Milyarlarca yıllık evrimin sonucu olarak varız. Evrim teorisini kabullenme konusunda inanılmaz bir direnç ve önyargımız var. Varoluşumuzun bu kadar basit, gereksiz ve daha önemlisi anlamsız olmasını kabullenmek istemiyoruz. “Evrim teorisi sadece bir teori” deyip geçiyoruz ki öncelikle ‘teori’ kelimesini ‘varsayım’ ile karıştırıyoruz ve yanlış kullanıyoruz. Evrim teorisi kanıtlanmış bir teoridir, bir varsayım değildir.

Newton’un yer Çekimi kanunu, Arşimetin suyun kaldırma kuvveti ile ilgili kanunları, Einstein’ın izafiyet teorisi gibi Evrim teorisi de kanıtlanmış bir teoridir. Elma yere düşer, su hamamda tası kaldırır, cisimler ışık hızında giderken kütleleri artar. Her zaman ve her zaman bu kurallar geçerlidir. Bunlar kanıtlanmış teroilerdir. Ben Newton’un yerçekimi teorisine, Arşimet’in suyun kaldırma kuvveti ile ilgili bulduğu prensiplere ya da Einstein’ın izafiyet teorisine inanmıyorum diyemeyeceğimiz gibi evrim teorisine de inanmıyorum diyemeyiz. Bu bir inanç meselesi değildir. Asıl direnç bence bu kadar karmaşık bir yapının kendiliğinden oluşabileceğini hayal edemiyor olmamızdan kaynaklanıyor. Dolayısı ile ancak olağanüstü bir yaratıcının, bir mühendisin aynı zamanda sanatçının bizleri yaratabileceğinden başka bir çözüm zihnimize mantıklı gelmiyor. Mademki bu kadar karmaşığız ve bir çabanın sonucu oluştuk, en fazla 100 senelik bir ömür için yaratıcımızın bu tip bir çabaya girmesi de mantıklı olmamalı… Zaten dürtüsel olarak yok olmayı istemediğimiz ve kabullenemediğimiz için yaratıcı fikrine daha da çok bağlanıyoruz. Sorun bence öncelikle “milyarlarca yıl” kavramını algılayamamamızdan başlıyor. Yazılı tarih ve arkeolojik bulgulardan birkaç bin yıllık bir insanlık tarihi kafamızda çok net oluşsa da milyon yıl hele hele birkaç milyar yılı kafamızda canlandıramıyoruz. Birkaç milyar yılda nelerin değişebileceğini hele hiç anlayamıyoruz.

11 nesil sonrasında DNA mız içinde 2048 ayrı insanın genetik kodu bulunuyor. Yukarıdaki Haribo ayılarda Kırmızı ile Sarının birlikteliğinden oluşan karışıma sadece iki nesil içinde karışan Yeşil ve Turuncunun yarattığı renkli ayıları inceleyin lütfen. Sadece Yeşil ve Turuncu bunu yapabiliyorsa 2048 farklı renkte ayıyı bu karışıma katsak ne olur? Bünyemizde sadece 2048 farklı desenin izleri bulunmaz. Kırmızı ve Sarının içindeki yapı biz doğana kadar 2048 kere değiştirilmiş olur. Her bir değişiklik bize farklı bir değer/özellik katar. 2048 farklı kere doğa bir şey denemiş olur.
Eğer her bir çiftin 1 çocuğu varsa 2048 varsyasyon, 5 çocuğu varsa …?
Yine yukarıdaki örnekte, her bir annenin 25 yaşında doğum yaptığını düşünelim. 11 nesil 250 yılda oluşur. 250 yılda 11 kuşak 2^11 = 2048 ebeveyn var ise 1000 yılda 40 kuşak 2^40 = 1.099.511.627.776 yani 1 katrilyon varyasyon var demektir. 1milyar yılda 40milyon kuşak var. 40 milyon kuşağın oluşturduğu ebeveyn sayısı burada yazabileceğim bir rakam değil.
Yukarıdaki tanım biraz kafa karıştırabilir. Muhakkak ki son bin yılda dünya yüzeyinde 1 katrilyon insan yaşamadı ancak insanların küçük köylerde, kasabalarda yaşadıklarını düşünürseniz evliliklerin büyük çoğunluğunda uzak ya da yakın akraba evliliği var. Dolayısı ile kombinasyon doğru ancak büyük çoğunluğu aynı gen havuzu diyebileceğimiz grupların kendi içlerindeki birlikteliklerden doğmuş.
Bugün satranç diye bildiğimiz oyun yaklaşık 1400 yıl önce Hindistan’da bulunmuş. Rivayet o ki oyunu kurgulayan bilgin, oyunu Pers Kralı’na sunduğunda çok memnun olan kral, “Dile benden, ne dilersen” demiş. Bilgin kraldan ödül olarak satranç tahtasının sol alt köşesindeki kareye bir buğday tanesi koymasını ve sonra her kareye bir önceki karenin iki katı buğday tanesi koymasını ve bu şekilde 64. kareye kadar gitmesini istemiş. “Bana bu kadar buğday verseniz yeter.” demiş.
Zenginliğinden gurur duyan kral, tebessümle, bilginin alçak gönüllülüğünü övüp, vezirine “Dileği, yerine getirin” diye emir vermiş.
Hesaplamaya başlayınca ilk kareler kolay gitmiş. Birinci kareye bir buğday, ikinci kareye iki buğday, üçüncü kareye dört buğday… Ancak 10. kareye gelindiğinde toplam 1023 buğday vermeleri gerekiyor. Bu yaklaşık bir avuç buğdaya karşılık gelir. Hesabın hep böyle gideceğini, bilgine hep böyle üç beş buğday vereceklerini zannediyorlardı. Zaten 15. karede yalnızca 1.5 kilo buğday vereceklerdi. 25. kareye gelince vermeleri gereken buğdayın 1.5 ton olduğunu görmüşler ama fazla heyecanlanmamışlar. Oysa 31. kareye gelince bu işin şakası olmadığını anlamaya başlamışlar, çünkü vermeleri gereken buğday 92 tonmuş. Yine hesaplamaya devam etmişler. 49. kareye geldikleri zaman 24 milyon ton, 54. kareye geldiklerinde ise 771 milyon ton buğday vermeleri gerekiyor toplam olarak. Bu da dünyamızın bugünkü ölçülere göre bir buçuk yıllık buğday üretimi. 64. kare de tamamlandığında bugünkü ölçülerle dünyanın 1500 yıllık buğday üretimini bilgine vermeleri gerektiği ortaya çıkmış.
Yukarıdaki hikayedeki her bir pirinç biz homosapiens, fare, maymun, fasülye, domates, balina,aslan, çam ağacı…Aklınıza gelen her ama her şeyin ortak bir ya da birkaç başlangıcı var. Varyasyonun sayısı o kadar çok ki…

Aynı ‘Kulaktan kulağa’ oyunu gibi… İlk söylenen cümle ile 10 oyuncu sonrasındaki cümle ne kadar farklı oluyor değil mi? Oyunu 1000 sene içinde 1 katrilyon insanın oynadığını hayal edin. Miller – Urey deneyinde bahsettiğim uygun dizilimde bulunan ilk Sahildeki Yaratıklar, “tesadüfen” oluşmadı. Nerdeyse sonsuz sayıdaki ihtimaller çorbası içinde moleküllerin uygun dizildiği bir seçenek Sahildeki Yaratık gibi bir oluşuma girdi. Tesadüfen değil, olası seçenekler içinde olduğu için… Sadece bir dizilim değil. Hem aynı dizilimden çok sayıda hem de başka dizilimlerden oluşan çeşitli yaratıklar topluluğu çorbada salınmaya başladı. Ortama uygun olanlar salınmaya devam ettiler, uygun olmayanlar kayboldu. Hayatta kalanlar başka moleküllerle de bağlandılar. Yapılarını milyarlarca değişik varyasyonda güçlendirdiler. ‘Güçlendirdiler’ szünde bir bilinç yok. Denk gelen, karşılarına çıkan, işlerine yarayan bağlantılar dizilimin içine girdi, işe yaradığı sürece kullanılmaya, nesilden nesile geçtikçe pekişmeye ve kalıcı olmaya başladı. Uyum sağlayanlar daha da kompleks yapıya ulaştı. Satranç tahtasındaki prensibi hatırlayın. Sadece 64 karede sayının ne kadar arttığını, seçeneklerin varyasyonunun sayısını gözünüzün önüne getirin.
Şimdi de DNA mızın 3,000,000,000 yazıyla üç milyar baz çiftinden (AT CG) oluştuğunu yani 64 kare yerine 3milyar karelik satranç tahtasını düşünün.
Aynı zamanda “Fraktal Geometrinin Dayanılmaz Hafifiliği”, 2. bölümdeki fraktal desen konusunu irdelerken bahsettiğim bir derece açı değişiminin sonuç üzerindeki radikal etkisini hatırlayın.
30 derece

29 derece

3 derece

Yukarıdaki iki unsuru birleştirin ve 3.5 -4 milyar yıllık sürece yayın. Her bir kareden sonra seçeneklerin yani bağlantı varyasyonlarının sayısı inanılmaz oranda artıyor. Her kareden sonra yeni milyonlarca moleküler dizilim yani yeni Sahildeki Yaratık. Her yaratık, yeni bir moleküler eklenti ve daha karmaşık yaratıklar. İşe yarayan ufak bir değişikliğin DNA ile bir sonraki nesle aktarıldığı, ilmek ilmek işlenen, iki atın poposunun arasındaki genişliğin uzay mekiğinin ölçüsünü belirlediği bir kainattayız…