
“Her şeyden önce kaos vardı”. Antik Yunan yazar Hesiodos, Yunan mitolojik tanrılarını anlattığı Theogonia (Tanrıların Doğuşu) kitabında her şeyden önce kaostan, biçimsiz bir boşluktan Gaia yani Toprak Ana’nın doğduğunu anlatır. Gaia ilk tanrıça, tüm yaşamın ata-anasıdır, engin göğüslü, doğurgan Toprak Ana’dır. Gaia Yunan mitolojisindeki bütün tanrıların anasıdır.
Semavi dinler Tanrı vardır kabulü ve O’nun kararı, mutlak iradesi sonucu var olduğumuzu anlatırlar. İnsanoğlunun Tanrı tarafından nasıl yaratıldığı detaylı olarak açıklanır ancak Tanrı’nın kendisinin nasıl ve ne zaman var olduğu irdelenmez. Tanrı ezeli ve aynı zamanda ebedidir. Tanrı’nın nasıl var olduğu açıklanmaz. Tanrı’nın varoluş mekanizması neden-sonuç yapısının ötesinde bir olgu olması nedeni ile algımızın ve kavrayışımızın ötesindedir. Yunan mitolojisi ise Heisedos özelinde ‘önce ve sonra’ ‘neden – sonuç’ ilişkisi bağlamında Gaia’yı her şeyin başlangıcı olarak tanımlar ancak Gaia’nın hangi etmen sonucu kaostan oluşabildiğini açıklamaz. Yani kaos kendi halinde ezeli ve ebedi düzensiz bir yapı olarak sonsuza kadar devam edebilirdi. Neden Gaia oluştu? Gaia’nın oluşmasını tetikleyen unsur neydi? Gaia’nın amacı nedir? Neye ulaşmak ister? Neden diğer Tanrıları doğurmuştur?
‘Bütün’ olarak algıladığımız bütünler aslında birbirinden bağımsız bir çok şeyin kendi aralarında kurduğu ilişkiler, bağlantılardır. Mikro ya da makro boyutta, şeylerin bütün olması kaosun içinde varlıklarını sürdürmek adına şeylere yarar sağlar. Diğer şeylerle bağlantı kuran şeyler bağlantılarının kuvveti ve giriftliği ile doğru orantılı olarak kaosun içinde kendi bireysel varlıklarından daha güçlü olarak kaostan korunurlar. Ana dürtü, daha doğrusu doğanın çalışma mekanizması her zaman için yok olmamak, var olmak prensibi üzerine kuruludur. Şeyler bütüne, bütünler de küçük ya da büyük başka bütünlerle daha büyük bütünleri oluşturmaya çalışırlar ki daha büyük bütünler de farklı bütünlerle daha da büyük yeni bütünler oluşturabilsin. Bu silsile sonu olmayan, geometrik artan bir büyüklüktür, sonu olmayan bir bütündür, Gaia’nın kendisidir.
Yukarıdaki tanım bilinçli bir hareket değildir. Olması gerektiği için olmaktadır.
Ancak ilişki/bağlantı kurmak enerji gerektirir. Bağlantı kurma eylemi ortamda var olan enerjiyi bulmak ve onu efektif bir şekilde kullanabilmeyi gerektirir. Einstein’ın meşhur formülü E=mc2 yi yani maddenin aslında enerji olduğunu hatırlayın. Maddeye dönüşmemiş ortamdaki enerji ile maddenin etkileşiminden bahsediyorum.

Yukarıdaki domino taşlarının her biri aslında bir birinden bağımsız birer ‘bütün’. Her bir bütün bir öncekinden belli bir oranda daha büyük ve her bir bütün belirli bir oranda artan aralıklarla yerleştirilmiş. Ufacık bir enerji -ki bu kadarcık enerjinin kendi başına en büyüğü devirmesi imkansız- ile en büyüğün devrilmesi, devrede olan kütle-yerçekimi kanunları ve algoritmayı başlatan ilk enerji. Yıkılan taşlar ve dağılan ‘bütünler’.
Taşların bu şekilde dizilmesi bir insan tarafından yapılmış. Deneyi tasarlayanın daha önceki bilgilerini kullanarak yani milyonlarca yıl öncesinde avcı toplayıcı atalarının edindiği deneyimlerden Yunan Tanrılarına, tekerleği bulan atalarımızdan termodinamiğin enerji korunumu prensibine kadar yüzbinlerce yıl süresince elde edilen bilgilerin katman katman üstüne biriktiği edinmlerin bir yansıması olarak bu düzenek kuruluyor. Bütünler ilişkilendiriliyor.
Enerjinin yönlendirilerek, bağlantının hangi şekilde kurulması gerektiğini belirlemek ise algoritmaların işi. Algoritma bütünün küçük veya büyük bir unsurunun ortam dinamiklerindeki enerji akışı ile ilgili olarak tetiklenmesi sonucu bütünün içindeki şeyler harekete geçiyor ve algoritmanın akışına göre bir dizi yeni olayı, belki düzensizliği/kaosu belki de yeni bütünleri ortaya çıkarıyor. Oluşan düzensilikten de zaten yeni bağlantılar yeni bütünler ortaya çıkacak.
Örneğin bir bardak yere düşüp kırılınca ortaya çıkan ne varsa, kırılan cam parçaları, enerjiyi vs bir araya getirsek yeniden bardak olmuyor. Bardağın malzemesi olan cam kum, soda, dolomit, kalker, feldspat, sodyum sülfat gibi malzemelerin yüksek ısı altında belli bir süreçten geçmesi sonucu cam haline geliyor. Bu malzemeler ve enerji kaosta birbirlerinden bağımsız olarak durduklarında kaos yine kaos olarak düzensiz duruyor ancak biz bir algoritma uyguladığımızda kaosun içinde bir ‘bütün’ yaratıyoruz ki içinde yine kaosta düzensiz olarak duran su moleküllerini bir arada tutup su içebilelim. Bardak kırılınca bütün cam parçacıkları ve su yine kaosun içine fakat başka bir düzensizlik formatında geri dönüyor. Artık içinde su tutamasa da, büyük bütün küçük bütünlere dönüşüyor. Bu küçük bütün, küçük cam parçası belki de ayağımıza basacak ve yeni bir kaosa sebep olacak.
Verdiğim domino taşları örneği yazımın başında belirttiğim var olma dürtüsü tanımına ters düşüyor gözükebilir. İşlemin sonucunun hangi yeni bütünün parçası olacağını ön görmek mümkün değil.
Birbirinden belirli bir oranda, kademeli olarak büyüyen taşların yine belirli aralıklarla pozisyonlanması ve sonrasında uygun bütünlerin, uygun mesafelerle bütünlerin arasında kurduğu ilişkiler birbirlerini yukarıdaki gibi dizildiklerinde en küçüğün en büyüğü kolaylıkla devirdiği gibi bir düğmeye basmanızın ardından arabanın çalışması ya da sadece bir atom parçacığının tetiklenmesi ile zincirleme reaksiyona giren nükleer bombanın dünyanın sonunu getirmesi mümkün.
Domino taşlarının dizilimi küçücük bir taşın devasa bir bloku devirmesi gibi ya da zincirleme nükleer reaksiyonu tetikleyen atom altı parçacığın Dünya’nın sonunu getirmesi gibi sonuçlanabileceği gibi, bütünün yıkımı olarak gözüken akış aslında bir başka bütün için başlangıç olabiliyor. Yıkılan taşlar onu gözlemleyen bütünler için aşağıdaki güzel şekli oluşturabileceği gibi, zincirleme nükleer reaksiyon bomba etkisi yaratmak yerine yine başka bir bütün olan nükleer santralde bir şehrin elektrik ihtiyacını karşılayabilir.

Peki var oluşumuz nasıl bir ‘bütün’? Yukarıda yazdığım argümanda birilerinin bir şeyleri tasarlaması, algoritmayı yazması, bütünün parçalarını ve enerjiyi doğru sıralamada, uygun düzenekte kurması gerekli ki cam oluşsun. O zaman varolmamızı sağlayan bilinçli bir varlığa ihtiyaç var, kaostan durduk yere yaratılmış olamayız?
Burada hayal edemediğimiz konu olasılıklar ve zaman. Kısacık ömrümüzdeki zaman algımız ile kainatın başlangıçtan bugüne kadar geçen süreyi algılamamız mümkün değil. Bir dakikada 60 sn, bir günde 86400sn var. Bir milyon saniye 12 gün bile etmiyor ancak bir milyar saniye 11570 gün yapıyor. Milyon yıllar ya da milyar yılları bu anlamda büyüklük olarak kıyslamamız pek mümkün değil, en azından benim için. Dolayısı ile varlıkların oluşum sürecini bir gün ansızın bazı moleküller bir araya geldi ve canlılar oluştu gibi düşünerek olamayacağını savunuyoruz. Ya da evrim teorisini ‘bir gün durduk yere bir maymun bir insan doğurdu’ söylemi üzerinden değerlendiriyoruz. Halbuki bütün bu tanımlar algılaması çok zor büyüklükler, süreçler.
Bir iphone’un içindeki malzemeler yanyana bir arada dursa milyar yıl dahi geçse kendi kendine işleyen bir iphone olur mu? Peki yukarıdaki örnekteki domino taşlarından en küçük olanı en büyüğü aradaki taşlar olmadan devirebilir mi? iphone benzetmesi de aynen bunun gibi bir benzetme. durduk yerde iphone ortaya çıkmıyor. Milyarlarca yıllık süreçteki olasılıklar denizinde en ufak taşın kendinden bir büyük taş ile uygun durumda olduğu ortamda küçük taş büyük taşı devirince devinim başlıyor. Diyebilirsiniz ki en küçük ile bir büyüğü denk geldi, olabilir… Peki en küçük, bir büyüğü ve bir daha büyüğünün ard arda gelmesi olasılığı nedir? Ve hatta sonrasında bir daha büyüğünün…. Hayal gücümüzün tıkandığı nokta bu. Gaia’nın zamandan ve taştan bol bir şeyi yok ki… Kaos yani düzensizlik içinde bu düzende duran iki, üç , bin tane taşın tesadüfen arka arkaya durması bize fazla tesadüf geliyor, algılayamıyoruz ancak doğada olasılık ve zaman konusunda sınır yok. Olabilme ihitimali varsa, oluyor. Olasılığın az, çok, aynı ortamda, aynı zamanda, imkansıza yakın olması gibi kavramların Gaia boyutunda bir ölçülebilrliği, büyüklüğü yok.
İnsan oğlunun tarih sürecindeki gelişiminin hızına bakın. Göbeklitepe bilinen en eski uygarlık ve 12bin sene önceye dayanıyor. Göbeklitepe’yi başlangıç sayarsak 12bin senedeki gelişimimizi son iki yüzyıldaki gelişme ile karşılaştırın. Dudak uçuklatan bir hızla teknoloji gelişti. Wright kardeşler ilk uçağı 1903’te uçurdular. sadece 66 sene sonra insanoğlu aya gitti. 12bin senede ancak uçan bir maike yapabildik. İlk uçaktan 66 sene sonra ise uzaya gittik. Burada dikkatinizi çekmeye çalıştığım şey, en küçük domino taşının bir büyüğü devirmesi sonucu oluşan etki önemseyecek kadar küçük olabilir. Ancak süreç içinde birbirini deviren domino taşlarından en büyüğün devrilmesi ise hareketin en üst seviyesi haline geliyor. En büyüğün önünde daha büyük bir tane daha olsaydı, o da devrilecekti.
Wright kardeşlerin ilk uçağı ile aya giden uzay aracını en küçük ve en büyük taşlar olarak kıyaslamayın. ’10. bölüm- Çamurla oynamak’ bölümünde 950lerin sonunda ABD’de Miller – Urey deneyinden bahsetmiştim. Kavrayamadığımız kadar eski zamanlardaki bir başlangıçta bazı moleküllerin bir arada uygun ortamda olduğu bir ortamdan canlılık başladı. Başlangıçtan itibaren bugüne kadar olan süreçte ilk devinimi ilk taş olarak kabül edersek, uzay aracına kadar olan süreçte devinimin getirdiği mekanik hareketlerin süreç içinde yeni bütünler oluşturmak için geliştirdiği algoritmalar silsilesidir uzay aracını aya götüren. Hareket algoritmayı geliştirdi, algoritma da kendini geliştirdi. Son 12bin yıl ile 200 yılı karşılaştırmamız sırasında gelişim hızındaki uçurum tamamen algoritmalarımızın çılgın düzeyde katlanarak hızlı gelişmesi, daha iyi algoritmaların oluşması daha büyük taşların devrilmesini sağlamıştır.
Algoritmaları da aynı prensip ile fakat ayrı bir düzlemde/boyutta değerlendirmek lazım. Canlıların oluşturduğu algoritmalar aynı kıyma makineleri gibi. Bir tarafından et koyunca öbür taraftan kıyma nasıl çıkıyorsa, beynimizin içindeki algoritmalar da kolektif, zaman kavramının var olmadığı kuantum ortamında birbirleri ile ilişki, denge, güç gösterisi içinde, eski ve çok deneyimlenmiş olanın baskın olduğu ancak yine de en küçük domino taşının en büyüğü devirebildiği bir düzenekte, kıyma makinelerinin ortak çalışmasının sonucu yeni bir kıyma makinesi oluşturarak geleceği olası paralel evrenlerden google arama motorunun internette talep edilen bütün unsurları arayıp bulduğu gibi olası evrenlerden birini gerçekliyor.
Gerek canlıların fiziki yapısı gerekse algoritmaların yapısı fraktal geometrinin hayret verici güzelliği ile hayat buluyor. Başlangıçtaki yapı kendini tekrar ede ede küçük bir bütünden bambaşa bir şekle dönen büyük bir bütüne dönüşüyor. Büyük bütüne dönüşene kadar yolda eklenen yeni unsurlar, tekrar sayısına bağlı olarak yeni bütünü daha yetenekli, verimli ve dolayısı ile yeni durumlara karşı varlığını koruyabilecek hale geliyor. Yumurta pişirme algoritmasında olduğu gibi, algoritma ne kadar çok detay içerip, uyumlu bir denge içinde olursa o kadar iyi bir yumurta pişirebiliyoruz.
Bu bağlamda en eski algoritma en baskın olan oluyor. Bünyesinde daha fazla deneyim barındırıyır. Mesela zengin olmayı istediğimizde bizi refaha çıkaracak olan algoritma, atalarımızdan kalan sayısız algoritmanın bileşkesi. Kolektif, internet benzeri ortamdaki diğer algoritmalar ve diğer unsurların dengesi uygunsa zengin, çekici, başarılı olabiliyoruz. Yoksa kenarda köşede saklanmış küçücük bir domino taşı bile olayı bozabiliyor.
Sonuç olarak durduk yere iphone nasıl oluşur sorusunun cevabı sadece ilk hareketin başlamasının yeterli olduğudur. Gerisi teferruat, zaman ve olasılıklardır.
Kaos’un/düzensizliğin içinden Gaia’nın oluşması için ulvi bir bilince ihtiyaç yoktur. Gaia ve onun çocukları, tanrıları düzensizlik içindeki bütünlerdir aslında. Bütünlerin bütünüdür Gaia’nın ulvi bilinci.
En küçük domino taşı ‘hafif’, Milan Kundera’nın tanımı ile değersiz olsa da diğer bütünlerle olan ilişkisi, tetiklediği algoritmalar onu ağırlaştırır. Ağırlaşan şey değerli, işlevsel ve gerekli hale gelir.
Varlığını algıladığımız değerli, ağır ve gerekli her şeyin, Gaia’nın özünde aslında dayanılmaz bir hafiflik var.

“Bölüm 30: Gaia” için bir yorum