlar da aynen böyle yapıyor. Her ama her işlemi bu mantıkla çözüyor. Sadece bu işlemi nasıl yapacağının gösteren kıyma makinaları farklı.

Bende ciddi bir yükseklik korkusu var. Virajlı, dar, dağ yollarında araba kullanmak benim için çekilir işkence değil. Dağı tırmanırken çok korkuyorum, dağdan inerken kendimi uçurumdan atmak istiyorum. Direksiyonu sıkmaktan parmaklarım kasılıyor.

Korkumu yenmenin yolunu yola bakmakla buldum, yolun kenarındaki uçuruma değil. Bu prensibi karşılaştığım bütün engellere uygulayınca hayatım kolaylaştı.

Elle tutulur, gözle görülür konularda bunu uygulamak görece kolay olsa da subjektif konularda bu kadar kolay değil. Öncelikle engelin ne olduğunu anlayamıyorsun ki ona göre hareket edesin…

Öte yandan istediğiniz şeyi elde etme tutkusunu hatta saplantısını kontrol altına almak çok zor. EGO istedi mi bir kere ona ulaşamama kaygısı akıl almaz ikilemlere sokuyor beyni.

Ancak bence en zoru sahip olduğunuz bir şeyi kaybetme korkusu baş edilmesi en zor olanı. Mesela başarılı bir restaurant işletiyorsunuz. Sürekli mükemellik gerektiren bir iş. Restaurant dolup taşıyor. Para akıyor, insanlar övgü üstüne övgü yağdırıyor, ikinci restaurantı açma hayalleri kuruyorsunuz…. İşte bu sırada korkunuz başlıyor. Ya işler ters giderse. Ya fare çıkarsa. Ya tavuktan müşteriler zehirlenirse. Başarılı oldukça korkunun miktarı artıyor. Neler ters gidebilir diye odaklanmaya başlıyorsunuz ki bunun ileri safhaları paranoya olmaya başlıyor. Yola bakmak yerine uçuruma bakmaya başlıyorsunuz.

Bir önceki bölümde kuantum mekaniğinin Everett -Wheeler yorumundan bahsetmiştim. Restaurant, müşteriler, çalışanlar, tedarikçiler vs. Hepsinin beraber organize olduğu bir fonksiyon, kıyma makinası. Gerçekliği oluşturan seçimi yapan bu organizasyondaki her unsurun fonksiyonunun bileşkesi. Restaurantın işlerinin kötü gitmesine sebep olan ise sürekliliği koruma korkusu içindeki yola değil uçuruma odaklanan restaurant sahibi.

Hedeflediğiniz konu ile ilgili onu elde etmek – edememek, korumak- koruyamamak konularında ne kadar dengede kalırsanız fonksiyonlar o kadar arzu edilen yönde çalışıyor. Aksi taktirde bir çok alakasız algoritma aynı anda çalışıyor ve aranılan çözüm kilitleniyor.

Farkında olun, Toplama yaparak Çıkarma yapın ve dengede kalın.

Toplama yaparak yola bakın, yolu Toplayın uçurumları Çıkarın.

Bölüm 28: İnsan plan yapar, Tanrı güler.

– Yahudi Aşkenaz Atasözü

Bütün kutsal kitaplarda benzer bir ifade var. Kapsamlı  ve detayları çok iyi düşünülmüş bir plana göre yaşamaya çalışsak bile hayat yolunun bilinmeyen sürprizlerle dolu olduğunu, bir yere kadar plan yapabileceğimizi, bir yerden sonra karşı koyamayacağımız güçteki kaderin devreye girdiğini anlatıyor. Sürpriz, inanılmaz mutluluk ve başarılara ya da hayal kırıklığına sebep olabilir. Ufacık bir olay hayatımızın akışını baştan sona değiştirebilir. Kırılan bir kalp, bir kaza, hastalık, kaybedilen iş, ekonomik krizler, savaşlar vs. Ölüm…

Belirsizliğin içinde yaşıyoruz ve fakat içgüdüsel olarak hayata olumlu bakmaya çalışıyoruz. Feleğin sillesini yesek de ayağa kalkıp dik durmaya, kadere boyun eğmemeye onu değiştirmeye çalışıyoruz.

Kaderimizi değiştiremememizin sebebini bu video çok iyi anlatıyor. İsteğimizi doğru talep edemiyoruz. Algoritmayı yanlış yazıyoruz, Tanrı da ne yapsın, ne diyorsak onu yapıyor, yine de ona kızıyoruz.

Gördüğünüz üzere Darnit ailesinin babası sadece talimatları takip ediyor.

Lisedeyken matematik dersinde fonksiyonları öğrenmeye başladığımız zaman fonksiyonların öğrencilere problem çıkarıp hayatımızı zehir etmek için uydurulduğunu düşünürdüm. Fonksiyonun matematikteki tanımı çok karışık. İnternette çok pratik ve anlaşılır bir benzetme buldum. Fonksiyonu kıyma makinesine benzetiyordu. Makineye bir taraftan et koyarsanız diğer taraftan kıyma alırsınız. Fonksiyonlara da bir taraftan ardışık ….-6,-5,-4,-3,-2,-1,0,1,2,3,4,5,6…sayıları girerseniz formüle bağlı olarak diğer taraftan belli bir formu yakalayan grafikler alırsınız. (Aşağıdaki LOVE grafiği fonksiyonların değil denklemlerin grafikleri. Farkı anlayamayacağınızı biliyorum ama yine de söyleyeyim dedim.)

Kuantumdaki dalga fonksiyonun grafiği ise çok janjanlı. Üç boyutlu. Grafik, elektronun nerelerde olabileceğini gösteriyor.

Janjanlı grafik sadece bir elektronun olabileceği yerleri gösteriyor. Schrödinger’in nükleer bir parçacığın aynı anda hem kediyi öldürdüğü hem de öldürmemiş olduğu deneyi hatırlayın. Deney kedinin kaderini nükleer parçacıktaki belirsizliğe bağlıyordu.

Kuantum mekaniğinin Everett – Wheeler tarafından yapılan yorumu ise sistemin unsurlarının fonksiyonlarının da hesaba katılarak bunların bileşkesinin aslında gerçekliği oluşturduğunu söylüyor. Kedi, nükleer parçacık, zehir, gözlemci, kutu… Kimi küçük kimi büyük, hepsi birer kıyma makinası… Bunların içinde bilinci olan sadece kedi ve gözlemci var. Gözlemcinin ve kedinin bilinçlerine yani algoritmalarına yani kıyma makinalarına dayalı ortak fonksiyon nükleer parçacığın kediyi öldürüp öldürmeyeceğine karar veriyor. Kutu kapağı açılana kadar kedi hem ölü hem de canlı.

Mekaniğin şöyle çalıştığını düşünüyorum…

Yediklerimiz, içtiklerimiz, solduğumuz hava, çevre şartları hormonları –> hormonlar algoritmaları, fonksiyonları yani kıyma makinalarını harekete geçiriyor.

Kıyma makinalarımız iletişimde olduğu diğer kıyma makinaları ile ortak yeni bir fonksiyon kuruyor.

Kıyma makinalarımız aslında nöronların içinden akan elektronların çalıştırdığı beynimizin içindeki kalıplar. Elektronlar ışık hızında hareket ettikleri için ve ışık hızında zaman kavramı olmadığı için zamanın yani önce ve sonra kavramlarının olmadığı bir ortamda fonksiyonlar iletişim içinde bulunuyorlar.

Fonksiyonlar az ya da çok ancak her biri sonuca etkime adına en az bir kelebeğin kanatlarının çıkardığı rüzgarın bir fırtınayı tetikleyebileceği potansiyelde belirleyici olmak kaydı ile ortak yeni bir fonksiyon oluşturuyorlar.

Yeni fonksiyon google da, sonsuz sayıdaki olasılıklar havuzunda bir geleceği, yaşadığımız ‘gerçekliği’ tekilliyor ve seçilen paralel evren ‘şu an’ oluyor.

Bir dilek tut ama ne dilediğine dikkat et. Tanrı’yı kendine güldürme.

Okumaya devam et…

Bölüm 27: Beyazlar… daha beyaz… daha da beyaz…

Hinduizm ve Budizm öğretilerinin ikisi de insanın neden var olduğu, neden yaratıldığı sorusuna cevap ararken tabiatın varoluş mekaniğini Karma öğretisine dayandırır, iyi niyetle yapılan işlerin ya da düşüncelerin, en nihayetinde insana iyi yönde geri dönüşü olacağına, aynı zamanda kötü niyetle yapılan girişimlerin de insana kötülük getireceğine inanılır. Bu argümanı sadece inanış ile sınırlandırmak bence doğru değil. Yüzyıllara dayanan deneyimin sonucu oluşmuş bir bulgu. Kültürümüzdeki ‘ne ekersen onu biçersin’ atasözü de aynı şeyi ifade etmiyor mu?

Karma her ne kadar bu tip bir saptama yapsa da fizik kanunları doğanın bu tip bir prensip ile çalışmadığını gösteriyor. Newton’un hareket yasasından –Her etkiye karşılık eşit büyüklükte ve zıt bir tepki vardır. – Marx ve Engels’in diyalektik materyalizmine kadar diğer öğretilerin prensipleri yaşanan ya da yaşanacak olan olaylarla ilgili “iyi / kötü” niyet olmasının sonuca etkimesini anlamlı kılmıyor.

Hatta diyalektik materyalizm, karşıtlıkların yeni olguların oluşmasının sebebi olduğu, sonrasında ise doğanın oluşan yeni olgunun karşısına da yeni olguya karşıt dördüncü bir olgu oluşturduğu dinamiği ile doğanın çalıştığını söyler. Evrende maddeden başka birşey yoktur,madde karşıtlıklar içinde gelişir…

Tez, antitez, sentez…

Budizm ‘yin yang’ ile işi bir adım daha ileri götürerek, çok kötü gözüken bir olgunun bile aslına ufacık da olsa içinde bir iyilik barındırdığını, mükemmel iyi gözüken bir şeyin içinde de aynı şekilde ufacık bir kötülüğün barındığını söyler.

Asıl soru şu olmalı bence. İyi nedir? Kötü nedir? Kime göre iyi ya da kötü referans alınmalıdır? Bu durumda Karma prensibinin mekanik bir saat gibi çalışması mümkün değildir, öyle değil mi?

Sıcak, Soğuğun zıttı mıdır? Soğuk Sıcağın yani ısı enerjisinin olmayışı değil midir?

Siyah, Beyazın karşıtı mıdır? Siyah, Beyazın yani ışığın olmayışıdır.

Beyaz dediğimiz şey aslında ortamda ışığın nicelik olarak ne kadar olduğu ile ilgili bir durumdur. Beyazın beyazlığı Gri ile ilgili bir tanım olmalıdır. Beyazın içinde ne kadar Siyahın yani yokluğun içinde ışığın ne kadar eksik olduğu, aynı zamanda Siyahın içinde de nicelik olarak ne kadar ışığın olduğu bir durumu tanımlamaya çalışıyoruz.

Nicelik olarak az ya da çok, ışığın varlığı ise bir olgu haline geliyor ve burada diyalektik materyalizm (aslında alt tanımı olan mekanik materyalizm) devreye giriyor.

Mesela gözümüze çarpan ışık (foton) sayesinde nöronlarımız arasında bir elektron akıyor, aynı anda sadece içinden aktığı nöronun bağlı olduğu algoritma değil, beyindeki bütün algoritmalar sığırcık kuşları gibi senkronize, zamanın olmadığı bir ortamda hep beraber akıp , sadece kendi varlığındaki algoritmaların değil, etkileşimde olduğu diğer varlıkların da algoritmaları ile etki – tepki prensibine bağlı yani diyalektik bir mekaniğe göre, sanal olasılık boyutlarından birini tekilleyerek maddeye/materyale dönüşüp geleceği oluşturuyor.

Bir yol ayrımında soldan mı yoksa sağdan mı gideceğimizi sanki biz kendi özgür irademizle seçtiğimizi zannetsek de aslında iyi ya da kötü olgularına bağlı olmadan, siyah ya da beyaz değil sonsuz olasılık boyutlarının –Grilerin- arasından iletişimde olduğumuz varlıklarla beraber dengede/uzlaşıda olduğumuz bir tekilliği gerçek olarak algılıyoruz ve yaşıyoruz.

Bu yapıda doğal olarak iyi ya da kötü gibi göreceli kavramlar yok. Sadece güçlü bağlantılar var. Güçlü bağlantılar ise deneyimlerin sıklığına bağlı bir pekişmenin sonucu. Deneyim ne kadar çoksa algoritma o kadar güçlü, detaylı. Sahanda yumurta pişirme algoritmasını hatırlayın. Algoritma ne kadar çok detayı kontrol ediyorsa o kadar mükemmel yumurta pişiriyoruz.

Detay adımları daha çok olan algoritma bağlantıda olunan diğer varlıkların algoritmalarına üstün geliyor. Karşıtlıklardan yeni bir gerçeklik oluşuyor. Detaylı, bağlantı sayısı yüksek algoritma yeni durumda yönlendirici oluyor. Yeni durumun kaderini çiziyor ve dialektik olarak bir sonraki karşıtını bekliyor.

EGO… BEN…

Genellikle Egoist kelimesinin tanımı olan bencil, yalnız kendini düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün tutan, anlamındaki algı ile karıştırılan EGO aslında BENi, kişinin var olmasını temsil ediyor. Sadece var olmak istiyor. Elindeki algoritmalara göre yeni deneyimler kazanmak istiyor.

Ego bir şey istiyor. Kendisi için iyi bir şey, aksi düşünülemez zaten? öyle mi? Ego için de iyi kötü kavramı yok aslında. Belki kısa ya da uzun vadede fayda, çıkar olabilir ama uzun vadede Karma öğretisine baz olabilecek bir ‘iyi’ kavramı algoritmada yok. 2+2 nin toplamını bulmak onun iyiliği için mi sorusunun cevabı Egoyu ilgilendirmiyor. Bünyedeki algoritmalar istiyor sadece. Algoritmalar 2+2 yi toplamak üzerine kurulu olduğu için ‘istiyor’. İstenilen şey başka bir varlık için kötü olabilir. Ego için bunun da pek önemi yok. Toplum ile ilgili ahlak kuralları ile zaten başka bir organizasyon, beynin başka bir yapısı ‘Süper Ego’ ilgileniyor.

Amigdala ise savunma bakanlığı… egonun istediği şey ile ilgili onu korumak adına alarma geçiyor. Elindeki algoritmalarla egoyu yani varlığı geçmiş deneyimlere dayalı kendi savunma düzeneği içinde potansiyel tehlikeli seçeneklerden korumaya çalışıyor.

Ego, Süper Ego ve Amigdala… Egonun istediği şey geçmiş kötü deneyimlerden ne kadar bağımsız bir talepse amigdala ortalığı o kadar az karıştırıyor. Ahlak kuralları ilişkisi yoksa Süper Ego da ortalığı bulandırmıyor. Ego ile çatışmıyor. Egonun talep ettiği seçenek de o kadar kolay gerçekleşiyor. Bölüm 20: Deus ex Machina – Mucizevi kurtarıcı… bölümünde anlattığım ‘waka waka’ anısında olduğu gibi mucizevi şekilde ortaya çıkyor.

Kişinin kişisel çıkarını düşünmeden karşılıksız yaptığı işler toplum tarafından beğenilip takdir edildikçe, Ego bundan keyif alıyor. Bu yönde algoritmaları çalıştırıyor. Gelecekte karşısına bu algoritmalarla ilgili potansiyel kainatları tekilliyor. Algoritmalar geliştikçe pekişiyor, bağlantıları artıyor. Amigdala için zaten sıkıntı yok. Konu onunla alakalı değil. Karşılık beklemediği için kaybedecek bir şey, korkması gereken bir olay yok, savunmaya gerek yok.

Ego, çevresinden takdir gördükçe daha çok istiyor. Daha çok iyilik yapıyor. Algoritma gelişiyor. Yapısı geliştikçe kendi başlattığı tez, negatif anlamda olmayan karşılığını antitezini buluyor. Sentez ise onun karşısına iyilik olarak çıkıyor. Yin Yang, Karma anlamını buluyor. İyilik yaparsan iyilik, kötülük yaparsan da kötülük bulursun… Kime göre iyi? Kime göre kötü?

‘İyi olduğun için herkesin sana adil davranmasını beklemek; vejetaryen olduğun için, boğanın sana saldırmayacağını düşünmeye benzer.’

Friedrich Nietzsche

Okumaya devam et…

Bölüm 26: Biber acıdır, hayat da acıdır, demek ki hayat biberdir…

Aristo’nun ‘düz mantık’ prensibine göre bir şey bir şeye eşitse, o şey de başka bir şeye eşitse demek ki ilk şey son şeye eşittir. Şeyin şeyinin aslında şeye eşit olduğu bu durumda biber ile hayatın acımasızlığı arasında ‘biber acıdır, hayat da acıdır, demek ki hayat biberdir’ bağıntısını kurmak mümkün.

Biber yiyince karnımız doymaz. Kalori anlamında verdiği enerji önemsenmeyecek kadar az. Hem canımızı yakıyor, gözümüzden yaş getiriyor hem de biraz fazla yiyince midemiz, sindirim sistemimiz dağılıyor. Sindirim işleminin en son safhası olan vücudumuzdan uzaklaştırma sırasında yaşanan acı ve göz yaşı ile ilgili kısma hiç girmiyorum bile… Peki neden biber yiyoruz?

Aslında biber de memeliler tarafından tüketilmek istemiyor. Mesela kayısı ağacı meyve verince, meyveyi hayvanlar yesin istiyor. Bir eşek kayısıyı bütün olarak yutacak, çekirdeği dışkı ile toprağa düşecek, doğal gübrenin içindeki çekirdek, filizlenecek ve yeni kayısı ağaçları oluşacak. Meyve veren bütün bitkilerin yayılma yöntemi bu. Kullandığım istemek/yöntem seçmek gibi kelimeler sizi yanıltmasın. Kayısı ağacının bu tip bir seçim yapmak gibi bir bilinci haliyle yok. Kayısının ilk atası sayılacak ağaç türleri, olasılıklar havuzunda bu yöntemin o anki şartlar ve seçenekler arasında kaysının var oluşunu belirlemek adına en uygun seçenek olarak denk gelmesi sonucu kayısı bu yöntemi kullanıyor. Bilinçli olarak değil. Süreç içerisinde bu yöntem tekrar edile edile fraktal desene/DNA ya yerleşiyor. Sadece yapısında olduğu için ve işe yaradığı için… Bu yöntemin de gereği olarak kayısıyı bütün olarak bir memelinin mideye indirmesi gerekiyor. Yani kayısı bizi ve eşeği kendi kötü ve acımasız emelleri için kullanıyor, kandırıyor… Biz kayısının çekirdeğini yutmuyoruz ama biz de elimizle gidip yeni kayısı ağaçları yetiştirdiğimiz için, kayısının emperyalist emellerinin maşası oluyoruz.

Biber ise bu anlamda bizi değil kuşları tercih ediyor. Biberin çekirdekleri memelilerin midesindeki bir asit yüzünden bozuluyor. Kuşlarda bu asit yok. Biberi eşek yiyince biber çoğalamıyor, karga yiyince çoğalabiliyor. Daha önceki biberler muhtemelen acı değildi ancak acı olan varyantları memeliler yemeyip, acı tadını alamayan kuşlar yiyince, kuşlar da uzak mesafelere uçtuklarından, biberlerin acı olan versiyonları evrim sürecinde başarılı olup her yere dağıldı. Acı olanlar kurtuldu, bir kaç istisna dışında tatlı olanlar ya yok oldu ya da çok azaldı. Tatlı olanlar belki de insan ektiği için kurtuldu… Yoksa kendi doğal yöntemi ile kuşlar yemediği sürece çoğalması mümkün değil.

İnsan neden acı seviyor sorusuna geri dönelim.

Acı yediğimizde ağrı hissediyoruz. Ağrıyı algılayan beyin, ağrı reseptörlerinin inlemesini susturmak için hemen mutluluk hormonu endorfin salgılıyor. Endorfin sadece ağrı reseptörlerini susturmuyor. Aynı zamanda korteks ve limbik sisteme de ulaşıyor. Endorfin aslında aşık olduğumuzda ve cinsel ilişki sırasında salgılanıyor. Sonuç olarak çok acı bir biber yediğimizde acılar içinde kısa süreli karşılıksız ve arabesk bir aşk yaşıyoruz.

Sanıyorum 7-8 yaşlarındaydım. tatlı olduğunu düşündüğüm yeşil bir biberi fütursuzca ısırmıştım. Isırmam ile beraber ağzımın ve burnumun içini alev makinası ile yakan bir iblis belirmişti. Asıl acıyı ise akan göz yaşlarımı biberi dokunduğum elimle silmem sonucu yaşamıştım. Gözüm alerjik reaksiyon göstermiş ve iki gün boyunca şiş kalmıştı. Anlayacağınız ben ilk arabesk aşk deneyimimi 7-8 yaşlarımdayken yaşadım.

Sadece yediğimiz biber değil spor yaptığımızda da aynı durum geçerli. Yoğun spor yaptığımızın ertesi günü kaslarımız tatlı tatlı ağrıyor ya, o da aynı duygu… Belli bir süreden sonra spor yapmanın bağımlılık yapması da bundan kaynaklı. Aşık olmadan kontröllü tatlı bir aşk acısı çekmek için. Ufak dozda mutluluk…

Endorfin, seratonin, dopamin, oksitosin, insülin, kortizon, testesteron, östrojen, adrenalin… O kadar çok hormon var ki…

Karşılaştığımız bir olayla ilgili beynimizdeki amigdala tehlike sezinlediği anda adrenalin salgılıyor. Adrenalin bütün beyine yayılıyor. Ne kadar algoritma varsa uyarıyor. En baskın olan harekete geçiyor.

Karşı cinsten algoritmalarınıza uyan birini gördünüz zaten testeron ya da östrojen aktif, bir de oksitosin salgılıyorsunuz. Sizi harekete geçiren ‘duygu’ aslında hormonlar. Karşı taraftan ‘elektrik’ falan almadınız. Hormon salgıladınız sadece. Hormon sizi elektriklendirdi.

Börek yediniz uykunuz geldi. İnsülün… Uykunuz geldi. Melatonin… Hastalanmaya başlayacaksınız. Kortizon… Stres. Adrenalin… Böcek gördünüz. Adrenalin…

Daha önceki bölümlerde detaylı olarak istisnasız bütün canlıların cansız materyaller olan su, karbon ve minerallerden oluştuğunu ancak fraktal desenleri sayesinde farklı formata sahip olduğumuzu detaylı olarak anlatmıştım. Yani çilek de, koyun da, insan da, zürafa da…

Vücudumuzun %60ı su.

Beynimiz ve sinir sistemimiz elektrik ile çalışıyor.

Saf su yalıtkandır yani elektriği iletmez. Ancak tuzlu su iletkendir.

Bu durumda, dolapta buz gibi soğutulmuş, üstünde küçük çiğ damlaları oluşan can eriğini tuza batırıp kütürdete kütürdete yediğinizde iletkenliğiniz artıyor. Az su içer, susuz kalırsanız iletkenliğiniz azalıyor. Hormonlarınız değişiyor dolayısı ile beyniniz farklı çalışıyor, salgıladığınız hormon kokteyline göre ruh hali içine giriyorsunuz ve farklı algoritmalar çalışıyor, farklı algoritmalar zaman dışı kuantum ortamında bağlantıda oldukları diğer varlıklarla birlikte farklı paralel evrenleri tekilliyor ve en nihayetinde de geleceğiniz vücudunuza giren tuz tanesinin kelebek etkisi ile tetiklediği algoritmaya göre değişiyor.

Gelecek nesil psikologların aynı zamanda profesyonel diyetisyen olacaklarına inanıyorum. Ne yiyorsak/içiyorsak/soluyorsak içimize giren minerallere, kimyasallara göre hormon salgılıyoruz ona göre düşünüyoruz,ve dolayısı ile o geleceği yaşıyoruz. Yediklerimiz/içtiklerimi/soluduğumuz hormonları, hormonlar algoritmaları, algoritmalar geleceğimizi oluşturuyor. ÖZGÜR İRADE diye bir şey yok. O gün ne yediysek, ne içtiysek, nasıl bir havayı kokladıysak; yediğimiz, içtiğimiz, kokladığımız şeyler hangi hormonları harekete geçiriyorsa, o hayatı yaşıyoruz.

Can eriğinin üstündeki çiğ damlasına yapışmış tuz tanelerinin varolşunuzdaki dayanılmaz hafifiliği. Mekanik, garip bir makine değil miyiz?

Okumaya Devam et

Bölüm 25: Kelebek etkisi

Kelebek etkisi; Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD’de bir fırtınanın kopmasına neden olabilir. Bir sistem içinde önemsiz, ihmal edilebilir gibi gözüken bir unsurun büyük ve hatta öngörülemez değişikliklerin sebebi olabileceğini ifade temek adına kullanılan bir benzetme.

Kelebek etkisi benzetmesi Edward Norton Lorenz’a ait. Lorenz meteorloji mühendisi. Hava tahmini modellemesini yaparken aşağıdaki bilgisayarı kullanıyor. Bilgisayar dediğime bakmayın aslında yanyana duran 3 tane bulaşık makinasından daha fazla yer kaplayan bir hesap makinası… Toplama yapmaktan öteye gidemiyor ama yine de elle toplamaktan çok daha hızlı. Hava sıcaklığı, rüzgar hızı, hava basıncı gibi parametreleri içeren bir hava tahmin metodu ile modelleme yapıyor. İlk modellemede başlangıç verilerinden birini 0.506127 olarak alıyor. Bulduğu hava tahmin sonucunu tekrardan hesaplamak istiyor ancak ilk modellemede kullandığı değerin en sondaki 3 basamağını ihmal ederek virgülden sonraki 6 basamak yerine 3 basamağını 0.506 olarak bilgisayara giriyor. Ekranı dahi olmayan, çıkan bilgileri kağıt bir şeritin üstüne delik açarak bildiren bir bilgisayardan bahsediyoruz… Anlayacağınız adam daktilodan bozma klavye ile veri girmeye üşeniyor. Hava durumu modeli inanılmaz farklı çıkıyor. Önemsenmeyecek kadar küçük bir değerin hava tahmini sonucunu tamamen değiştirdiğini görüyor.

Lorenz bu deneyden yola çıkarak ilk koşullardaki küçük – kelebeğin kanatlarını çırparken çıkardığı rüzgar kadar küçük ve önemsiz – bir değişikliğin bile uzun vadede ve hatta büyük ölçekte muazzam etkileri olabileceği sonucunu çıkarıyor. İnsanlar kelebek etkisi analojisini sadece hava durumu gibi bilimsel olaylarda değil, aynı zamanda ekonomi, psikoloji, felsefe, sinema ve politika gibi başka alanlarda da kullanıyor.

Aslında Lorenz’in dikkat çekmek istediği başlangıç koşullarını bilmenin ne kadar imkansız olduğu ve küçük bir değişimin sonuçları büyük ölçekte ve öngörülemez şekilde değiştirebileceği…

Kelebek etkisi kaos teorisinin parçasıdır. Kaos Teorisi, öngörülemeyen sistemlerin davranışını tahmin etme bilimi olarak tanımlansa da tanımı gereği bile içinde derin bir çelişki barındırır. Öngörülemeyeni modellemek.. Meteorologların, borsa oyuncularının, ekonomistlerin ve deprem bilimcilerin yapmaya çalıştığı bu mekaniği yakalamak.

Kaosun içindeki kelebekleri saymaya çalışmak…

Eğer kaos teorisini yan yana dizilmiş domino taşları olarak düşünürsek, kelebek etkisi birinci taşa dokunulmasıdır. Gerisi yaşadığımız hayatın, kaosun kendisidir.

Sadece bir bilgisayarın bağlı olduğu bir oluşum internet olarak adlandırılamaz. World Wide Web… http://www.abuziddinkillibacak.com (boşuna kliklemeyin, böyle bir site yok) Abuziddin bey ile ilgili bilgi alabileceğimiz World Wide Web içindeki adres. Dünyadaki bütün bilgisayarları birbirine bağlayan sisteme internet diyoruz. Popüler bir sitedeki yeni bir bilgi, sitenin linklerinin çokluğuna, takipçilerinin sayısına bağlı olarak bütün kullanıcılara yayılabiliyor. Bilinen, muteber bir sitedeki bir haber, yüzlerce, binlerce siteyi tetikiliyebiliyor.

Beyindeki nöronlar arasında akan ufacık, önemsiz bir elektron bir algoritmayı çalıştırıyor. O algoritma popülerliğine, muteberliğine bağlı olarak bağlı olduğu bir çok algoritmayı, milyarlarca nöronu harekete geçiriyor. Olası potansiyel geleceklerden biri seçiliyor. Beyindeki bu önemsiz elektron kelebek etkisi yaratarak domino taşlarını deviriyor, algoritmaları çalıştırıyor. Sadece kendi beynimizdeki değil, iletişimde olduğumuz bütün varlıkların algoritmalarını da kuantum dolanıklık prensibine bağlı olarak harekete geçiriyor.

Beyinlerimizin daha doğrusu kainatta iletişimde bulunan bütün varlıkların kuantumun zaman dışı boyutundaki bir ortamda internet benzeri bir yapıda birbirlerine bağlı olduklarını düşünüyorum.

Kunatumun zaman dışı boyutu tabirinden kastım, beynimizdeki bütün aktiviteler nöronların içinden akan elektronlar sayesinde oluyor. elektronlar ışık hızında hareket eder ve ışık hızında hareket eden parçacıklar için Einstein’ın izafiyet teorisine göre zaman kavramı, zamanın büyüklüğü yoktur.

Varlıkların algoritmalarının büyüklüğü, detaylı ancak sonuca yönelik yalın unsurlar içermesi, kurmuş olduğu bağlantı sayısı, muteberliği vb sonucu baskın olan algoritmanın diğer varlıkların algoritmalarının üzerinde hüküm sürdüğü bir kainat.

Öte yandan bir tek elektronun kelebek etkisi ile öngörülemez olayları başlattığı, kompleks algoritmaların çaresiz kaldığı bir kainat.

Öte yandan bir elektronun bir nöron içindeki hareketenin kuantum dolanıklık prensibi sayesinde beynin her tarafında, ayrı bölgelerde, aynı anda ilgili algoritmaları çalıştırdığı bir kainat.

Öte yandan aynı elektronun bir nöron içindeki hareketenin sadece beynin her yerinde aynı anda bütün bölümleri ve algoritmaları çalıştırmasından ayrı olarak, varlığın iletişimde olduğu bütün varlıkların algoritmalarının da kuantum dolanıklık sayesinde aynı anda çalıştığı bir kainat.

Öte yandan beyinlerimizin internet benzeri, sanal ve zamanın var olmadığı bir ortamda biz fiziki olarak olayı yaşamadan ortalama 7saniye öncesinde yaşadığı bir kainat. https://hafifligindayanilmazmekanigi.com/2022/03/13/bolum-16-djokovic-nadala-karsi/

İddiam şu, bir elektron kelebek etkisi ile domino taşlarını kuantumun zamansız boyutunda devirmeye yani algoritmaları çalıştırmaya başlıyor. Bir algoritma diğerini tetikliyor. Amazon’daki kelebeğin kanat çırpışının ABD’deki fırtına formundaki nihai sonucunu kelebeğin kanat çırpmasından belki bir dakika, belki 10 yıl sonra görsek de aslında daha ilk kanat çırpmasında fırtına tüm detayları ile kuantum ortamında yaşandı.

Okumaya devam et…

Bölüm 24: Bu da mı gol değil Hakim Bey?

Benim yaptığımdan ne olucak Hakim Bey,
bizim adımız üstümüzde,
garip bi Ofsaydım ben .

Ofsayt yani hiç, gol olmamış adam!
Öylesine ofsayt.İşte o benim!
Adaletine kurban olduğum Allah’ım
bi gün bile güldürmedi yüzümü.
Ne yaptımsa neye el attımsa ters çıktı…

Ben , ben Osman.. Ofsayt Osman .
Söyleyin be, Allah rızası için
söyleyin be gene mi atamadım golü hahh?
Bu da mı gol değil be? Gol mü?

Bu da mı gol değil be?
Bu da mı gol değil ? . .

Adaletine insanlığına kurban olayım
Hakim Bey.
Bu da mı gol değil be?
Bu da mı gol değil ?…

Abuk sabuk isteklerim ya da kafamdan geçen lüzumsuz şeyler gerçekleşiyor da neden benim için önemli olan konularda, içine düştüğüm kısır döngülerden çıkamıyorum ve kendimi Ofsayt Osman gibi hissediyorum?

Çocukken hep bir kara sineğin ayağına ip bağlayıp, onu uçurtma gibi yanımda gezdirmek isterdim. Sineği yakalamak hiç de kolay değil. Yakalayınca asıl büyük zorluk ipi bacağına bağlamakta. Düğümü o incecik bacağa atmayı becersem bille illa ki bacak kopuyordu. Zavallılar… En az elli leşim var…

Kara sineği yakalamanın en kolay yolu pencere önünde pusuya yatmaktır. Ana geniş pencerenin yanındaki pencereyi açarsın. Genelde lambanın etrafında tavaf etmeyi seven sinek gürühunu gazete yardımı ile pencereye yönlendirirsin. Açık pencereye denk gelen kaçar kurtulur. Diğerleri ise pencerenin yanındaki büyük cama toslar. Geri sekenlerin çoğu başka yöne kaçsa da bir tanesi illa ki camı delerek geçebileceği takınıtısında olur. Zavallı sinek cama çarpar ve geri seker. Tekrar dener yine seker. Tekrar dener yine seker. Halbuki çarptığı camın yanında pencere açıktır. Rüzgarın geldiğini hisseder, tekrar rüzgarın yönüne doğru uçar ancak nafile yine çarpıp seker. Sekmelerden biri onu değişik bir açı ile savurmuşsa ve bu açı tesadüfen açık olan pencerenin önü ise dışarıya çıkmayı tekrar denediğinde bu sefer başarır. Başaramazsa en sonunda köşeye sıkıştırırsın.

Lakin kahpe felek kadersiz sinek için acımasız ağlarını örmüştür bile.

Kara sineğin dışarı kaçamamasının tek bir nedeni var. Algoritması yeterince gelişkin değil. Milyonlarca yıllık evriminin sadece son iki-üç bin yılında ‘cam’ diye şeffaf bir bariyerle karşılaşmış. Algoritmada, “cama tosladıysan geri sekince açını değiştir tekrar dene” diye bir komut yok.

Beynimizdeki algortimalar rüzgarda dönen yel değirmeni gibi, nasıl ki yel değirmeni dönmesinin sonucu olarak un öğütmesinin ya da bunun öneminin, yüzlerce canlının beslenmesini sağladığının farkında değil ise algoritmalarımız da neyin önemli neyin önemsiz olduğunun bilincine sahip değil. Çünkü evrende “önemli” diye bir kavram yok. Bir bilgisayar 2 ile 2 yi topladığı zaman sonucun önemli olup olmadığının bilincinde değil. Sadece algoritmayı takip ediyor. Beynimiz de aynı bilgisayar gibi algoritamaları takip ediyor. Ne önemli, ne değil bilmiyor. Aynı kara sinek gibi… Camın önünde geri sekince karşıdaki ağacı, mavi gökyüzünü, kısacası özgürlüğü görüyor ancak camın şeffaf bir engel olduğunu göremiyor. Bilmiyor. Deneyimlememiş. Algoritma tekrar tekrar dene diyor. Sineğin korku merkezi korku karşısında elindeki tek algoritmayı kullanıyor. Özgürlüğe doğru dümdüz uç.

Kendinizi cama çarpan kara sinek gibi hissetmediniz mi?

Cama çarpan Kara sinek ile ortak noktamız şu… “Bi saniye bi şey deniycem..”

  • Daha önce denediğinin şimdi deneyeceğinden farklı olmadığını anlayamamak!
  • Camı görememek.
  • Daha öne yaşadığının ve beceremediğinin aynı senaryo, farklı aktörler olduğunu görememek.

Sinek aynı rotada giderse her ama her zaman cama çarpacak. Algoritma değiştirmesi lazım. Bizim de algoritma değiştirmemiz lazım ve fakat elimizde bir algoritma listesi yok. Neyi nasıl değiştireceğimizi bilmiyoruz, öyle değil mi?

Mutluluk eşittir tamamlamak…

Tamamlanmadığı sürece, beyin arayış içinde. Beynimiz sürekli olarak başlattığı algoritmaları tamamlamaya çalışıyor. Tamamlayamadığı yani çözemediği bilmeceyi yeniden başka argüman ve oyuncularla paralel evrenler arasından seçtiği yeni senaryolarla yeniden kurguluyor. Kurguyu çözemediğimiz sürece döngü devam ediyor ve bu ‘bi şey’ değişmezse döngüden çıkamayacağız. Yöntem yanlışsa aynı yöntemi tekrar etmemiz sonucu değiştirmeyeceği gibi var olan bozuk, sinir bozucu sonucu daha da pekiştirecektir. Bir şeyler değişmezse cama bodoslama toslayacağız…

Sadece net ve yalın olarak neye çözüm aradığınızı kendinize söylemeniz beyniniz için yeterli. Süslemeden, dallandırmadan, detaylandırmadan, aradığınız çözüm ile ilgili ‘VE’ eklemeden. Beyniniz kendi algoritmasını kendi bulup en uygun senaryoyu hayatınıza katacaktır.

Çözüm bu kadar yalın, hafif ve basit. Benim deneyimlediğim ‘hayatın mekaniği’ bu…

Net ve yalın taleplerle ilgili biraz detaylandırma yapalım. Mesela Japonca bilmeyen biri ben yarın Japonca konuşmak istiyorum derse bünyesinde Japonca konuşma algoritması olmadığına göre bu seçenek ihtimal denizinde sıfıra yakın bir yerlerde. Yarın Japonca konuşamazsınız. Ancak bu talebiniz, karşınıza Japonca kursunun indirim kampanyasını çıkarabilir. Daha spesifik olmak gerekirse talebiniz Japonca öğrenmek olmalı, ucuza Japonca kursu bulmak değil… belki hayat karşınıza Japon bir sevgili çıkaracak ve kursa gitmeden öğreneceksiniz Japoncayı… Belki bu ihtimal bünyenizdeki ‘eş bul’ algoritmasına bağlı ve bu algoritma baskın olduğu için ihtimal olarak kursa gitmenizden daha olası bir seçenek, algoritmaların girişimi bu seçeneği tekilliyor…

Basit bir yöntem “hafif” ya da Milen Kundera’nın tanımı ile değersiz olsa da çok sayıda tekrar edilmesi onu ağırlaştırıyor. Ağırlaşan şey değerli, işlevsel ve gerekli hale geliyor. Varlığını algıladığımız değerli, ağır ve gerekli her şeyin özünde aslında dayanılmaz bir hafiflik var.

Söyleyin be, Allah rızası için söyleyin be gene mi atamadım golü hahh? Bu da mı gol değil be? Gol mü?

Dinleyiciler : Gol !

Ofsayt Osman : Bu da mı gol değil be? Bu da mı gol değil ? . .

Dinleyiciler : Gol .

Ofsayt Osman : Adaletine insanlığına kurban olayım hakim bey. Bu da mı gol değil?

Hakim : Gol ! . . .

Ofsayt Osman – 1965 | Sadri Alışık

Okumaya Devam et..

Bölüm 23: Kafamdaki gürültü…

Kendinizi daha doğrusu beyninizi akıllı cep telefonu olarak hayal edin. Hayal dünyasında kıyaslama yaparken eminim kendinizi iphone’un en yeni modeli, gıcık olduğunuz tanıdıklarınızı ise ilk nesil, hani araba yokuşta kaymasın diye tekerleğin altına takoz diye koyabileceğiniz, tuğla boyutundaki telefon olarak sınıflandıracaksınız ama konumuz bu değil… Merak ettiğiniz bir şey olunca cep telefonunda Google’a yazıp öğreniyorsunuz değil mi? Daha spesifik konularda ise konuya uygun bir aplikasyon kullanıyorsunuz.

Benim hipotezimde, beynimizdeki algoritmalar telefondaki aplikasyonlar gibi. Mesela telefonunuzda yüklü hava durumu, hesap makinası, fotoğraf albümü, oyun, kamera, banka aplikasyonları gibi onlarca aplikasyon yüklü. Aynı telefonda olduğu gibi beynimizde de her işimizi gören aplikasyonlar var. Bunlara algoritma diyorum. Beynimizde araba kullanma, yazı yazma, hesap yapma, bulaşık yıkama, çamaşır asma, burun karıştırma gibi binlerce aplikasyon var.

Şu ana kadar seçtiğim algoritmalar hep somut olaylarla ilgili. Bunlara soyut olanları da ekleyelim. Her insanın kızma, sevme, ağlama, gülme, aşık olma şekli, özünde benzerlik gösterse de birbirinden farklı. Herkesin algoritması kendine has…

Bir kademe daha da ileri gidelim, olaylar karşında yaklaşımımız da farklı değil mi? Mesela ilgi alanlarımız, hobilerimiz de farklı. Hepimiz aynı filmi ya da şarkıyı sevmiyoruz. Bu tercihleri bir birikimin sonucu oluşmuş bir algoritmanın aktive olup çalıştırılmasına dayalı bir seçim olarak düşünün. Nasıl ki hesap makinası 2+2 nin toplamını 4 çıkarıyor, Ankara’nın Bağları çalınca müzik ile ilgili aplikasyon/algoritma çalışıyor ve size hoş geliyor, hemen kollar havalanmaya başlıyor. Müzik ile ilgili algoritma, hesap makinasının 2+2 rakkamları yazılınca hesap yapıp mekanik olarak 4 sonucunu çıkarması gibi müzik + Ankara’nın bağları toplamasını yapıp kolları havaya kaldırıyor.

Evrimsel süreçte nesilden nesle geçen algoritmalarımız da hesaba katılmalı. Hepimiz seksten ya da güzel bir yemekten hoşlanıyoruz değil mi? Bu sayede atalarımızın soyu bizlere kadar ulaşmış. Sokakta aslan ya da yılan görünce arkasına bakmadan kaçmayacak olanınız var mı? Bunlar da birer algoritma. Zamanında aslandan kaçmış olan atalarımız kurtulmuş, kurtulanların soyu devam etmiş, aslandan kaç algoritması bir sonraki nesle ulaşmış. Bir sonraki nesil aslandan kaç algoritmasını kullanmış, aslandan korunmuş, üreyip soyunu devam ettirmiş, algoritma bir sonraki nesele geçmiş.

Bir kademe daha da ileri gidelim. Hepimiz milli takımı tutuyoruz değil mi? Bu da toplumsal algoritmadır. Sosyal ilişki kurup, iş bölümü yapıp ortak çalışabilmiş ve varolmuşuz. Toplumsal düzenimizi bu şekilde çalışabilme algoritmamıza borçluyuz.

Cep telefonuna (akıllı olana, takoz olan değil) geri dönelim. İhtiyacınız olan aplikasyonu indiriyorsunuz ve aplikasyon, yazılımına/gelişmişliğine göre işimizi görüyor öyle değil mi? Ancak telefonu aldığınızda üstünde birçok aplikasyon hazır geliyor. Beynimizde de atalarımızdan gelen deneyimler hazır aplikasyon/algoritma olarak genlerimizle beynimize yüklü olarak geliyor. Beynimizin farkı, edinilen deneyimlerle aplikasyonlar kendi kendini güncelliyor. Sizin uygulamayı güncellemenize gerek yok. Her deneyim aplikasyonunuzu güncelliyor, yaşanan deneyimi olan deneyimlerin üstüne katıyor, daha detaylı gelişkin bir algoritmanız oluyor. Benzer ne kadar çok olay yaşarsanız, deneyim yani algortimanızın içeriği o kadar pekişiyor, gelişiyor.

Genlerimizle gelmeyen yani aplikasyonu mevcut olmayan konularda kendi edindiğimiz deneyimler ile yeni aplikasyonlar oluşturuyoruz. Yeni aplikasyonlar da edindiğimiz deneyimlerle kendi kendine güncelleniyor ve gelişiyor.

Bütün aplikasyonlar, hem internetten bilgi alıyor hem de internetteki bazı yerlere geri bildirim yapıyor. Mesela WhatsApp, Google, Facebook, Instagram… telefonu kullandığınız her konu ile ilgili kişisel tercihlerinizi kaydedip sizden edindiği bilgilerle algoritmalar kullanarak sizin seçimlerinize en uygun olan reklamları karşınıza çıkarıyor. Beynimiz de kainat dediğimiz internet ortamına kuantum boyutunda bilgi aktarıyor. Kainattaki bütün varlıklar, aynı internete bağlanan bütün elektronik cihazlar gibi kuantum boyutunda birbiri ile bağlı.

Şimdi gelelim asıl meseleye. Beynimizdeki aplikasyonlar birbirlerine bazen anlamlı bazen anlamsız bazen de tehlikeli bir şekilde bağlı. Öyle düşünün ki banka aplikasyonuna girince yanında hesap makinası açılıyor. Bunda sıkıntı yok. Aplikasyon kullanım alanları birbirleri ile örtüşüyor.

Mesela hava durumu aplikasyonunu açtınız. Tek derdiniz yarın hava nasıl olacak, bunu öğrenmek, ve fakat, bir anda hava durumunun yanında porno aplikasyonu açıldı. Ya da aynı anda alakasız 12 tane daha aplikasyon açıldı. Bir şekilde beyninizde yeni yarattığınız aplikasyon zararlı zararsız diğer aplikasyonları da aktive ediyor ve hava durumunu araştıran aplikasyon aynı zamanda porno, banka cari hesap, pizza firmasının promosyonu, gidilebilecek en iyi 10 Japon restoranı, sudoku, candy crash gibi alakasız ve bağlantısız onlarca şeyi aynı anda arayıp bunların kesişim kümesi olan şeyi karşınıza çıkarmaya çalışıyor. Halbuki tek merak ettiğiniz şey yarın hava nasıl olacak.
Beynimizde olan bu. İşin içinden çıkamıyor beyin. Yaşam sürenizce oluşan algoritmalarınızdan birisi, oluşum sırasında başka bir aplikasyon/algoritma da aktif ise, yeni algoritma eskisi ile bağlantılı dolayısı ile eski algoritma yenisinin parçası. Aynı blogun başında verdiğim uzay mekiği ve yanyana duran iki atın poposunun ölçüsü örneğindeki gibi… Nasıl ki uzay mekiğinin tanklarının ölçüsünün belirlenmesinin temelinde iki atın poposunun genişliği temel unsur ise sizin yeni algoritmanızın temelinde de eski algoritmaların bir unsuru ve hatta tamamı barınıyor. Biri diğerini tetikliyor.

Cep telefonunuzda aynı anda birçok uygulama çalıştırırsanız ne olur? Telefon yavaşlar, kilitlenir ve telefonun pili daha çabuk biter… Açıkta kalan aplikasyonları kapatıyoruz. Tek, basit ve net bir talimat veren aplikasyonu açacağız.

Nasıl mı yapacağız? Size hangi yöntem uygunsa. Dua edin, meditasyon yapın, heavy metal müzik dinleyin, nefes terapisi yapın… Amaç bir anlığına beyni susturmak, aynı cep telefonunuzdaki bütün aplikasyonları tek harekette kapatır gibi beyninizdeki bütün algoritmaları devre dışı bırakmak VE o anda yalın olarak talebinizi kafanızdan geçirmek. Hayal kurmadan! Gözünüzde bir sahne canlandırmadan. Sadece en yalın şekilde talebinizi beyninize yani kendi Google arama motorunuza söylemek. İstediğiniz karşınıza çıkacaktır. Daha sonrasında aynı yöntemi tekrar etmek. Tekrar ettikçe yeni algoritma pekişecek, güçlenecek, öne geçecek, daha önceki bağlantılarından, prangalarından kurtulacak.

Okumaya devam et…

Bölüm 22: Popülarite…

Aramak istediğiniz sözcüğü Google’ın arama çubuğuna yazdığınızda arama motorunun onbinlerce, yüzbinlerce site içerisinden hangi siteyi ilk sırada çıkaracağına nasıl karar verdiğini biliyor musunuz?

Cevap: parayı bastıran ilk sırada çıkıyor.

Para veren siteler, en üstte reklam olarak çıkıyor. Sorduğum, mesela aradığımız kelime reklam verilmeyen bir konu olsun. Bu durumda hangi site ilk sırada çıkacak?

Google’ı Google yapan ana prensip, kurucuları olan Larry Page ve Sergey Brin’in 1996 yılında Stanford üniversitesinde yaptıkları PageRank isimli çalışma. Ana prensip popülarite ve muteberlik. Bu iki kritere göre Google’ın algoritmaları siteleri derecelendiriyor. Puanı yüksek olan ilk sırada çıkıyor. Hem popülarite hem de muteberlik göreceli kavramlar. Bir bilgisayar algoritması bu tip göreceli kavramları nasıl ölçebilir? Google bunu becerebildiği için bugünki devasa boyutuna ulaştı.

 

Google’daki popülerliği lisede popüler olan bir gencin popülerliğine benzetebilirsiniz. Herkes popüler olana yakın olmak ister ancak popüler olan sıradan biri ile arkadaşlık kurarsa ve ortalıkta görülürse bir anda sıradan olan çocuk hiç arkadaşı olmasa da popüler olur.

Yukarıdaki balonlar siteleri, oklar da birbirleri ile olan bağlantıları yani linkleri temsil ediyor. Büyük balonlar çok, küçükler ise az popüler olan siteler. Yeşiller de internette bir şeyler arayanlar. E sitesinin bir çok ziyaretçisi var. En popüler olan B sitesi. Neredeyse örnekteki bütün siteler B’ye link vermiş. Ancak B sitesi, C’ye link vermiş. C sitesi neredeyse hiç ziyaretçisi olmasa da neredeyse B sitesi kadar popüler olmuş. Çünkü çok popüler olan B sitesi, C’ye link vermiş.

Yani sıradan olan C bir anda ‘Bnin arkadaşı C’ olursa C popüler oluyor.

Şimdi ben bunu niye anlattım? Benim hipotezim;

Geleceğimizi oluşturan beynimizdeki algoritmaların kendi içlerinde yarıştığını, en baskın algoritmanın Google’da arar gibi paralel boyutlar arasından, kendi içeriğine en uygun olan paralel boyutu seçtiğini ve böylelikle geleceğimizi oluşturduğumuzu anlatmıştım. Hangi algoritmanın baskın geldiğini anlatmak için Google’ın PageRank algoritmasından yararlanıyorum.

Beynimizi milyarlarca siteyi içinde barındıran bir internet ağı gibi hayal edin.

Algoritmalarımızın (yani sitelerin)  popülerliği kullanım sıklığı (Long Exposure) ve diğer algoritmalar ile olan linkleri ile belirleniyor. Çok kullanılan algoritmalar daha detaylı ve gelişkin oluyor.

Popülerlik beynimizin yani sürüngen, limbik ve korteks beyinlerimizin kendi aralarında kurduğu internet içindeki derecelendirme…

Algoritmaların sadece ve sadece takip edilen yol, akış yolu demek olduğunu, varlığın ya da makinanın zekaya ihtiyacı olmadığını lütfen aklınızda tutun. Adım adım eldeki haritaya göre ilerlemek.

Gözünüzü kapayın ve yukarıdaki algoritmayı sırası ile sanki gerçekten sahanda yumurta pişiriyormuşsunuz gibi zihninizde canlandırın. Sürecin içinde en çok hangi işlemdeki his aklınızda kaldı? Sizde nasıl oldu bilmiyorum ama ben en çok, ocağı yakarken ve kapatırken huzursuz oldum. Bir de algoritmada olmasa da yumurtayı tavanın içine dökerken, elime yağ sıçrar diye kafamdan geçti. Yukarıdaki basit yumurta pişirme işleminin aslında birçok başka algoritmaya bağlandığını farkettiniz mi? Daha önceden atalarımın ve kendimin ateşle ve ateşten korunmak ile ilgili tecrübeleri yani algoritmaları benim ateş ile ilgili işlemlerde daha dikkatli olmamı sağlıyor. Ateş sadece yumurta pişirmek ile ilgili bir deneyim değil. Evrim sürecinin içindeki milyarlarca deneyim sayesinde en popüler algoritamalardan biri. Yumurta pişirme algoritması çok sıradan ve basit bir algoritma olmasına rağmen ateş ve ateşten korunma gibi popüler algoritmalardan direkt link alıyor. Yani popülaritesi bu sayede yükseliyor.

Algoritma linkleri sadece ateş ile sınırlı değil. Yumurta yiyerek doyacağım. “Yiyecek bulmak” da en az “ateşten korun” algoritması kadar popüler bir algoritma. Bende ateşten korun hissi baskın geldi ama belki de sizlerde leziz yumurta tadı ve ekmeği yumurtanın sarısına nasıl bandırdığınız hissi oluştu.

Ateş ve yiyecek birbirleri ile de ayrıca ve zaten bağlantılı. İkisi de birbirlerinin popülerliğini arttırıyor. Yiyecek pişirmek için ateşten yararlanmıyor muyuz?

Algoritmaların ne kadar girift bir yapıda işlediğini görebildiniz mi?

Beynimizin içindeki interneti ve algoritmalar arasındaki popülerliğe dayalı yapıya ait düşüncelerimi anlattım.  Aynı internet yapısının bütün kainatta da var olduğunu hayal edin.

Beyninizde kazanan/popüler algoritmanız kainattaki bütün varlıklarla ve onların basit ya da karmaşık algoritmaları ile bağlantıda. Kainattaki makro yapının içindeki popülerlik düzenine göre popüler olanın kazandığı, bu linkler çerçevesinde oluşan makro kainat algoritmanın olası paralel boyutlar arasında kendine en uygun olan paralel boyutu seçtiği hayatı yaşıyoruz.  Beyniniz yandı mı? Ufak bir ara verin, biraz su için ve bir daha okuyun lütfen. Daha önceki bölümde anlattığım Shakira’nın waka waka şarkısı ile ilgili anımı hatırlatmak istiyorum. Şarkıcıyı hatırlamak istiyorum, telefon kesiliyor, radyo devreye giriyor, çalan şarkının içinde rapçi bastıra bastıra “Shakira Shakira” diye bağırıyor. Shakira ile ilgili bilgi arayışım nasıl bu kadar kolay cevap buldu? Çünkü fazla bağlantısı yoktu. Başka algoritmalar ile bağlantısı yoktu. Net bir bilgi arıyordum. Bu bilgiye ulaşamazsam hayatım tehlikeye girmeyecektı ya da aç kalmayacaktım. Bu bilgi arayışı ile ilgili yumurta pişirme algoritmasındaki gibi girift bir durum yok. Korku, beslenme, korunma, cinsellik… Beynimin içindeki internette, bunun gibi sayabileceğiniz dünya kadar popüler algoritmanın hiçbirinden beslenmiyordu. Olayı karıştıracak ve istediğime ulaşmayı zora sokacak yan unsurlar yoktu. Kainattaki diğer popüler algoritmalarla da çakışmayan bir seçim olmuş. Arama çubuğuna sadece “ucuz televizyon” yazmış gibi, milyarlarca olası paralel evrenden, yüzlerce radyodan birinde Shakira’nın isminin geçtiği kanal ve tam o sırada telefonun geçici olarak devre dışı kaldığı an ile ilgili paralel boyutu seçmiş oldum.

Okumaya devam et…