Aristo zamanın evrendeki değişim ya da hareketin bir ölçüsü olduğunu savunur. Yazmış oluğu ‘Fizik’ adlı kitabında cevabını vermediği bir tür bilmece gibi inceler zamanın tanımını.
Zamanı Geçmiş, Şimdi ve Gelecek olarak düşünürüz.
Şimdi’nin nasıl bir zaman aralığı olduğunu düşünmeye çalışın. Şimdi, Geçmiş ile Gelecek arasındaki geçiştir, geçmiş ile geleceği ayıran sınırdır, zamanın bölünemez bir noktasıdır. Yani Şimdi diye tanımlanabilecek bir olgu yoktur. Şimdi aslında bizim çok yakın geçmiş algımızdır.
Şimdi dediğimiz durumda Geçmiş dediğimiz şey yok olur. Daha önceden vardı ancak şu an yok.
Gelecek dediğimiz şey de Şimdi diye algıladığımız durumda yoktur. Bir süre sonra var olacaktır ama Gelecek de Şimdi durumunda yok.
Geçmiş, bir zamanlar vardı ama şimdi yok. Gelecek, ileride var olacak ancak O da Şimdi yok, Şimdi diye bir şey ise hiçbir zaman var olmamıştı.
Zaman, hiçbir şeyin, var olmayan bir şeyi, var olmayacak başka bir şeyden ayırdığı şeydir.
Aristo’ya göre, Zaman, olayların veya değişimlerin olduğu sürece var olur. Ancak olayların olmadığı bir durumda, zamanın anlamı veya varlığı da ortadan kalkacaktır.
Olayın karmaşıklığını açıklamaya çalışan Aristo’nun yine aynı Fizik kitabında bahsettiği hocası Parmenides ve onun öğrencisi Zenon’un kurguladığı paradokslar da zamanı ve sonsuzluğu irdelemeye çalışır ancak sonuç işin içinden çıkılamayan bir paradoksa dönüşür.
İkiye Bölme Paradoksu (Dikotomi Paradoksu)

Spor yapmaya karar verdiniz. 1km – 1000m yürüyeceksiniz. İlk önce 500m, yolun yarısını, sonra kalan yarısının da yarısını, sonra kalan yarısının yarısının da yarısını, sonra kalan yarısının yarısının yarısının da yarısını, sonra kalan yarısının yarısının yarısının yarısının da yarısını gitmeniz gerekecek ancak hedefe ne kadar yaklaşsanız ve mesafe ne kadar az kalmış olsa dahi o kalan çok kısa mesafenin de ilk önce yarısını, daha sonra da kalan mesafenin ilk önce yarısını sonra da… istediğiniz kadar yarısını gitseniz de sonsuz küçük miktarda bir ‘yarı’ yol kalacağı için hiçbir zaman hedefe varamayacaksınız.

Bu paradoksun diğer bir çıkarımı da aslında hedefe ulaşmayı bırakın, ilk adımı dahi atamayacağınızdır. Bu örnekte ilk aralığı 500m olarak belirledim ancak ilk mesafeyi sonsuz küçüklükteki bir ölçü olarak belirlersek bu durumda ilk adımı dahi atamayacaksınız. Zaten Spor sağlığa zararlıdır. Tembellikten kimse ölmemiş.
Buradan uzay ve zamanın sonsuza kadar bölünemez olduğu varsayımı çıkar.

Persistence of Memory, belleğin azmi… Benim için ve muhtemelen sizler için de Salvador Dali’nin eriyen saatler resmi…
Sigmund Freud: “Uykudan henüz uyanmış birinin incelikli olmayan yargılaması, düşlerin başka bir dünyadan geldiğini değil de, kendisini başka bir dünyaya götürdüğünü varsayar.”
Albert Einstein: “Elinizi bir dakikalığına sıcak bir fırının içine sokun, sanki bir saat geçmiş gibi gelir. Güzel bir kızla bir saat kadar zaman geçirin, bir dakikaymış gibi gelir. İzafiyet budur.”
Salvador Dali: “Sıcak bir İspanya gecesinde ansızın yatağımdan uyandım ve yarı uykulu gözlerimle etrafıma bir bakındım, sıcaktan erimiş kötü kokulu camembert peyniri ve duvarda asılı duran saat gördüğüm ilk şeyler oldu.”
Dali’nin resmi yaptığı zamanlarda Freud ve Einstein’ın teorilerinin popülerlik kazandığı dönemlerdi. Resmin arka planındaki liman, deniz ve dağlar gerçekliği, ön taraftaki ölü karga ve eriyen saat bilinçaltını vurguluyor. Resmin ön tarafı aklın derinliklerine, arka tarafı dünyaya dair bir görünüm içerir. Rüya ile gerçek arasında sürrealist bir şaheser.
Bilinçaltında zaman kavramı, anlamını daha doğrusu anlamsızlığını yitirir ve zaman göreceli olarak insanlara göre değişir.
Mekân ile zamanın ilişkisi de tabloda yer tutmaktadır. Eriyen Saatler zamanın protestosu, aynı zamanda mekânın protestosudur. Eserin çizildiği dönemde Einstein’ın görelilik kuramı gündemdedir ve kuram kütle çekiminin zaman ve mekân üzerinden tanımlanmasını sağlamaktadır. *

Zamanı nasıl tanımlayabiliriz? Şu an dediğimiz “an” nasıl bir şeydir? Öyle bir boyut ki sadece tek yöne gidiyor. Bütün yanılgı zamanı algılama şeklimizden kaynaklanıyor. Zaman, mekanla bütünleşik. Şu an dediğimiz “an” aslında yaşamış olduğumuz geçmiş.
Film seyrettiğimiz zaman aslında arka arkaya 1saniyede çekilmiş 24 tane fotoğraf görüyoruz. 1sn de 24 fotoğraf karesi hızla ve arka arkaya gösterilince hareket etmiş bir görüntü algılıyoruz.


Ben yaşadığımız dünyayı da arka arkaya gösterilen 3 boyutlu fotoğraflar olarak hayal ediyorum. Yalnız buradaki fotoğraf sayısı saniyede 24 değil. Mesela saniyede katrilyon tane resmin art arda gösterildiği bir film izlediğinizi düşünün… Görüntü kalitesi çok yüksek ve her biri 3boyutlu ve algılayabildiğimiz diğer duyularımız koku, tat vs de içinde… Belki bazı eğlence merkezlerinde 5 boyutlu film diye denk gelmişsinizdir. Sinema salonuna girersiniz, 3 boyutlu gözlükle sizi şelale gibi bir sahnede şelalenin tepesinden düşürürmüş gibi gösterirken koltuğunuz da yerinden oynar, suratınıza bir iki damla su atarlar ve vantilatör rüzgar çıkmış gibi üstünüze üfler. Öyle bir fotoğraf düşünün ki hem 3 boyutlu, hem üstünüze yağmur yağmış gibi, hem toprağın kokusunu duyuyorsunuz, hem de ağzınızda güzel bir tat var. Yani beş duyu da aktif. Böyle bir fotoğraf hayal edin.
Beş duyunun aktif olduğu bu fotoğraflardan katrilyonlarcası bir saniye içinde oluşup yok oluyor, yerine yenisi geliyor…
Aşağıdaki GIF dosyasını ekranınızda seyrederken ekranınızda piksel piksel ışıklar yanıp sönüyor. Bir kare yok olurken diğeri oluşuyor ve siz de Natalie Dormer elma yiyor algısına varıyorsunuz.

Gerçek hayatta karşınızda biri elma yerse aynı yukarıdaki GIF gibi oluyor. 3 boyutlu elma ve elmayı yiyen kadın, kare kare (3 boyutlu olduğu için küp küp demek daha doğru olur) elmayı ağzına yaklaştırıyor ve ısırıyor. Yaklaştırmanın her karesinde, bir önceki kare yok oluyor. Gerçek anlamda kadın, elma, hamak, yerdeki yapraklar, elmanın kokusu her şey yok olup algımızın çok ötesindeki kısa bir zamanda yenisi oluşuyor.

Bir saniyedeki bin milyon trilyon kere trilyon tane fotoğrafın her birinin kainatın (dünyanın demiyorum) bütün detaylarını üstünde barındırabileceğini düşünün. Bir hologram gibi… Her bir fotoğraf bir sonrakinden farklı. Fotoğraf çekildiği, yani “oldu bitti” olduğu için geri dönülmez durumda. Yaşadığımızı hissettiğimiz “an” dediğimiz bir saniyelik sürede katrilyon adet hologram art arda oluşuyor ve yok oluyor ama biz bunu materyalleri hissettiğimiz, kokladığımız, kafamızı çarptığımız zaman şiştiği, kısaca yaşadığımız dünya olarak algılıyoruz.
Oluşuyor ve yok oluyor, yenisi geliyor hemen ardından.
Bu fotoğrafların hem içindeyiz hem de fotoğrafları çekiyoruz. Fotoğraf makinası ise beynimiz.
Okumaya devam et…
* Dr Gülşah Meral Özgür, Salvador Dali ile belleğin azmine bir bakış. https://gulsahmeralozgur.dr.tr/salvador-dali-ile-bellegin-azmine-bir-bakis/
,
“Bölüm 7: Zaman” için 2 yorum